Al-i İmrân 159-161

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ ﴿159﴾ اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿160﴾ وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّ وَمَنْ يَغْلُلْ يَاْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ        ﴿161﴾

159. “Allah tarafından lutfedilen bir rahmet sâyesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için Allah’tan mağfiret dile ve (hakkında vahiy inmeyen) işler husûsunda kendileriyle istişâre et! Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et! Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”

160. “Şayet Allah yardım ederse, size gâlip gelecek yoktur. Eğer bir de yardımından mahrum bırakırsa, O’ndan sonra size kim yardım edebilir? O hâlde mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler!”

161. “Bir peygamber için, emânete hıyanet etmek asla (söz konusu) olamaz. Kim emânete (kamu malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hâinlik ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra herkese kazandığı tastamam ödenir ve onlar aslâ haksızlığa uğratılmazlar.”

 

Tefsir:

159. Bir insan bütün güzel hasletlere sahip olmakla birlikte kaba ve katı kalpli davransa, çevresindeki insanlar ondan uzaklaşır ve dağılıp giderler. Rasûlullah (s.a.v), Allah’ın lûtfettiği güzel ahlâkın bir tezâhürü olarak dâimâ insanlara af ve merhametle muâmele etmiştir. Uhud gibi ağır imtihanlara uğramalarına sebep olan okçulara karşı bile bu güzel ahlâkını değiştirmemiş, kusurlarını yüzlerine vurmayarak onlara yumuşak ve nâzik davranmıştır.

Lügavî inceliklerden hareketle âyet-i kerimeden, “Allah’ın rahmetindeki mükemmelliğe hayranlık” mânâsı çıkaran âlimler olmuştur. Bu durumda âyette:

“Öyle bir rahmet ki, seni bu derece müşkil durumda bile hatalı kişilere yumuşak davranmaya sevkediyor! Bu ilâhî teyide şükretmek gerekir” denilmektedir. (Râzî, IX, 51; Elmalılı, II, 1212)

İlâhî rahmetin enginliğini gösteren bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yarattığı gün, yüz rahmet halketmiştir. Her bir rahmet göklerle yer arasını dolduracak enginliğe sahiptir. Bunlardan sadece bir rahmeti yeryüzüne indirmiştir. İşte anne yavrusuna bu sâyede şefkat gösterir. Yabani hayvanlar ve kuşlar bunun sonucu olarak birbirlerine merhamet ederler. Allah Teâlâ kıyamette bu biri, doksan dokuza katarak rahmetini yüze tamamlayacaktır.” (Müslim, Tevbe, 21)

Allah’ın rahmetinden çok cüz’î bir kısma mazhar olmak bile insana ne büyük faydalar sağlamaktadır. Bu merhamet sâyesinde kişi, insanları affetmekle kalmayıp bir de onlar için Allah’a istiğfar eder. Cenâb-ı Hak, daha önce geçen 152 ve 155. âyetlerde Uhud’da hatâ yapan mü’minleri affettiğini iki defa haber vermişti. Üçüncü olarak da burada Rasûlullah (s.a.v)’e onları affetmesini ve onlar için istiğfarda bulunmasını emir buyurmaktadır. Hakikaten ne ulvî ve engin bir rahmet!

Rasûlullah (s.a.v), Uhud’a çıkarken ashâbıyla istişare etmişti. Ancak başlarına pek çok sıkıntı geldi. Bu hâdiselerin ardından hemen istişâre emrinin gelmesi son derece mânidardır. Efendimiz’in müslümanlarla istişâreye devam etmesi, onlara karşı sergilediği affın tam olduğunu gösterdi. Bilgi ve tecrübelerine mürâcaat edilen müslümanlar da, kendilerine değer verildiğini anlayarak memnûn oldular ve Allah Rasûlü’ne karşı muhabbetleri arttı. Böylece Rasûlullah (s.a.v) ümmetini en güzel şekilde terbiye etti ve onlara emsalsiz bir örnek şahsiyet oldu.

Buradan şu da anlaşılır ki, hüsn-i niyetle görüş ifade ettikten sonra nihâyetinde bunun yanlış olduğu ortaya çıksa bile, herhangi bir mes’ûliyet söz konusu değildir.

İstişâre veya müşâvere; herhangi bir hususta işin ehli olan veya o hususta görüş bildirebilecek kimselerin fikirlerine mürâcaat etmek, onlarla görüş alış-verişinde bulunmak demektir. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerimede, kullarının istişâreye ehemmiyet vermelerini arzu buyurmaktadır. Diğer bir âyette de şöyle buyrulur:

“Onların işleri aralarındaki istişâre ile yürür.” (Şûrâ 42/38)

Âlimler, burada emredilen istişarenin vâcip mi yoksa mendup mu olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. İmâm Şâfiî mendup olduğunu söylemekle birlikte ekseriyet vâcip olduğu görüşündedir. Peygamber Efendimiz için müşâvere mendup olsa da ümmeti için vaciptir. (Râzî, IX, 55)

Rasûlullah (s.a.v) bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

“İyi biliniz ki Allah ve Rasûlü müşâvereden müstağnîdir. Ancak Allah Teâlâ bunu benim ümmetime bir rahmet kıldı, onlardan her kim istişare ederse rüşdden (doğru ve yerinde hareket etmekten) mahrum olmaz, her kim de istişareyi terk ederse hatâdan kurtulamaz.” (Beyhakî, Şuab, VI, 76)

“İstişâre eden pişmân olmaz.” (Heysemî, II, 280)

Pey­gam­ber (s.a.v) Efendi­mi­z’e:

“–Yâ Ra­sû­lal­lah! Kur’ân’da ve Sün­net’­te çö­zü­mü­nü bu­la­ma­dı­ğı­mız bir me­s’e­ley­le kar­şı­laş­tı­ğı­mız­da ne ya­pa­lım?” di­ye sor­ulduğunda:

“–Onu, fa­kih­le­re ve âbid­le­re (sâ­lih­le­re) so­run ve on­la­rın is­ti­şâ­re­si­ne arz edin! O ko­nu­da şah­sî gö­rü­şü­nüz­le amel et­me­yin!” bu­yur­muş­tur. (Hey­se­mî, I, 178)

Ebû Hüreyre (r.a):

“Rasûlullah (s.a.v)’den daha fazla ashâbıyla istişâre eden bir kimse görmedim!” demiştir. (Tirmizî, Cihâd, 35/1714)

Hz. Süleyman (a.s) da, oğluna nasihat ederken:

“Yavrucuğum! Ehil bir kimse ile istişâre etmeden kesinlikle bir iş hakkında karar verme! Şâyet böyle yaparsan sonunda üzülmezsin!” demiştir. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 110)

Hz. Ömer (r.a), toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanlarla istişare ederdi. Genç, yaşlı bütün âlimler (Kurrâ) Hz. Ömer’in danışma meclisinde bulunurlardı. (Buhârî, Tefsîr, 7/5, 110/4; İ’tisam 2)

Onun, zor bir mes’eleyle karşılaştığında çocuklarla ve gençlerle istişârede bulunduğu ve onların akıllarının keskinliğinden istifâde ettiği de rivâyet edilir. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 113)

Hasan Basrî Hazretleri şöyle der:

“Bir topluluk istişare ederlerse, muhakkak işlerinin en doğrusuna hidayet edilirler.” (İbn-i Ebî Şeybe, V, 298/26275; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 258)

Ömer bin Abdülazîz, halîfe seçildiğinde, kendisine dâimâ hakkı ve hayrı tavsiye edecek bir istişâre heyeti kurmuş, onlar da halîfeyi îkaz ve nasîhatleriyle yanlışlıklardan korumaya çalışmışlardır. (Bkz. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 110)

İstişâre edilecek kişilerin sâlih, müttakî, emîn ve işin ehli olmalarına dikkat edilmelidir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz:

“Kendisiyle istişâre edilen, güvenilir bir kimse olmalıdır” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Edeb, 57/2822)

Hz. Ömer (r.a) da şöyle demiştir:

“…Yapacağın işlerde, Allâh’tan korkan kimselerle istişare et!” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VIII, 147)

İstişâre eden kimseyi yanıltmak, büyük bir ihânettir. Allâh Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurur:

“Kim doğru olmadığını bildiği hâlde müslüman kardeşine bir işi tavsiye ederse, ona ihânet etmiş olur.” (Ebû Dâvud, İlim, 8/3657)

“Kime müslüman kardeşi bir mes’ele danışır, onunla istişâre eder de o da kardeşine yanlış yolu gösterirse, ona ihânet etmiş olur.” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 259)

“Senin doğru söylediğine inanan ve sözünü tasdik eden bir din kardeşine yalan söylemen, ne kadar büyük bir hıyânettir!” (Ebû Dâvud, Edeb, 71/4971; Ahmed, IV, 183; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 393)

İstişare neticesinde ortaya çıkan görüşe uymak zarûrî değildir. Ancak bir karar verildiğinde Allah’ın yardımına, tevfîkine ve muhâfazasına itimad edip güvenmek îcâb eder. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, “Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et!” buyurmuştur.

Azim ve tevekkül, müslümanın sahip olması gereken iki mühim esastır. İkisi birlikte bulunmalıdır. Ancak tevekkülü yanlış anlamamalıdır. Tevekkül, insanın kendisini ihmâl etmesi değil, zâhirî sebeplere sarılmakla birlikte kalbini onlara bağlamayıp Hak Teâlâ’nın muhâfazasına sığınması demektir. (Râzî, IX, 55) Yani tevekkülün hakîkî mânâsı, meşrû bir gâye ve maksada doğru yürürken hiç fütur getirmemek, ilâhî yardımın tecellî edeceğinden emîn olarak sürekli ilerlemektir. Kazâ ve kader inancı, cebrîlikle karıştırılmadan doğru bir şekilde anlaşılabilirse; azim, tevekkül, cesâret, kahramanlık ve dünyaya değer vermemek gibi üstün ahlâkî seciyelerin tamamı bu inancın etrafında pervâne gibi dönmeye başlar.[1] Âyet-i kerimede, tevekkülün, istişâre emri ve azimle birlikte zikredilmesi de onun atâletten ne kadar farklı ve uzak olduğunu göstermektedir.

Bir bedevî:

“–Yâ Rasûlallah! Hayvanımı bağlayıp da mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı?” diye sormuştu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) cevâben:

“–Önce bağla, sonra tevekkül et!” buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 60/2517)

Yemenliler hacca giderken yanlarına yol azığı almaz ve bunun tevekkül olduğunu zannederek:

“–Biz Allâh’ın evini ziyârete gidiyoruz; O bizi doyurmaz mı?” derlerdi. Mekke’ye varınca da insanlardan bir şeyler istemek durumunda kalırlardı. Bunun üzerine; “…Kendinize yol azığı hazırlayınız…”[2] âyeti nâzil oldu. (Bkz. Buhârî, Hacc, 6; Vâhıdî, s. 63; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, I, 212)

Çalışıp gayret etmeden işi tembelliğe vardıran, sonra da; “Biz tevekkül ehliyiz” diyen kimseleri Hz. Ömer (r.a):

“Siz Allâh’a değil, başkalarının malına güvenen yiyicilersiniz. Hakîkî mütevekkil; toprağa tohumu attıktan sonra Allâh’a güvenen insandır” diye azarlamıştır.[3]

Cenâb-ı Hak, âyetin sonunda tevekkül ehlini, yani üzerine düşenleri hakkıyla yaptıktan sonra Allah’a güvenip teslim olanları sevdiğini beyân etmiştir. Öyleyse mü’minler, Allah’a yönelip O’nun hâricinde her şeyden yüz çevirmelidirler.

160. Allah’a tevekkül eden mü’min, kararlı, emîn ve huzurlu olur. Çünkü yapacağı iş Allah’ın murâdına uygunsa Cenâb-ı Hakk’ın kendisine yardım edeceğini bilmektedir. Allah bir kimseye yardım ettiğinde, ona üstün gelecek hiçbir kuvvet yoktur. Allah yardım etmediğinde ise, arzu edilen işi yapmaya kimsenin gücü yetmez. Yani her hâlukârda Allah’ın murâdı tahakkuk eder. Bedir’de az bir kuvvetle mü’minleri gâlip kılmış, Uhud’da ise gâlip durumdayken, bazı hataları sebebiyle yardımını çekivermiş ve müslümanlar darmadağın olmuşlardır. O hâlde üzerimize düşeni ihlâsla yaptıktan sonra Allah’a tevekkül etmekten başka çâre yoktur. Bu aynı zamanda, mü’min olmanın bir îcâbıdır. Îmanlı bir kimse sadece Allah’a dayanıp güvenir, başka hiçbir şeye değil!

Allah’ın yardım etmesi veya yardımsız bırakması, şüphesiz ki bir takım sebep ve hikmetlere dayanmak­tadır. Allah’ın yardımına erişebilmek için O’nun rızâsına uy­gun hareket etmeli ve gazabını celbedecek davranışlardan sakınmalıdır. Nitekim “Ey îman edenler! Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağ­lam bastırır”[4] âyet-i kerimesi buna işaret eder.

161. Mü’minler Allah’a güvenip tevekkül ettikleri gibi O’nun Rasûl’üne de îtimâd etmelidirler. Rasûlullah (s.a.v)’in herhangi bir haksızlık yapacağını akıllarından geçirmemelidirler. Uhud’da yerlerini terkeden okçular, Allah Rasûlü’nün; “Ganimet olarak kim ne alırsa ona sahip olur” buyuracağını düşünmüşlerdi. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz onlara:

“–Ganimet hususunda haksızlık yapıp size pay vermeyeceğimizi mi zannettiniz?” buyurdu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyi indirdi. (Vahıdî, s. 131)

Cenâb-ı Hak burada insanların peygamberler hakkındaki yanlış kanaatlerini düzelttikten sonra, haksızlık ve ihânetin ne büyük bir günah olduğunu beyan etmiştir.

“Ganimet mallarından gizlice bir şey almak ve emânete hıyânet etmek” mânâsına gelen gulûl kelimesi, genel olarak kamu malında yolsuzluk ve suiistimali ifade et­mektedir.  Kıyamet günü hâinlerin, “haksız yere aldıkları malla birlikte gelmesi”, şiddetli bir tehdît olup, onların mahşer meydanında herkesin huzûrunda rezil olacağını ve büyük bir azâba mâruz kalacağını göstermektedir. Âyetin “Sonra herkese kazandığı tastamam ödenir ve onlar aslâ haksızlığa uğratılmazlar” kısmında ise, bu şekilde ağır cezâ verilmekle hâinlerin zulme uğratılmadığı, bilâkis onların kendi işledikleri günahın cezâsını çektiği hatırlatılmaktadır. Yani insanların basit gördüğü bu ihânet, Allah katında çok büyük bir günahtır ve cezâsı da ona göre verilecektir.

Enes bin Mâlik (r.a) şöyle der:

Nebî (s.a.v) bize yaptığı konuşmalarda çoğu zaman şu sözü söylerdi:

“Emâneti olmayanın imanı yoktur, ahdine riâyet etmeyenin de dîni yoktur.” (Ahmed, III, 154, 135)

Adiy bin Amîre (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Bir işe memur tâyin ettiğimiz kimse, bizden bir iğneyi veya ondan daha küçük bir şeyi gizlerse, bu hıyânet olur ve kıyâmet günü onunla gelir.”

Bunun üzerine Ensâr’dan siyah tenli bir adam ayağa kalktı, -şu anda sanki o zâtı hâlâ görür gibiyim-:

“–Ya Rasûlallah! Bana verdiğiniz vazifeyi geri alınız!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Sana ne oldu?” diye sordu. Ensârî:

“–Şöyle şöyle dediğinizi işittim” cevabını verdi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Ben o sözü şimdi de söylüyorum: Sizden kimi (mâlî) bir vazifeye tâyin edersek, o malın azını da çoğunu da getirsin. O maldan kendisine verileni alır, verilmeyenden ise geri durur.” (Müslim, İmâre, 30. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Akdıye, 5/3581)

Ebû Hüreyre (r.a), Peygamber Efendimiz’in bu konudaki mühim bir îkazını şöyle nakleder:

Bir keresinde Nebî (s.a.v), aramızda ayağa kalktı, ganîmet (ve devlet) malına hiyânet hakkında konuşma yaptı. Hıyânetin çok büyük bir fenâlık olduğunu, günahının çok fazla olacağını bildirip, bunun şiddetle haram kılındığını îzâh etti ve şöyle buyurdu:

“Sakın sizden biri, kıyâmet gününde omuzunda (hıyânetle elde ettiği) bir koyun avaz avaz melerken, öbürü de omuzunda bir at kişnerken karşıma çıkarak:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» diye yalvarmasın. Aksi takdirde ben ona:

«–Sana hiçbir şekilde şefâat edemem, ben sana dünyada Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim!» diye cevap veririm.

Biri de omuzunda bir deve böğürdüğü hâlde bana gelip:

«–Yâ Rasûlallah, yardım eyle!» demesin! Ben ona da:

«–Senin için hiçbir sûretle şefâat edemem; çünkü ben sana dünyada Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim!» derim.

Bir başkası da omuzunda altın, gümüş yüklü olarak gelip:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» demesin. Ben ona:

«–Sana hiçbir türlü yardım edemem. Çünkü ben, dünyada sana Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim» derim.

Bir diğeri de üzerinde (hıyânetle elde ettiği) elbiseler dalgalandığı hâlde gelip:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» demesin. Ben ona da:

«–Sana hiçbir şekilde yardım edemem. Çünkü ben dünyada sana Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim» derim.” (Buhârî, Cihâd, 189; Müslim, İmâret, 24)

Rasûlullah (s.a.v) şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Açlıktan sana sığınırım; o ne kötü bir arkadaş (insanı avucunun içine alan ne fena bir hâl)dir. Emânete ihânetten de sana sığınırım; o ne kötü bir huy ve tabiattır.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 32/1547. Ayrıca bkz. Nesâî, İstiâze, 19, 20; İbn-i Mâce, Et’ime, 53)

Bazı rivâyetlerde, mü’minin günahlara düşebileceği, ancak hıyânet ile yalanın onda kesinlikle bulunamayacağı ifade edilir. (Ahmed, V, 252; Beyhakî, Şuab, IV, 207)

Böylesine kötü bir vasfın bir peygamberde olabileceğini düşünmek ne kadar büyük bir hatâdır. Peygamberler sadece Allah’ın râzı olduğu işleri yaparlar ve onlar insanlar için büyük bir lütuftur:



[1] Abdülkerim ve Nuran Abdülkâdiroğlu, Mehmed Akif’in Kur’an-ı Kerim’i Tefsiri, Mev’ıza ve Hutbeleri, Ankara 1992, s. 90-91.

[2] Bakara 2/197.

[3] İbn-i Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, Ammân 1990, s. 650.

[4] Muhammed 47/7.