Âl-i İmrân 151-153

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَاۤ اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا وَمَاْوٰيهُمُ النَّارُ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ ﴿151﴾ وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُۤ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ حَتّٰىۤ اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي اْلاَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَاۤ اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَ مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿152﴾ اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُۧنَ عَلٰىۤ اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪يۤ اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَمًّا بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَاۤ اَصَابَكُمْ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿153﴾

151. “Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaları sebebiyle kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Sonunda varıp dayanacakları yer de cehennemdir. Zâlimlerin kalacağı yer, ne kötüdür!”

152. “Elbette Allah size olan vaadini yerine getirdi. O’nun izniyle düşmanlarınızın kökünü kazıyordunuz, nihayet öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınız (zaferi) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz, (Hz. Peygamber’in verdiği) emir husûsunda tartışmaya kalktınız ve âsî oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de… Sonra Allah, imtihan etmek için sizi, onları (mağlup etmekten) alıkoydu. Ancak günahlarınızı da şüphesiz affetti. Zaten Allah, mü’minlere karşı çok lütufkârdır.”

153. “O zaman siz yukarı doğru durmadan kaçıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Peygamber de arkanızdan sizi çağırıyordu. Bunun üzerine, ne elinizden gidenlere ne de başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye (Allah Teâlâ) size keder üstüne keder verdi. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Tefsir:

151. Müslümanlar Allah’a itaat eder ve O’nun dostluğunu kazanırlarsa, Cenâb-ı Hak onlara her türlü yardımda bulunur, hatta karşılarında duran kâfirlerin kalbine korku atar. Nitekim Habîb-i Ekrem’ine, bir aylık mesâfeden düşmanlarının kalbine korku salma husûsiyetini bahşetmiştir. (Buhârî, Teyemmüm, 1; Müslim, Mesâcid, 3, 5)

Allah Teâlâ, inkâr edenlerin kalbine korku salmak için mü’minler tarafından da bir gayretin olmasını arzu buyurmaktadır. Bu sebeple:

“Düşman topluluğunu tâkip etmekte gevşeklik göstermeyin!..” buyurmuştur. (Nisâ 4/104)

Rasûlullah (s.a.v), bu ilâhî emre ittibâ ile Uhud’dan sonra kâfirleri korkutmak için tâkibe çıkmıştır. (İbn-i Hişâm, III, 52) Hâlbuki Efendimiz (s.a.v) ve Müslümanlar, o esnâda ağır yaralı ve pek yorgun vaziyetteydiler. Pek çoğunun biniti yoktu. Bunlar, birbirlerini sırtlarında taşıyarak Allah Rasûlü’nün yanında sefere iştirak ettiler. (İbn-i Hişâm, III, 53; Vâkıdî, I, 243, 269, 316, 334-335)

Efendimiz (s.a.v) askerlerine, gündüz odun toplayıp gece ayrı ayrı ateş yakmalarını emir buyurdu. Bunun üzerine beş yüz ateş yandı ve her yerden görünen ışıkları düşmanın kalbine korku saldı. (Vâkıdî, I, 338; İbn-i Sa’d, II, 49)

Neticede, Medine’ye dönüp müslümanların kökünü kazımayı planlayan müşriklerin kalbine büyük bir korku düştü ve kazandıkları nisbî zaferi kaybetme endişesiyle Mekke’ye doğru çekip gittiler. (İbn-i Hişâm, III, 56; Vâkıdî, I, 340)

Süddî’nin nakline göre, Ebû Süfyân ve müşrikler Uhud’dan Mekke’ye doğru yola koyulduktan bir müddet sonra bu yaptıklarına pişman olup:

“–Ne kötü yaptık! Müslümanların çoğunu öldürdük, az bir şey kalmışlardı, onları da bırakıp geldik. Haydi, dönün de köklerini kazıyın!” dediler. Tam dönmeye azmettikleri esnâda Allah Teâlâ kalplerine bir korku attı, böylece arzularından vazgeçtiler. (Vâhıdî, s. 129)

Cenâb-ı Hak, Hendek Gazvesi esnâsında ihânet ederek anlaşmayı bozan, sonra da kalelerine sığınıp savaş hazırlığı yapan yahûdilerin yüreğine de büyük bir korku salmıştır. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku attı; (onların) bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.” (Ahzab 33/26)

“Ehl-i kitaptan inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Lâkin Allah(ın azabı), onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku attı; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri, ibret alın!..” (Haşr 59/2)

151. âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, “korku salacağız” buyururken “Biz” mânâsına gelen “Azamet Nûnu”nu kullanmıştır. Böylece ilâhî azamet ve heybetini, makâma münâsip olarak bütün insanlara hissettirmiştir.

Kâfirlerin kalbine atılan korkunun esas sebebi ise, onların Allah’a şirk koşmalarıdır. Zira onlar da biliyor ki, gönül bağladıkları varlıklar mutlak kudret sahibi değildir ve kendilerine yardım edemez. Âyetin devâmından anlaşıldığına göre “şirk”, hiçbir ilmî esâsa dayanmayan ve aklın kabul etmeyeceği yanlış ve haksız bir davranıştır. Diğer taraftan şirk ile küfür aynı mânâya gelir ve bu helâk edici vasıflara sahip olan insanların kalbi, dâimâ korku doludur. Bilhassa da savaş esnâsında… Müslümanlar günah işleyerek Allah’a ve Rasûlü’ne isyân etmedikleri müddetçe, kâfirlerin zafere ulaşacağından korkmamalıdır. Allah kâfirlere yardım etmez. O zâlimlerin âkıbeti hüsrândır. Dönüp dolaşıp sonunda varacakları yer (me’vâ), cehennemdir. Hakkı kabul etmeyenlerin varıp ebedî olarak kalacağı ve hiç ayrılmayacağı o yer (mesvâ) ne kötüdür!

152. Uhud’da olanlar olup Allah Rasûlü (s.a.v) Medine-i Münevvere’ye döndüğünde, ashabından bazıları:

“–Bu musîbetler başımıza nereden geldi. Hâlbuki Allah bize zaferi vaad buyurmuştu?” dediler. Bunun üzerine bu 152. âyet-i kerime nâzil oldu. (Vâhıdî, s. 129)

Cenâb-ı Hak, mü’minlere; sabır, takvâ ve emre itaat gibi lüzumlu şartlara riâyet ettikleri takdirde yardım edeceğini vaad buyurmuştu.[1] Nitekim günün ilk saatlerinde yardım etmiş ve çok isteyip hoşlandıkları zaferin yüzünü onlara göstermişti. Allah’ın izni ve yardımıyla müşrikleri öldürmeye ve ganimet toplamaya başlamışlardı. Bir müddet sonra okçulardan bir kısmının kalbi zaafa düştü. Sabredemeyip ganimet hırsına kapıldılar. Kumandanlarını dinlemeyip kendi görüşleri istikâmetinde yerlerini terk ettiler. Böylece Rasûlullah (s.a.v)’in, ne pahasına olursa olsun ayrılmamaları yönündeki emrine isyân etmiş oldular. İçine düştükleri bu hazîn âkıbetin tek sebebi, dünyâ muhabbetiydi. Neticede, dünyayı isteyenler vazifelerini terk edip harp meydanına ganimet toplamaya inmiş, âhireti arzu edenler de şehâdet makâmına nâil olarak cennete kanatlanmışlardı.

İşte o zaman ilâhî yardım yüz değiştirdi ve ilâhî imtihân vasfına büründü. Allah Teâlâ, hem emre itaat etmeyenleri cezâlandırmak hem de müslümanların musibet esnâsındaki sabırlarını ve îmandaki sebâtlarını imtihan etmek istedi. Allah’ın yardımı kesilince, kuvvetli olan düşman süvârileri Ayneyn (Okçular) tepesini dolaşarak müslümanları arkadan çevirdiler. Kaçmakta olan müşrikler de geri dönünce müslümanlar iki ateş arasında kaldı. Neticede 70 civârında şehîd verdiler, pek çoğu da yaralandı.

Ancak Cenâb-ı Hak, af ve merhametiyle muâmele ederek daha fazla zâyiat vermelerine müsâade etmedi. Müşrikler, müslümanları tamamen yok edemeden çekip gittiler.

Mü’minlerin başına gelen musîbetler, işledikleri günahlar yüzündendir. Yâni Allah ve Rasûlü’nün emrine muhalefet etmeleri sebebiyledir. Allah günahlarının bir kısmını bu dünyada cezâlandırmak sûretiyle tedip eder ve kendilerine öğüt verir. Ancak hatâlarının çoğunu da affeder. Böyle olmasaydı, günahları sebebiyle onları helâk ederdi. Aslında günah, insanın başına gelen belâdan daha fazlasını gerektirir. Lâkin Allah Teâlâ, mü’minlere karşı çok lûtuf ve ihsân sahibidir. Bu sebeple îman edip pişman olan kullarını lûtfuyla affeder ve onları helâk olmaktan kurtarır.

Cenâb-ı Hak, mü’minleri teskîn etmek için hemen onları affettiğini beyân etmiştir. Zira Allah’ın gazabından korktukları için mü’minlerin kalpleri durabilirdi. Bu durum, aynı zamanda mü’minlerin îmanlarındaki sadâkate delâlet etmektedir.

Burada bir de Kur’an’ın üslup husûsiyetlerinden birini görmekteyiz. Kur’an’da, mü’minler herhangi bir sebeple azarlandığında ardından, hemen onları tesellî edecek bir ifade gelir.

153. Müslümanlar Uhud’da iki ateş arasında kalınca bozulup dağılmışlardı. Dost düşman karışmış, hatta içine düştükleri telâş ve dehşet sebebiyle müslümanların birbirlerini yaralayıp öldürdüğü olmuştu. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in etrafında 14 kişi kadar bir topluluk kalmıştı. (İbn-i Sa‘d, II, 42) İslâm ordusunun büyük bir kısmı sağa sola bakmadan kaçmış, kimi Medîne’ye kimi de dağa doğru gitmişti. Rasûlullah (s.a.v):

“–Bana doğru gelin ey Allah’ın kulları! Bana doğru gelin ey Allah’ın kulları!” diye nidâ edince otuz kişi gelip önünde diz çökerek:

“Senin yanından hiç ayrılmamak üzere, yüzüm yüzünün önünde siper ve kalkandır! Vücudum senin vücuduna fedâdır! Allah’ın nihâyetsiz selâmı dâimâ senin üzerine olsun!” dediler. (Vakıdî, I, 240; İbn-i Sa‘d, II, 46; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 25)

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle anlatır:

 “Uhud’da günün ilk saatlerinde zafer Rasûlullah (s.a.v) ve ashabınındı. Öyle ki, müşriklerin sancaktarlarından yedi veya dokuz kişi öldürülmüştü. Sonra müslümanlardan pek çok kimse şehîd edildi. Müslümanlar dağa doğ­ru koşmakla birlikte insanların “Mağara” dedikleri yere ulaşamadılar, ancak “Mihras” diye bilinen (Uhud Dağı’ndaki bir su) altında toplandılar. Bu esnâda şeytan da: “Muhammed öldürüldü!” diye yüksek sesle nidâ etti. Bunun gerçek olduğu hususun­da kimse şüphe etmedi.

Biz öldüğüne inanmış vaziyette beklerken Rasûlullah (s.a.v) iki Sa’d (İbn-i Muâz ile İbn-i Ubâde) ara­sında ay gibi üzerimize doğdu. Onu kendisine has yürüyüşünden tanıdık. Allah Rasûlü (s.a.v)’i görünce o kadar sevindik ki, sanki bize hiçbir şey isabet etmemiş gibi olduk.” (Ahmed, I, 287-288; Hakim, II, 324/3163; Heysemî, VI, 110-111. Ayrıca bkz. İbn-i Hişâm, III, 68)

Müslümanların bir kısmı, Allah ve Rasûlü’nün emirleri karşısında gevşek davranıp dünyalığa heves etmiş ve savaş kızışınca da meydandan kaçmışlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onlara gam üstüne gam verdi: Bir taraftan yaptıkları yanlışın ızdırabıyla kıvranıyor, diğer taraftan da maddî ve mânevî pek çok kayıplara uğramış bulunuyorlardı. Zaferi ve ganimeti pek yakınlarında gördükten sonra ellerinden kaçırmışlardı. Pek çok şehîd ve yaralı vardı. Medine’nin toplam nüfusundan bile fazla olan düşmanın, geri dönüp kendilerini ve Medîne’deki yakınlarını ortadan kaldırma korkusunu yaşıyorlardı. Vatanlarını ve hürriyetlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya idiler. Allah Rasûlü’nün şehîd edildiği haberiyle de yıkılmışlardı. Daha sonra bunun yalan olduğunu öğrenseler de Efendimiz’in pek çok yerinden yaralandığını görmüşlerdi. Nitekim Rasûlullah (s.a.v) Uhud Dağı’ndaki bir kayanın üzerine çıkmak istemiş ancak yaralarından dolayı dermansız kaldığı ve sırtın­da iki zırh olduğu için buna gücü yetmemişti. Talha bin Ubeydullah (r.a) hemen eğilerek Efendimiz’i sırtına alıp kayanın üzerine çıkarmıştı. (Tirmizî, Menâkıb, 21/3738; İbn-i Hişam, III, 35; Ahmed, I, 165)

Rasûlullah (s.a.v) ağır yaralar aldığı için öğle namazını da oturduğu yerde kılmak mecbûriyetinde kalmıştı. (Vakıdî, I, 294) Allah Rasûlü (s.a.v)’in bu hâle gelmesine sebep oldukları için duydukları gam ve keder, ashâb-ı kirâma bütün musîbetleri unutturmuştu.

Cenâb-ı Hak, bu tür ağır ibtilâlar vermek sûretiyle mü’minlerin metânet ve tecrübelerini artırmayı murâd etmiş, hayatta karşılaşacakları zorluklara dayanma gücünü kazandırmıştır. Beterin beteri olduğunu, acının acıyı unutturacağını hatırlatarak şükür ve rızâ hissiyatı içinde olmalarını arzulamıştır. Dünyevî nimet ve musîbetlerin değersizliğini öğretip onları her hâlukârda Allah’a sığınmaya ve âhirete hazırlanmaya alıştırmıştır. Allah’ın lûtuf ve merhametine bakın ki, kendi hataları neticesinde uğradıkları musîbetleri bile nihâyetinde mü’minlerin lehine ve faydasına çevirmiştir. “Mâdem bana isyân ettiniz, cezasını çekin!” deyip onları yüzüstü bırakmamıştır.

Bazı müfessirler, âyetin “üzülmeyesiniz diye” kısmını, önceki âyetin “sizi affetmiştir” kısmına bağlayarak şöyle mânâ vermişlerdir:

“Kaçırdığınız fırsatlara ve başınıza gelen belâlara üzülmeyesiniz diye Allah sizin günahlarınızı bağışladı.” Çünkü Allah’ın affında, bütün gam ve hüzünleri gideren hususiyetler mevcuttur.

Artık bundan sonraki hayatta dikkatli olmak lâzımdır. Zira Allah Teâlâ, kullarının bütün amellerini, maksatlarını gâyelerini ve niyetlerini bilir ve hayır olanlara hayırla, şer olanlara da azâb ile karşılık vermeye kâdirdir. Bunu hakkıyla idrak etmek, kulu günahlardan uzaklaştıracak en büyük müessirdir.

Ancak Cenâb-ı Hak, kullarını hep gam ve keder içinde bırakmaz. İmtihan dünyasının bir cilvesi olarak kederler ve sevinçler, musîbetler ve nimetler birbirini tâkip eder. Allah Teâlâ, Uhud’da mü’minleri imtihan etmiş, lâkin hemen akabinde lûtfunu da göndermiştir:



[1] Âl-i İmrân 3/125.