I- Tanzîmât Fermânı’nın İlânı ve Etkileri

September 26, 2013 in Tanzimât’tan II. Meşrûtiyet’e Kadar (1839-1908) Matbu Türkçe Kur’ân-ı Kerim Tercüme ve Tefsirleri

Osmanlı Devleti XIII. yüzyılda kurulduğundan itibaren siyasi, sosyal ve ilmi sahâlardaki yükselişini sürekli olarak devam ettirmiş dünyanın en güçlü devletlerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır. İbn-i Haldûn (v.1406)’un da isâbetle ifade ettiği gibi yükselen her yapının belli bir zaman sonra tekrar düşüşe geçmesinin kaçınılmaz olduğu tabii bir kâidedir. Osmanlı Devleti de, her ne kadar İbn-i Haldûn’un belirlediği zamanı aşmayı başarabilmiş olsa da, bir durgunluk ve geriye dönüş devresine girmekten kendisini kurtaramamıştır. Devletin böyle bir döneme girdiği, ancak içinde bulunan kişilerin ne olup bittiğini tam olarak kavrayamadıkları bir devir olan XIX. yüzyılın tablosunu Halil İnalcık şu şekilde çizmektedir:

“XIX. asır ortalarına doğru Osmanlı Devleti, henüz Avrupanın yarısı kadar bir saha üzerinde, üç kıtaya yayılmış, hemen hemen 36 milyon nüfûsu ihtiva eden koca bir İmparatorluk halinde görünmektedir. Fakat hakikatta, bu koca siyasi hey’et, iktisadî, siyasî her türlü birlik esasını kaybederek dağılıp parçalanma yoluna girmiş bir heyûladan başka bir şey değildi.”[1]

Az da olsa bu durumun farkında olan idareciler devleti içine düşmekte olduğu çöküntüden kurtarma ve eski ihtişamına tekrar kavuşturma gayreti içerisine girmişler, çözüm olarak da o zaman bilim ve teknikte hızla ilerlemekte olan Avrupa devletlerini takip etmeyi planlamışlardı.[2] Bu durum Avrupa devletleri açısından da kendi menfaatleri doğrultusunda ehemmiyet arzediyor, bu sebeple de devlet üzerine olan baskılarını günden güne artırmaya devam ediyorlardı. Bütün bu gelişmelerin bir neticesi ve yeni bir dönemin habercisi olarak Abdülmecid’in tahta geçişinden üç ay, Mustafa Reşit Paşanın elçilik vazîfesinden dönüşünden dört ay sonra, Hariciye Nazırı olan Reşit Paşa, yeni padişahın ağzından, 3 Kasım 1839’da Gülhane bahçesinde Tanzîmât Fermanı’nı okudu. Fermanın, beklendiği üzere muhtevâsının farklılığı hemen fark edilmiş, içerde ve dışarda büyük yankılar uyandırmıştır.[3]

İlanından itibaren günümüze kadar olumlu ve olumsuz yönleriyle kendisine ‘Tanzîmât-ı Hayriyye’ diyen taraftarları yanında ‘Tanzîmât-ı Şerriyye’ diyen muhâlif kitleler de bulan Tanzîmât Fermanı, Osmanlı Devleti tarihinin en çok tartışılan, kayda değer bir sonuca bağlanamayan ve tesirleri hâlâ devam eden bir hadise olarak ehemmiyetini muhâfaza etmektedir. Tanzîmât’ın birinci dönemi olarak adlandırılan 1839-1856 yıllarında yeniliklerin savunucuları hemen tamamen devlet adamlarıdır.[4] Ancak bu devrin ikinci dönemini teşkil eden 1861’den sonra batılılaşma artık aydınların sahip çıktığı bir değer olarak işlenmeye başlanmış ve bu yoldan da halka mal olmuştur.[5] Onu ‘Hayriyye’ olarak niteleyen gruplara göre Tanzîmât, geçen felaketli asırların bıraktığı ve son buhranların pek ziyade sarstığı bu çürük yapıya, muntazam bir devlet kadrosu vermek ve Osmanlı Saltanatını modern esaslara dayanan bir Avrupa devleti yapmak iddiasında idi. Bir bakıma Tanzîmâtı, temel müesseseleri bozulmuş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yepyeni bir medeniyetle yükselen ve taarruza geçen bir Avrupa’nın ezici üstünlüğü karşısında yeniden teşkilatlanma teşebbüsünün kat’i safhası olarak telakki etmek mümkündür. [6]

Bu açıdan bakıldığında 1839 Hattı Hümayunu ile resmen açılan Tanzîmât devrinin, devleti yeni bir düzene koyma teşebbüsünde esas gâye ve meşguliyeti, hep hukuk müsâvâtı prensibiyle hristiyan teb’ayı devlete bağlamak, İmparatorluk vahdetini koruyup sağlamlaştırmak yönünde olmuştur. Osmanlılık siyaseti adını verebileceğimiz bu hareketin, İmparatorluk tarihinin son devrinde dâhili siyaset, garplılaşma ve ıslahat hareketleri, isyanlar, hatta harici politika ile alakalı veya onları izah eden en temelli hadise olduğuna şüphe yoktur.[7]

II. Mahmud dönemindeki askeri ıstılahata karşı tepkinin öncülüğünü her defasında eski askeri örgütlerin başını çeken Yeniçeriler yapmaktaydı. Bazen taşralı unsurlar da askerle ittifak etseler de muhalefeti asıl yönlendirici güç ulema olmuştur. Osmanlı toplumunun aydın seçkinleri ile şehir kışlalarının imamlarının oluşturduğu bu Müslüman dinî kurumu her zaman devlet hizmeti gören kimseleri yönlendirmeye muktedirdi. Ulema muhalefet hareketini, İslâmi mirasın arzu edilmeyen değişimlerden korunması esasına dayandırıyordu. Ayrıca toplum üzerinde istedikleri etkiyi sağlamak için gerekli haberleşme araçlarına[8] da sahiptiler.[9]

Tanzîmât’ı “Şerriyye” olarak nitelendirilenler bu hadisenin büyük bir “tarihi kırılma” ve dini, ictimai, siyasi ve kültürel köklerimizden “sapma” olarak değerlendirmişler, Avrupa devletleri karşısında boyun eğmenin müslüman bir millet olarak istikbal ve hürriyetimizi tehlikeye soktuğunu savunmuşlardır. Bilhassa fermanın, hrıstiyan tebanın haklarını ön plana çıkarıp savunan bir mahiyet arzetmesi müslüman tebayı ise geri plana itmesi çoğunluğu müslüman olan ve azınlıklar karşısında devamlı üstün bir mevkîde bulunan geniş halk kesimi tarafından kabul görmemiştir. Günümüzde her iki düşüncenin takipçilerini bulmak da mümkündür.

Tanzîmât Fermanı’ndan 17 yıl sonra, 1856’da yine Sultan Abdülmecid’in imzasıyla Islahat Fermanı adıyla bir ferman daha ilan edildi. Bu ferman ilk bakışta Tanzîmât Fermanı’nın mantıki devamı gibi görülse de, hazırladığı şartlar ve muhtevâsı çok farklıdır. Her şeyden önce Islahat Fermanı, Kırım savaşı ertesinde, Rusya’ya karşı müttefiklerin desteğinin (İngiltere, Fransa ve Sardunya) bir keffareti olarak hazırlanmış ve ilan edilmiştir. Avrupa devletlerinin, fermanın metninin hazırlanmasında ve ilanında yoğun baskıları olmuştur. Ferman’ın ele aldığı ve kökünden çözdüğü mesele, müslim-gayrimüslim eşitliği (müsâvât) meselesidir. Avrupa devletlerinin baskısı sonucu ilan edilen bir ferman olduğundan, bağımsız iç siyaseti kökünden yaralamış, Avrupa müdahelesine kapıları sonuna kadar açmıştır. Ferman’ın va’dettiği reformlar, Tanzîmât’ın başlattığı reformlar gibi ılımlı değil, köktencidir.[10]

Tanzîmât Fermanı’yla siyasi ve sosyal statüleri olumsuz yönde değişmeye başlayan müslüman halkın durumu Islahat Fermanı’ndan sonra daha da geriye giderek gayrimüslim tebaa karşısında azınlık muamelesi görür durumuna düşmüşlerdir.



[1] Halil İnalcık, Tanzîmât ve Bulgar Meselesi, İstanbul, 1992, s. 1.

[2] Hanioğlu, M. Şükrü, ‘Batılılaşma’ mad., DİA

[3] Türköne, Mümtaz’er, Osmanlı Ansiklopedisi, İstanbul, 1996, VI, 33.

[4] Hanioğlu, ‘Batılılaşma’ mad., DİA.

[5] Enver Koray, Tanzîmât, İstanbul, 1991, s. 117; Hilmi Ziya Ülken, “Tanzîmât’tan Sonra Fikir Hareketleri” Tanzîmât I s. 757 İstanbul 1940.

[6] İnalcık, s. 2; Hanioğlu, a.y.

[7] İnalcık, s. 3.

[8] Siyasi söylemi, efkar-ı umumiyeyi oluşturma, halka yaygınlaştırma ve sürdürme alanında, araç olarak vaazlardan ve Cuma-bayram hutbelerinden faydalanma temayüllerinin İslâm tarihinde daha eski dönemlere kadar çıktığı malumdur. Modernleşme döneminde ise bu temayülün çerçeve ve muhtevâsı ile araçların -matbaanın ve kolay çoğaltılabilen yazılı evrakın devreye girmesi çok mühim- ve tesirlerinin daha geniş ve yaygın hale gelmiş olduğunu görüyoruz. O kadar ki, modernleşme teşebbüslerinin aynı zamanda din ve geleneksel kalıpları canlandırması meselesine de işaret edecek şekilde bir çok siyasi metin, kitap, propaganda risâlesi, broşür, hatta tek sayfalık beyânname ve el ilanları hutbe, vaaz, mev’ize, mevâiz, dâvet, irşâd gibi başlıklar altında basılmış ve camiler, tekkeler başta olmak üzere her tarafa dağıtılmıştır. (İsmail Kara, “Ulema-Siyaset İlişkilerine Dair Metinler-II: Ey Ulema Bizim Gibi Konuş!,” Dîvan, sayı: 7, 1999, s. 67)

[9] A. Levy, “Osmanlı uleması ve Sultan II. Mahmud’un askeri ıslahatı” (Ebubekir Bagader, Modern Çağda Ulema içinde, İstanbul İz Yayınları 1991, s. 29-30); İsmail Kara, İslâmcıların Siyasi Görüşleri, İstanbul 1994, s. 47-48. Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Suavi Tanzîmâtın Avrupa’dan muktebes kanunlarını şiddetle eleştirmişlerdir. Esas tenkid noktaları, ilahi otoriteye dayanmayan kanunların cemiyet tarafından da tasvib görmeyeceğidir. (Türköne, VI, s. 47)

[10] Türköne, VI, 164.