Âl-i İmrân 165-168

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

اَوَلَمّاَۤ اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَا قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَا قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿165﴾ وَمَاۤ اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿166﴾ وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُوا وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُوا قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَاتَّبَعْنَاكُمْ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ ﴿167﴾ اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا قُلْ فَادْرَؤُۧا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿168﴾

165. “İki katını (Bedir’de düşmanın) başına getirdiğiniz musibet, (Uhud’da) sizin başınıza geldiğinde; «Bu da nereden geldi?» mi diyorsunuz? De ki: O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz, Allah’ın her şeye gücü yeter.”

166. “İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelenler, ancak Allah’ın izniyle ve O’nun hakîkî mü’minleri ortaya çıkarması içindi.

167. “Bir de münâfıkları ortaya çıkarması içindi ki onlara: «Gelin, Allah yolunda savaşın ya da müdâfaada bulunun!» denildiği zaman, «Harb olacağını bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik» dediler. Onlar o gün, îmandan çok, küfre yakın idiler. Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, onların içlerinde gizledikleri şeyleri (kendilerinden bile) daha iyi bilir.”

168. “O (münâfıklar), kendileri savaştan geri kaldıkları gibi bir de kardeşleri hakkında: «Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi» dediler. Onlara de ki: «Eğer doğru sözlü iseniz, haydi ölümü kendinizden uzaklaştırın bakalım!»”

Tefsir:

165. Müslümanlar, Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte Allah yolunda savaştıkları için, gâlip geleceklerini umuyorlardı. Mağlup olunca, kendi kendilerine sormaya ve hezimetin sebebini düşünmeye başladılar. Bir taraftan da münâfıklar ortalığa şüphe atıyor, Efendimiz’in vaadinin gerçekleşmediğini söylüyorlardı.

Cenâb-ı Hak, bütün bu düşüncelerin yanlış olduğunu bildirdi ve musîbetin asıl sebebinin müslümanların hataları olduğuna dikkat çekti. Diğer bir îzâha göre Cenâb-ı Hak, Bedir’de müslümanların esir edinmelerini ve bunlar karşılığında fidye almalarını hoş karşılamamıştı. Müslümanlar, ellerindeki yetmiş esir karşılığında fidye almaktan vazgeçmek veya buna mukâbil kendilerinden yetmiş şehit vermek arasında muhayyer bırakılmışlardı. Ancak onlar, “Bunlar bizim akrabalarımızdır, onlardan alacağımız fidyelerle kuvvetleniriz. Hem şehit olmak da bizim için bir şereftir” şeklinde fikir yürüterek fidye almışlardı. İşte Uhud’daki yetmiş şehîd bu kararlarının neticesiydi. (Ahmed, I, 32-33; Vâkıdî, I, 107; İbn-i Sa’d, II, 22; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 68)

Burada mühim bir husus da şudur: Müslümanların sadece bir kısmı dünyalık hevesine kapılarak sabırsızlık ve emre itaatsizlik etmişti, ancak musibet hepsinin başına geldi. Demek ki müslümanlar birbirlerinden mes’ûldür. Yanlış yapanları îkâz etmek ve bilmeyenlerin terbiyesiyle meşgul olmak, her müslümanın vazifesidir.

Diğer taraftan hayat hep aynı minval üzere devam edip gitmez. İnsanlar bâzen gâlibiyetlerle bazen de mağlûbiyetlerle imtihan edilirler. Cenâb-ı Hakk’ın kimseyle nesep bağı olmadığı için, emirlerine itaat etmediklerinde müslümanları da musibetlere uğratabilir. Ancak mü’minler ümitsizliğe kapılmamalı, itaat ettikleri müddetçe Allah’ın kendileriyle beraber olduğunu bilmelidirler. Nitekim Cenâb-ı Hak, müslümanlara yardım ettiğini göstermek için onlara, müşriklerin iki katı bir gâlibiyet nasib etmiştir.

Ancak, bu belâlar her zaman bir günah sebebiyle olmayıp bir takım hikmetler muvâcehesinde imtihan kastıyla da gelebilir. Yine bir takım gizli hikmetler sebebiyle Cenâb-ı Hak, lutfunu kahır, kahrını da lûtuf sûretinde gösterebilir. Çünkü O her şeye kâdirdir, her şey O’nun elindedir. İsterse yardım eder, isterse yardımsız bırakır. Nitekim Uhud’da çekilen meşakkatler içinde pek çok hikmetler gizlidir. Bunların bir kısmı sonraki âyetlerde açıklanmaktadır:

166-167. Her ne kadar başlarına gelen sıkıntıların sebebi müslümanların kendi hataları ise de hâdiselerin meydana gelmesinde beşerî irâde kendi başına tâyin edici bir sebep değildir. Kulların irâdeleri Allah’ın kudretine ve irâdesinin taallukuna bağlıdır. Allah, hatâları sebebiyle müslümanlardan yardımını çekmiş ve kâfirlerin gâlip gelmesine müsâade etmiştir. Ancak buna rızâsı yoktur. Nitekim Bedir’de sayıları çok az olmasına rağmen gâlip gelmeleri ilâhî bir ikramdı. Uhud’da da müşrikler karşısında sayı ve hazırlık îtibariyle zayıftılar. Buradaki mağlûbiyetleri ise normal bir hâdiseydi.

Bu musibetin hikmetlerinden biri, gerçek mü’minleri insanlar arasından süzüp çıkarmak ve olgunlaştırmak, münâfıkları da ayırıp açığa vurmaktır. Gerçekten Uhud harbinden sonra münâfıklar toplum tarafından iyice anlaşılmış ve îtibarları düşmüştür.

Abdullah bin Übey bin Selûl’ün başını çektiği 300 kişilik bir grup, Uhud’a varmadan yoldan geri dönmüşlerdi. Onlara “Gelin Allah yolunda savaşın, bunu istemiyorsanız hurmalıklarınıza kadar gelmiş olan düşmana karşı kendinizi ve vatanınızı müdâfaa edin, bilfiil harp etmek istemiyorsanız bari gelip ordumuzu kalabalık gösterin de düşmana göz dağı verin!” denildiğinde “Savaş olacağını bilseydik veya savaşmayı bilseydik sizinle gelirdik” dediler. Onlar bu esnâda îmandan çok küfre daha yakın idiler. Savaşmaya cesâretleri olsaydı belki de müslümanları bırakıp kâfirler safına geçecek ve onlara yardım edeceklerdi. Bu sözleri gerçek düşüncelerini yansıtmıyordu. Baştan, Allah yolunda savaşmanın lüzûmuna ve mükâfâtına îmân etmiyorlardı. Sonra savaş olacağını biliyorlardı ve müslümanlara yardım etmek istemiyorlardı. Ancak bunları açıkça ifade edemedikleri için anlamsız sözler sarf ediyorlardı. Lâkin şunu unutmasınlar ki, Allah kalplerinde gizlediklerini kendilerinden bile daha iyi bilir.

168. Münâfıklar savaşa katılmayıp geride kaldılar, sonra da kendilerince ne kadar haklı olduklarını göstermek için akraba ve komşularından şehîd olanlar hakkında: “Bizi dinleyip savaşa katılmasalardı ölümden kurtulurlardı” dediler. Böyle bir söz ancak îmansız birine âit olabilir. Zira kimse ecelinden kurtulamaz. Eceli gelmeyen de hiçbir yerde ölmez. Cenâb-ı Hak burada eceli inkâr eden münâfıklara susturucu bir cevap vererek, “İddiânız doğru ise haydi öyleyse başkalarını bırakın da kendinizi ölümden kurtarın!” buyurmuştur. Hakikaten ölüm bütün iddiâları geçersiz kılan ve bütün yalancıları susturan bir cevaptır.

Hem Allah yolunda öldürülmeyi zarar olarak düşünmemelidir. Zira şehit olmak ölmek değil dirilip hakîkî hayâta kavuşmak demektir: