Âl-i İmrân 162-164

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَاۤءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَاْوٰيهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ﴿162﴾ هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ﴿163﴾ لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿164﴾

162. “Allah’ın rızâsını arayan kişi, hiç Allah’ın gazâbına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi olur mu? Cehennem, ne kötü bir varış yeridir!”

163. “Onlar, Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptığı her şeyi görmektedir.”

164. “Şüphesiz Allah, içlerinden kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları (kötülük ve inkârdan) temizleyen, Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”

Tefsir:

162-163. Her işini Allah’ın rızâsına göre yapan Peygamber’i, Allah’ın gazabına uğrayan hâin ve günahkârlara benzetmek doğru olmaz. Aynı şekilde Uhud’a gelip cihâd edenler ile geri kalan münâfıklar da aslâ bir değildir. Sevap kazananla günâha dalan, emîn olanla hâin olan, sebât edenle firâr eden, hiç günah işlemeyenle tevbe edip affedilen… aynı değildir. Allah katında hepsi derece derecedir. Allah’ın rızâsını kazanan ve gazabına uğrayanların da kendi içlerinde dereceleri vardır. Allah herkesin ne yaptığını çok iyi görmektedir. 161. âyette ifâde edildiği gibi, herkese kazandığının karşılığı tam olarak ödenecek, kimseye zulmedilmeyecektir.

164. Cenâb-ı Hak, insanlara peygamberler göndermekle çok büyük lûtuf ve ihsanlarda bulunmuştur. Maddî mânevî bütün terakkî ve ilerleme hep peygamberler sâyesinde vücut bulmuştur. Allah Teâlâ’nın Son Peygamber’ini âlemlere rahmet olarak göndermesi ise hepsinden daha büyük bir nimettir. Bu sâyede “Câhiliye” adı verilen karanlık bir devir kapanmış, insanlar haysiyetlerine kavuşmuşlardır. Hattâ hayvanlar ve cansızlar bile rahata ermiş, hepsinin yüzü gülmüş, huzûra kavuşmuşlardı.

Peygamberlerin insan olarak ve kendi kavimlerinden çıkması da ayrı bir lûtuftur. İnsanlar, kendi içlerinden olan, tanıdıkları, dilini ve ahlâkını bildikleri bir kişiye daha çabuk tâbî olur ve onu daha kolay örnek alırlar. Bilmediklerini rahatça sorup öğrenir, davranışlarını rahatça taklid edebilirler. Böylece kolaylıkla ebedî kurtuluşa nâil olurlar.

Allah Rasûlü (s.a.v), aslında bütün insanlık için lûtuf ve rahmettir. Ancak onun tevzi ettiği rahmetten daha çok müslümanlar istifâde etmektedir. Bu sebeple âyet-i kerimede “Mü’minlere lütufta bulunmuştur” buyrulmaktadır.

İbn-i Abbâs (r.a), (Rasûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”[1] âyeti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Kim Allah’a ve Rasûlü’ne îman ederse o dünyada ve âhirette tam olarak rahmete nâil olur. Kim de Allah’a ve Rasûlü’ne îman etmezse, önceki kavimlerin dünyada uğradığı «yerin dibine geçme», «maymuna çevrilme», «üzerlerine taş yağdırılması» gibi ilâhî azaplardan muhâfaza edilir. Bu, onun, Allah Rasûlü sâyesinde nâil olduğu dünyevî rahmettir.” (Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, V, 486)

Dolayısıyla müslümanlar, Peygamber Efendimiz için gösterdikleri fedâkârlıkları gözlerinde büyütmemelidir. Zira, onun üzerimizdeki hakkını ödemeye gücümüz yetmez. Aksine, böylesine muazzam bir nimete nâil eylediği için Allah’a hamd ve şükür hâlinde olmak îcâb eder:

Rasûlullah (s.a.v) ashabında halka olmuş oturan bir grubun yanına gelmişti. Onlara:

“–Burada niçin oturuyorsunuz?” diye sordu.

“–Oturduk Allah’ı zikrediyor, bizi dinine hidâyet ettiği ve seninle bize sayısız nimetler lutfettiği için O’na hamdediyoruz.” dediler. Efendimiz:

“–Sırf bu maksatla oturduğunuza dâir Allah’a yemin edebilir misiniz?” buyurdu. Onlar:

“–Allah’a yemin olsun ki sadece bu maksatla oturduk!” dediler. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Bakın, size güvenmediğim için yemin ettirmiş değilim. Bana Cebrâîl (a.s) geldi ve Allah -azze ve celle- Hazretleri’nin sizinle meleklerine karşı övündüğünü haber verdi.” (Nesâî, Kudât, 37/5423; Ahmed, IV, 92)

Rasûlullah (s.a.v), ashâbına Allah’ın âyetlerini okuyarak onları mânevî bir terbiyeden geçirdi ve ahlâklarını güzelleştirdi. Onlara Allah’ın son Kitâb’ını öğretip onu hikmetle, yani sünnetleriyle en güzel şekilde açıkladı. Güzelliklerini, faydalarını, esrârını ve ledünniyâtını bizzat yaşayarak öğretti. Bu sayede müslümanlar yeni bir medeniyet hamlesi yaparak bütün insanlara örnek olacak bir mevkîye yükseldiler. Hâlbuki daha evvel koyu bir karanlık içinde maddî ve mânevî perişanlığın en dibinde bulunuyorlardı.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ın insanlar için arzettiği ehemmiyete dikkat çekerek şöyle buyurur:

“Muhakkak ki o (Kur’ân), hem senin için, hem kavmin için büyük bir şereftir.” (Zuhruf 43/44)

Cenâb-ı Hak en büyük lütuflarda bulunup dururken ve Hz. Peygamber (s.a.v) âlemler için böylesine büyük bir nimet iken, müslümanların mağlûp olmaları veya geri kalmaları kendi hatâları sebebiyledir. Bu husûsu ve bir de Uhud’da başa gelen musîbetlerin hikmetlerini beyan sadedinde buyruluyor ki:



[1] Enbiyâ 21/107.