Âl-i İmrân 155-158

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ ﴿155﴾ يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُوا لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ وَاللّٰهُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ﴿156﴾ وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ﴿157﴾ وَلَئِنْ مُتُّمْ اَوْ قُتِلْتُمْ لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ ﴿158﴾

155. (Uhud’da) iki ordu karşılaştığı gün, içinizden geri dönüp kaçanları, sırf işledikleri bazı hatâlar sebebiyle şeytan (yoldan) kaydırmak istemişti. Yine de Allah onları affetti. Çünkü Allah, Ğafûr (çok mağfiret eden), Halîm (hemen cezâlandırmayıp yumuşak davranan)dır.”

156. “Ey îman edenler! Siz, inkâr edenler ve sefere veya savaşa çıkan kardeşleri hakkında: «Eğer yanımızda kalsalardı ne ölür, ne de öldürülürlerdi» diyen kimseler gibi olmayın! Allah bu (düşünceyi) onların kalbine bir hasret (yarası ve üzüntü) olarak bırakacaktır. Hayatı veren de öldüren de Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür.”

157. “Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın mağfireti ve rahmeti, onların (dünyada kalıp) topladığı (bütün menfaatlerden) daha hayırlıdır.”

158. “Kendi kendinize ölseniz de öldürülseniz de sonunda hepiniz Allah’ın huzûruna çıkarılıp toplanacaksınız.”

Tefsir:

155. Uhud’da hatâ, savaşa çıkmaya karar veren Rasûlullah (s.a.v)’in değil, emir dinlemeyen ve düşmanla karşı karşıya gelince zaaf gösterip dağılan askerlerindir. Şeytan onları, bazı yanlış düşünce ve davranışları sebebiyle aldatıp yoldan çıkarmak istemiş ve bu hususta kısmen başarılı da olmuştur. Lâkin, yaptıklarına pişman oldukları için Allah onları affetmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, çokça affeden ve kullarını cezâlandırmakta acele etmeyen Halîm ve Kerîm bir Mevlâ’dır.

Merhameti bol olan Rabbimiz, mü’minlerin kusurlarından bahsettikten sonra, fazla üzülmemeleri için hemen onları affettiğini beyân etmiştir. Bunu 152. âyette bildirdiği gibi burada da tekrarladı, 159. âyette de Peygamber Efendimiz’e mü’minleri affetmesini ve onlar için Allah’a istiğfarda bulunmasını emredecektir. Bu da O’nun ne kadar mağfiret ve hilim sahibi olduğunu gösterir.

“Sırf işledikleri bazı hatâlar sebebiyle” ifâdesinden anlaşıldığına göre “Tâat ve ibadet insanı başka bir tâate sevkettiği gibi günah da diğer günâhlara sevkeder.”

Bu âyet aynı zamanda günâhların Allah’a nisbet edilmeyeceğine delâlet eder. Nitekim Kur’ân’ın pek çok yerinde günâh, şeytana nisbet edilmiştir. (Yûsuf 12/100; Kehf 18/63; Kasas 28/15)

156. Cenâb-ı Hak, kullarının kendisine karşı tevekkül ve teslîmiyet içerisinde olmasını arzu buyurmaktadır. Lüzumlu tedbirleri aldıktan sonra Allah’a güvenip kadere rızâ göstermelerinin kendileri için daha hayırlı olacağını beyân etmektedir. Mü’minler, kâfirler gibi kendi akıl ve tedbirleriyle kaderi değiştirebileceklerini düşünmemelidir.

Uhud sonrası münâfıklar, şehidler için:

“–Bizim yanımızda olsalardı öldürülmezlerdi” dediler. (Vâkıdî, I, 317)

Fâsık Ebû Âmir, Uhud’da harp meydanını gezerken, şehîd olan oğlu Hanzala (r.a)’ı gördü. Göğsüne teperek:

“–Sen ikinci dîne girmekle felâkete uğradın! İşte ben senin vurulup düştüğün yere kadar gelmiş bulunuyorum, ey şeref kirletici oğul! Eğer sen evlatlık vazifeni yapıp babanın sözünü dinlemiş olsaydın, hiç şüphesiz yaşar, ölmezdin!” dedi. (Zehebî, Siyer, I, 132)

Rasûlullah (s.a.v) ve ashâbı ağır yaralı vaziyette Medine’ye döndüklerinde, münâfıklarla yahûdiler sevinip gülüyor ve en çirkin sözleri açıkça söylüyorlardı. Münâfık başı Abdullah bin Übeyy’in, samîmî bir müslüman olan oğlu Abdullah da Uhud’da yaralanmıştı. Sabaha kadar ateş yakıp yaralarını dağlamakla meşgul oldu. Babası kendisine:

“–Onunla bu şekilde savaşa çıkman doğru değildi! Muhammed beni dinlemedi de çocuklara uydu. Vallahi ben böyle olacağını gözümle görür gibiydim” deyip duruyordu.

Oğlu da cevâben:

“–Allah Teâlâ’nın, Rasûlü’ne ve müslümanlara takdir edip başlarına getirdiği şey, her şeyden daha hayırlıdır” diyordu. (Vâkıdî, I, 317)

Hiç şüphesiz, inançsızların sahip olduğu bu düşünce yapısı, onları hayat boyu rahatsız edip üzüntülere garkeder. “Şöyle yapsaydık böyle olurdu, şunu yapmasaydık bu başımıza gelmezdi” şeklindeki anlayışlarıyla, kalplerinde dâimâ bazı şeylerin hasretini ve acısını çeker dururlar. Yakınlarını ölümden alıkoyamadıkları için kederlenirler. Müslümanlar da onlara büyük bir metânetle Allah’a îtimatlarını gösteren cevaplar verince, sıkıntı ve buhranları büsbütün artar.

Münâfıklar bu anlayışları sebebiyle, ticârî seferlere ve cihada çıkmaya cesâret edemezler. Cesur müslümanlar büyük kârlar veya ganimetler elde ederek döndükçe de pişmanlık ve hüzün duyar, tahassür içinde kalırlar. Âhiretteki pişmanlık ve acıları ise daha büyük olacaktır.

Hâlbuki hayatı veren de öldüren de Allah’tır. Eceli gelmeyen bir insan Hâlid bin Velîd (r.a) gibi en ön safta yüzlerce savaşa katılır ve vücûdunun her yerinden yara alır, ancak ileri yaşlarda yatağında can verir.[1] Kimisi de evinde bir kaşık suyu içerken boğulur.

Allah Teâlâ, kullarının bütün yaptıklarını görmektedir. Öyleyse kâfirler gibi davranmayıp hakîkî mü’minlerin yolundan gitmeli ve Allah’a tevekkül etmelidir.

157. Bir kişiye ölüm takdir edilmişse, o mutlaka ölecektir. Bu ölüm Allah yolunda olursa insan daha kazançlı çıkar. Aksi takdirde hiçbir şey elde edemeden yine ölüp gidecektir.

Allah yolunda cihâd etmek, yâni kavlî ve fiilî bir gayret içinde olmak ise en kıymetli ameldir. O yolda öldürülenleri Allah’ın mağfireti ve rahmeti kaplar ki, bu, kişinin dünyada elde edebileceği her şeyden daha hayırlıdır. Kişinin dünya malından istifade edip edemeyeceği belli değildir; ya kendisi ölür ya malı telef olur. Bunlar olmasa bile, dünya lezzetleri elem ve acılarla karışık, sıkıntılarla doludur. Âhiret nimetleri ise böyle değildir. Diğer taraftan, dünya nimetleri geçicidir; bunlar ne kadar mükemmel olursa, elden çıktığında insanın gönlünde bıraktığı acı ve tahassür o kadar büyük olur. Âhiret nimetleri ise ebedî ve elemsizdir. Orada, elde edilen bir nimeti kaybetme korkusu yoktur.

158. İnsan nasıl ölürse ölsün, neticede Allah’ın huzûruna varıp ömrünün hesâbını verecektir. O zor günde Allah’ın rahmet ve mağfiretinden başka hiçbir yardımcı bulamayacaktır. O hâlde bu dünyadayken O’nun rızâsını kazanmak için ihlâsla amel-i sâlihler işlemeli, Allah’ın her emrini canla başla yerine getirmelidir.

Allah Teâlâ, önceki âyette mücâhitleri Allah’ın mağfiretine koşmaya teşvik etmişti, burada ise derecelerini daha da yükselterek Allah’ın huzurunda toplanmaya teşvik etmektedir. Cenâb-ı Hak, önceki âyette evvelâ; “Allah’ın mağfireti” buyurdu ki bu, ikâbından korkarak kendisine ibâdet eden mü’minlere işarettir. Sonra “ve rahmeti” buyurdu ki bu, mükâfaatını elde etmek için kendisine ibadet edenlere işarettir. Bu âyette de; “Sonunda hepiniz muhakkak Allah’ın huzurunda toplanacaksınız!” buyurmak sûretiyle Allah’a sırf Rab olduğu için ve kulluk sebebiyle ibâdet edenlere işaret etmiştir. İşte bu son grubun hâli, kulluktaki derecelerin en yükseği ve makamların en yücesidir. (Râzî, IX, 49)

Rivâyete göre Hz. İsa (a.s), bedenleri zayıf düşmüş ve yüzleri sararmış bir topluluğa rastlamıştı. Üzerlerinde ibâdet emareleri görünce:

“–Ne elde etmek istiyorsunuz?” diye sordu. Onlar:

“–Biz, Allah’ın azabından korkuyoruz” dediler. Bunun üzerine Hz. İsa:

“–O hâlde Kerîm olan Allah size azap etmez” dedi. Daha sonra bir başka cemaate rastladı. Onların üzerinde de aynı emare ve işaretleri görünce aynı şeyi sordu. Onlar:

“–Biz cenneti ve Allah’ın rahmetini istiyoruz” dediler. Hz. İsa (a.s) da:

“–Öyleyse, O sizden rahmetini esirgemez. O, bundan münezzeh ve çok Kerîm’dir” dedi. Daha sonra üçüncü bir topluluğa rastladı. Onların üzerinde daha çok kulluk izleri gördü ve aynı soruyu sordu. Onlar:

“–Biz, bir korku veya arzumuzdan dolayı değil, sırf bizim ilâhımız olduğu ve bizim de O’nun kulları olduğumuz için Allah’a ibâdet ediyoruz” dediler. Bunun üzerine Hz. İsa (a.s):

“–İhlâslı olanlar ve gerçek ibâdet edenler sizlersiniz” buyurdu. (Râzî, IX, 48-49)

Âyetteki “Allah’ın huzûruna çıkarılıp toplanacaksınız” ifâdesi meçhul olarak kullanılmıştır. Bütün akıl sahipleri kesin olarak bilir ki, bu işi yapabilecek yegâne zât Cenâb-ı Hak’tır. Dolayısıyla burada fâilin sarahaten açıklanmayışı, Allah’ın azâmet ve kudretine daha fazla delâlet etmektedir.

Önceki âyetlerde müslümanlara, ayaklarının kaydığı bazı noktalar ve bunun sebepleri hatırlatılmıştı. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti gâlip gelerek söz hemen yumuşak muâmeleye ve affa getirildi. Allah’ın rahmeti hatırlatıldıktan sonra her şeye rağmen hatâlı mü’minleri affedip onlar için Allah’tan mağfiret talebi emredilerek buyruluyor ki:



[1] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, II, 111.