Âl-i İmrân 154

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَاۤئِفَةً مِنْكُمْ وَطَاۤئِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ يُخْفُونَ ف۪يۤ اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿154﴾

154. Sonra o kederin arkasından Allah üzerinize emniyet ve huzur verici hafif bir uyuklama indirdi ki, içinizden bir kısmını sarıyordu. Bir grup da kendi canlarının derdine düşmüş, Allah’a karşı gerçek dışı zanlarda bulunuyor, câhiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılarak: «Bu işte (yani savaşa çıkma husûsunda) bizim bir payımız var mı?» diyorlardı. De ki: «Emir (yani zafer, yardım, her şeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah’a âittir, (istediği zaman istediğine verir).» Onlar, sana açıklayamadıkları şeyleri içlerinde gizliyor; «Bize vaad edilen şeyler gerçek olsaydı ve bizim görüşümüz sorulsaydı burada öldürülmezdik» diyorlar. Onlara de ki: «Evlerinizde olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilenler, (bir sebeple muhakkak) vurulup düşecekleri yerlere çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdeki düşünceleri imtihân edip ortaya çıkarmak ve kalplerinizdeki (yanlış duyguları) temizlemek için (böyle yaptı). Allah sînelerin özünü (kalplerdeki en gizli duyguları dahî) pek iyi bilir.”

Tefsir:

154. Müşrikler harp meydanında istedikleri gibi dolaşıyor, müslümanlar da Uhud eteklerindeki kayalıklara çekilmiş kendilerini korumaya çalışıyorlardı. büyük bir korku ve üzüntü içindeydiler. Peygamber Efendimiz bir kısım ashâbıyla yanlarına doğru gelirken, onları dahî tanıyamamış ve hemen ok atmaya hazırlanmışlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) yanlarına gelince biraz rahatladılar. O’nu sağ sâlim görünce bütün acılarını unuttular. (Vâkıdî, I, 294-295) Öğle namazını oturdukları yerde kıldıktan sonra[1] şehîd olanlardan bahsetmeye ve onlar için yakınmaya başladılar. Şeytan onları üzmek için vesveseler veriyor, düşmanın kendilerine ve Medîne’ye saldırması ihtimâliyle korkutuyordu. Kalkanlarının altında böylesine bitkin bir vaziyette beklerken Cenâb-ı Hak, samîmî mü’minlerin üzerine tatlı bir uyuklama indirdi.

Ebû Talha şöyle der:

“Uhud günü yerimizdeyken bizi bir uyuklama sardı. Kılıcım elimden düşüyor, alıyorum tekrar düşüyor, tekrar alıyordum.[2] Bir ara başımı kaldırıp baktım, mü’minlerden herkes uyukluyor, kalkanının altına doğru eğiliyordu.[3] Diğer bir kısım insanlar, yani kendilerinden başka bir şey düşünmeyen münâfıklar ise, insanların en cesâretsizi, en korkağı ve Cenâb-ı Hakk’ın dînini yardımsız ve yüzüstü bırakmakta en önde gideni idiler.”[4]

Allah’a, Rasûlü’ne ve âhiret gününe îmanları tam olan ve dünyaya haddinden fazla değer vermeyen mü’minler, tatlı tatlı uyuklayıp kılıçları ellerinden düşerken, kalplerinde şüphe taşıyanlar ile münâfıkları uyku tutmuyor, kendi kendilerine konuşuyor, korku ve endişe içinde bekleşip duruyorlardı. Nefisleri küfür ve irtidat için vesveseler veriyor ve onları korkutuyordu. Muattib bin Kuşeyr:

“–Biz söz sahibi olsaydık, burada bu kadar kişi öldürülmezdi” diyor, Zübeyr bin Avvâm (r.a) da uyku ile uyanıklık arasında onun sözlerini işitiyordu. (Vâkıdî, I, 296; İbn-i Hişâm, III, 68)

Mü’minler, Allah Rasûlü’nü ve İslâm’ın geleceğini düşünürken münâfıklar, kendi menfaatlerinden başka bir şey düşünmüyor, savaşa da ganimet elde etmek ve fitne çıkarmak maksadıyla gelmiş bulunuyorlardı. Efendimiz’in peygamberliğinden ve vaadlerinden şüphe ediyor, Allah’ın ona yardım etmeyeceğini zannediyorlardı. Allah’ın sıfatları, Peygamber Efendimiz ve âhiret hakkında, İslâm îtikâdına uymayacak yanlış düşüncelere dalmışlardı. Hâlbuki İslâm dini açık ve berrak bir şekilde ortaya konulduktan sonra, hâlâ câhiliyenin hakikatten uzak karanlık zanlarına tâbî olmak, ne büyük bir hamâkattir!

Allah’ın indirdiği bu hafif uyku, mü’minlerden korku ve yorgunluğu giderip sükûnet ve dinçlik verdi. Mûcizevî bir hâl yaşadıkları için, ilâhî yardımın kendileriyle birlikte olduğundan iyice emin oldular. Zira daha evvel Bedir Gazvesi’nde de harpten önce böyle bir uyuklama inmiş, mü’minlere emniyet, sebât ve kuvvet bahşetmişti. (Enfâl 8/11)

Münâfıklar, idârede söz sahibi olamayışları sebebiyle serzenişte bulunarak Peygamber Efendimiz’in Uhud’a çıkmasını tenkîd etmiş, zaferden ümitlerini tamamen kesmiş ve hak peygamberin aslâ mağlup olmayacağı yönünde câhilî düşüncelere dalmışlardı. Cenâb-ı Hak onlara şöyle cevap verdi:

Hüküm ve idâre tamamen Allah’a âittir. O istediği her şeyi yapar. Bütün işler O’nun irâdesine ve ezelî takdîrine göre cereyân eder. Dilediğini gâlip getirir, dilediğini mağlûb eder, ancak işin nihâyetinde üstünlük O’nun dostlarına âittir. Allah, insanların bilemeyeceği çok gizli şeyleri dahî bildiğinden, fiillerinin hikmeti ilk anda anlaşılmayabilir. Dolayısıyla şer gibi görünen şey hayır, hayır gibi görünen şey de şer olabilir.

Diğer taraftan, peygamberlerin devâmlı gâlip geleceği ve aslâ mağlup edilemeyeceği şeklindeki bir düşünce de yanlıştır. Böyle olsaydı bütün insanlar cebren îman ederdi. Bu da imtihan sırrına aykırı olurdu. Cenâb-ı Hak, hakîkî îman edenleri diğerlerinden ayırmak ve bazı kullarına şehitlik nasîb etmek için, galebe ve zafer günlerini insanlar arasında çevirip durduğunu beyân etmiştir. (Âl-i İmrân 3/140)

Hudeybiye Musâlahası’ndan sonraki günlerde Herakliyüs, Ebû Süfyan’a:

“–Hz. Muhammed ile savaşlarınızın netîcesi nasıldır?” diye sormuştu. O:

“–Harp tâlihi aramızda nöbet iledir. Bazen o bize zarar verir, bazen de biz ona zarar veririz” deyince, Herakliyüs:

“–Peygamberler de böyledir, imtihan edilirler, ancak sonunda gâlibiyet onların olur!” demiştir. (Buhârî, Tefsîr, 3/4; Ahmed, I, 262)

Münâfıkların, “Bize kalsaydı savaş için Uhud’a gelmezdik, bu kadar insan öldürülmezdi!” şeklindeki sözleri de mânâsızdır. Allah bir şeyi takdir ettiyse, o bir sebeple muhakkak vukû bulur. Uhud’da ölmesi takdir edilenler, savaş olmasaydı bile herhangi bir vesileyle buraya gelip ruhlarını teslim ederlerdi. Onun için kaderden kaçış yoktur. Rasûlullah (s.a.v):

“Allah Teâlâ bir kimsenin herhangi bir yerde ölmesine hükmettiğinde, o kimse için o yerde bir ihtiyaç zuhur ettirir” buyurmuştur.[5] Nitekim şu rivâyet meşhurdur:

Ölüm Meleği bir gün, Hz. Süleyman’ın yanına uğramıştı. Meclisinde bulunan bir kişiye dikkatle baktı. O zât bir ara Hz. Süleyman’a:

“–Bu kim?” diye sordu. Süleyman (a.s) da, Ölüm Meleği olduğunu söyledi. Adam:

“–Sanki benim canımı almak istiyormuş gibi bakıyordu, rüzgâra emretsen de beni götürüp Hind diyârına bıraksa!” diye ricâda bulundu. Süleyman (a.s) adamın isteğini yerine getirdi. Daha sonra Ölüm Meleği, Hz. Süleyman’a:

“–Ona dikkatlice bakmam taaccübüm sebebiyle idi. Çünkü onun canını Hindistan’da almam emredilmişti ve o hâlâ senin yanındaydı” dedi. (Ebu’s-Suûd, VII, 78, [Lokmân 31/34])

Lâkin bu durum tedbir almaya da mânî değildir. İnsan üzerine düşen her şeyi yapacak, neticeyi Allah’a havâle edecektir. Aksi takdirde ihmâlkârlığı sebebiyle mes’ûl tutulur.

Allah Teâlâ, Uhud Gazvesi gibi bir takım musîbet ve kederleri, mü’minleri imtihan etmek için verir, yoksa bu, onları ihmâl edip yardımsız bıraktığından değildir. Sabır ve sebat ettikleri takdirde bunu günahlarına keffâret kılar, derecelerini artırır, îmanlarını kuvvetlendirir ve kalplerindeki yanlış duyguları temizler. Şeytanın verdiği vesvese ve şüpheleri giderir. Müslümanlara hatâlarını gösterip nasıl olmaları gerektiğini öğreterek kemâle ermelerini sağlar. Mü’min ile münâfığı ayırıp ortaya çıkarır. İşte Cenâb-ı Hak, bütün bunları sırf kullarının hayrı için yapar. Yoksa O, gizli açık her şeyi bilmektedir. O’ndan herhangi bir duygu veya düşünceyi gizlemek aslâ mümkün değildir.

Meselenin takdir boyutu anlatıldıktan sonra şimdi de söz, mağlûbiyetin zâhirî sebeplerine getirilmektedir:



[1] İbn-i Hişâm, III, 36.

[2] Buhârî, Tefsîr, 3/11; Meğâzî, 20.

[3] Tirmizî, Tefsîr, 3/3007.

[4] Tirmizî, Tefsîr, 3/3008.

[5] Tirmizî, Kader, 11/2146, 2147; Hâkim, I, 102/127; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 780.