Âl-i İmrân 149-150

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوۤا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰىۤ اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ ﴿149﴾ بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ ﴿150﴾

149. “Ey îman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz, sizi topuklarınızın üzerinde gerisin geri (küfre) döndürürler de, büsbütün hüsrana uğrar, eli boş dönersiniz.”

150. “Bilâkis sizin mevlânız/dostunuz sadece Allah’tır ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.”

Tefsir:

149. Uhud Gazvesi’nde Ayneyn tepesine yerleştirilen okçular, Allah Rasûlü’nün emrine tam olarak itaat etmedikleri için müslümanlar iki ateş arasında kalmış, zor anlar yaşamışlardı. O esnâda Rasûlullah (s.a.v)’in öldüğüne dâir yalan bir haber şâyî olmuş, bunu fırsat bilen münâfıklar, mü’minlere:

“Kardeşlerinize dönün ve yeniden onların dînine girin!” demeye başlamışlardı. Bu hâdise üzerine yukarıdaki âyet-i kerimeler nâzil oldu. (Zemahşerî, I, 205)

Bazı âlimler ise bu âyet-i kerimelerin yahudiler hakkında nâzil olduğu görüşündedir. Nitekim yahûdiler, Uhud Gazvesi’nden sonra müslümanların kafalarını karıştırıp onları dinleri husûsunda şüpheye düşürmek için:

“–Şayet Muhammed r iddia ettiği gibi gerçekten peygamber olsaydı yenilmez, bu tür hâdiselerle karşılaşmazdı. Onun durumu da aynen diğer insanlar gibidir. Bir gün lehine olursa bir gün de aleyhinedir, bazen gâlip gelir, bazen mağlûb olur!” demişlerdi. (Alûsî, Rûhu’l-Maânî, IV, 87)

Müslümanlar, inançsızların sözleri karşısında son derece dikkatli olmalıdır. Onların yanlış ve aldatıcı sözlerine uydukları takdirde yavaş yavaş dinlerinden uzaklaşarak dünya ve âhirette büyük kayıplara uğrayacaklarını bilmeleri gerekir. Nitekim ashâb-ı kirâm, o zaman münâfıklara ve yahûdilere tâbî olsalardı, Allah’ın rızâsını kazanmak için çıktıkları Uhud seferinden Medîne’ye elleri boş olarak döneceklerdi. Aynı şekilde, ebedî saâdeti kazanmak için gönderildikleri dünya seferinden, hüsrâna uğramış ve her şeylerini kaybetmiş bir vaziyette âhirete intikâl edeceklerdi.

Sâdece Asr-ı Saâdet’te değil, nerede ve ne zaman olursa olsun, İslâm’ı kabul etmeyen insanlara kayıtsız şartsız itaat etmek, kişiyi aşağılara düşürür, uçurumlara yuvarlar ve esfel-i sâfiline sürükler. Ancak âyetten, “kâfirlerin hiçbir sözü kabul edilmez” mânâsı anlaşılmamalıdır. Âyetteki ifadeyi tahsis ederek; “dalâlet husûsunda itaat ederseniz” şeklinde anlamalıdır.

150. Mü’minlerin asıl itaat edip dost bileceği ve yardımını taleb edeceği yegâne varlık, Allah Teâlâ’dır. Allah’a dost olanların, müşriklere ve münafıklara ihti­yacı yoktur. Öyleyse Mevlâ’mıza itaat edip O’na yaklaşma gayreti içinde olmamız îcâb eder.

Âyetteki “Mevlâ” kelimesi; sahip, dost, arkadaş, yardımcı, koruyucu, gözetici gibi mânâlara gelir. Allah, mü’minlerin Mevlâ’sıdır, O, dostla­rını ve velayeti altındakileri korur, onlara yardım eder, onları zafere ulaştırır ve menfaatlerini gözetir.

Aslında kâfirlere itaat etmeye gerek yoktur ve onlardan herhangi bir yardım da gelmez. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: