11. Dua

Dua kelimesinde, “çağırmak, seslenmek, istemek ve yardım talep etmek” mânâları olup, daha çok, “küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vâki olan talep ve niyaz” anla­mında kullanılır.

Dua, Allah’ın azameti ve ulviyeti karşısında kulun aczini itiraf et­mesi, muhabbet ve tazim duyguları içinde Allah’ın lütuf ve yardımını taleb etmesidir.

Dua, kulun bütün samimiyetiyle Yüce Yaratan’a yönelerek O’nu zikretmesi, medhetmesi, tesbih etmesi, yüceltmesi ve O’ndan istek ve taleplerde bulunmasıdır. Bu sebeple dua, dinî duygu ve yönelişin birbirine yakın olan zikir, tesbih, hamd, sena, şükür, tevbe, istiğfar, istiaze ve benzeri tezahürlerinin umûmî çerçevesini teşkil eder.

Dua sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve son­suz kudret sahibi olan Allah ile kurduğu bir bağlantı ve O’na yaklaşma gayretidir. Bu sebeple insanoğlu, tarihin hiçbir devrinde duadan uzak kalmamıştır.

Din psiko­lojisi araştırmalarına göre insan tabiatı­nın ahlâkî ve kudsî temayüllerinin ihmal edilmesi, onu mânen kör bir varlık hâli­ne getirmekte ve bu durum onun huzurlu ve topluma faydalı bir şahsiyet olarak yetişmesine mâni olmaktadır. O hâlde günümüzde, gönül huzûruna kavuşabilmek için gerekli ruhî ve bedenî hususları te­min eden duaya daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Samîmî dualar sâyesinde insanlar, zihinle­rindeki gerginliği giderme, fikirlerini bil­lûrlaştırma ve medeniyetin ezici bir yük haline getirdiği çetin hayata tahammül edebilme imkânını bulabileceklerdir.[1]

İnsanlar yaratıldıkları ilk günden beri şuurlu veya şuursuz bir şekilde dua ederler ve dualarına karşılık bulurlar. İnançlısı da inançsızı da duadan müstağnî kalamaz. En katı kalplisinin bile, hayatta karşılaştığı zorluklar ve tehlikeler karşısında gayr-i ihtiyârî duaya sarıldığı görülür. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İnsana bir sıkıntı dokunduğunda, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde) bize dua eder. Fakat biz ondan sıkıntısını kaldırdığımızda, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı sebebiyle bize hiç yalvarmamış gibi geçip gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler böylece süslü gösterilmiştir.” (Yûnus, 12)

“İnsana bir sıkıntı dokunduğunda bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz zaman, «Bu bana ancak bilgim sâyesinde verilmiştir» der. Hayır, o bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.” (Zümer, 49)

İnsan, rahata erip kendini emniyette hissettiğinde Al­lah’tan uzaklaşmaya başlar.[2] Onun bu zaafını gidermek maksadıyla İslâm, dinî inanç ve hissiyâtın insan şuurunda mümkün olduğu kadar can­lı ve tesirli bir halde tutulmasına ihtimam gösterir. Bunu sağlamak için de bazı dua ve ibadetleri insan için vâzife haline getirir. Sıkıntı ve zorluk zamanları yanında, refah ve rahatlık durum­larında da Allah’ı hatırlamasını ister. Meselâ dua ve zikir mânâsına ge­len namazın, mü’minler için günün belli vakitlerinde farz olması[3] bunun tezâhürlerinden biridir.

Allah Duaları Kabul Eder

Allah Teâlâ, kullarının dualarına hep icabet etmektedir. Bu durumu Zekeriya u, gizli bir sesle yaptığı şu niyazıyla ifade etmiştir:

“Rabbim! İyice yaşlandım, kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı, beyazlık, her tarafı saran alev gibi başımı kaplayıverdi. Ve ben, Rabbim, sana her ne için yalvardıysam, asla mahrum kalmadım! (Meryem, 3-4)

Şu hâdise de bunun delillerinden biridir: Câbir bin Süleym t Rasûlullah r Efendimiz’le ilk görüşmelerinde:

“–Sen Allah’ın Rasûlü müsün?” diye sormuştu. Allah Rasûlü r:

“–Ben, bir sıkıntı ve darlık geldiğinde dua edince senden onu gideren, bir kıtlık yılı isâbet ettiğinde dua edince senin için mahsul bitiren, ıssız bir çölde bineğin kaybolduğu zaman dua edince onu sana geri getiren O Allah’ın rasûlüyüm” cevabını verdi. (Ebû Dâvûd, Libâs, 25/4084)

Elmalılı M. Hamdi Efendi bu gerçeği ne güzel ifade eder:

“Hiçbir mahlûkunun herhangi bir taleb ve niyâzını tamamen reddetmek şânından olmayan ve «sadırlarda olanı bilen» Allah Teâlâ, huzûrundan kovduğu İblis’in bile ricâsını mutlak sûrette reddetmeyerek «Sen, eceli tehir edilenlerdensin» buyurmuştur.” (Hak Dini Kur’ân Dili, III, 2135, [A’râf, 14])

Cenâb-ı Hak kullarının dualarını kabul ettiğine göre, kullar da talepleri yerine gelince Allah’ı unutmamalı ve O’nun emirlerine karşı gelmekten sakınmalıdır. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Kullarım sana beni sorarlarsa, ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit, dua edenin isteğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) benim dâvetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.” (Bakara, 186)

Dua, aynı zamanda Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini kabul etmenin bir göstergesidir. Bu sebeple, kulluğun özü ve esâsı kabul edilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, icâbet edeyim. Çünkü bana ibadet etmeyi kendilerine yediremeyenler, cehenneme zelîl olmuş bir hâlde gireceklerdir.” (Mü’min, 60)

“De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkân, 77)

Rasûlullah r Efendimiz de insan için duanın ne kadar lüzumlu olduğunu şu hadis-i şerifleriyle ifade buyurmuştur:

“Dua, kulluğun özüdür.” (Tirmizî, Deavât, 1/3371)

 “Allah katında, duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizî, Deavât, 1/3370)

“Allah’ın fazlından isteyiniz! Zira Allah Teâlâ, kendisinden istenilmesinden hoşlanır.” (Tirmizî, Deavât, 115/3571)

“Bütün ihtiyaçlarınızı Allah’tan isteyin, hatta ayakkabı bağınızı bile!.. Çünkü Allah kolaylaştırmazsa, ayakkabı bağını elde etmeniz bile kolay olmaz!” (Beyhakî, Şuab, II, 41/1118)

Peygamber Efendimiz’in her tavsiyesine sıkı sıkıya sarılan Abdullah bin Ömer t şöyle demiştir:

“Her işimde Allah’a dua ederim, hatta hayvanımın yürüyüşüne genişlik ve kolaylık vermesi hususunda bile… Bundan dolayı, beni sevindiren sonuçlarla da karşılaşırım.” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 628)

Kur’ân-ı Kerîm’de duanın sadece Al­lah’a yöneltilmesi önemle vurgulanmış, Allah’tan başkasına dua ve ibadet edilme­si kesinlikle yasaklanmıştır.[4] Allah’­tan başkasına dua edenler, ağzına su gelsin diye suya doğru ellerini açan, fa­kat elleri boş kalan kimselere benzetilmiştir. Zira Allah’ın dışında kendilerine dua edilenler de O’nun kul­ları ve yaratıklarıdır. Bu sebeple Allah’tan başkasına dua etmek “açık bir sapıklık­tır.” [5]

Nasıl Dua Edilmelidir

Duanın nasıl yapılması gerektiğine dâir bazı rivayetler vardır. Bunlardan birinde şöyle denir:

Rasûlullah r, bir kişinin namazda Allah Teâlâ’ya hamd ü senâda bulunmadan ve Peygamber Efendimiz’e salevât getirmeden dua ettiğini duymuştu. Bunun üzerine:

“–Şu adam acele etti!” buyurdu. Sonra onu çağırıp:

“–Sizden biriniz namaz kıldığı vakit, önce Rabbini tâzim ve se­nâ etsin, sonra Peygamber’e salevât getirsin, bundan sonra da istediği şekilde dua etsin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Vitir, 23/1481)

İnsan, dua ederken gönlünü Allah’a vermeli, tam bir zihin uyanıklığı içinde, tüm himmetini toplayarak ve ısrarlı bir şekilde istemelidir. Rasûlullah r şöyle buyururlar:

“Allah’a duayı, şartlarına riâyet ederek ve size icabet edeceğinden emin olarak yapın! Şunu bilin ki Allah Teâlâ, ne istediğini ve kime dua ettiğini bilmeyen gâfil ve ciddiyetsiz bir kalbin duasına icâbet etmez.” (Tirmizî, Deavât, 65/3479)

Mü’min, büyük bir tevâzû ile herkesten çok kendisinin mağfirete ve rahmet-i ilâhiyeye muhtaç olduğunu düşünüp evvelâ kendisine, sonra da yakından uzağa doğru diğer insanlara dua etmelidir. Nitekim Rasûlullah r birisine dua edeceği zaman, önce kendisine dua ederek başlardı. (Tirmizî, Deavât, 10/3385)

Duanın kabul edilmesi için en mühim şartlardan biri de helâl gıda ile beslenmek ve hayatı helal mal ile idame ettirmektir. (Müs­lim, Ze­kat, 65)

Duanın kabulü birkaç türlü olabilir. Bir defasında Rasûlullah r:

“Bir müslüman dua eder de, günah bir şeyi istemez veya akrabası ile alâkasını kesmeyi arzu etmezse, Allah ona şu üç şeyden birini mutlaka lutfeder: Ya dileğini hemen yerine getirir, ya isteğini onun için âhirete saklar veya duası nisbetinde bazı kötülükleri ondan uzaklaştırır” buyurmuştu. Efendimiz’in bu sözü üzerine, orada bulunanlardan biri:

“–O takdirde biz Allah’tan çok şey isteriz!” deyince Rasûl-i Ekrem r:

“–Allah’ın lûtfu, sizin istediğiniz şeylerden daha çok ve geniştir” buyurdu. (Ahmed, III, 18; Tirmizî, Deavât, 115/3573; 9/3381)

Duanın belâları defettiğini ifade eden bir hadis-i şerif de şöyledir:

“Mallarınızı zekâtla koruyunuz; hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz; belâlara karşı da dualarınızı hazırlayınız!” (Ebû Nuaym, Hilyet, II, 10; IV, 237)

Yapılan duaların günahlara keffaret olduğu da bildirilmiştir. (Muvatta’, Kur’ân, 36)

Mü’minlere Gıyaplarında Dua Etmek

İslâm, müslümanların, kendileriyle birlikte komşularına, arkadaşlarına ve hatta bütün ümmet-i Muhammed’e dua etmelerini de ister. Rasûlullah r şöyle buyurmuştur:

“Kim bütün mü’minlerin affedilmesi için istiğfâr ederse, Allah Teâlâ ona her bir mü’min için bir hasene yazar.” (Heysemî, X, 210)

Ahmed bin Dahhâk şöyle anlatır: Rüyamda Şurayh bin Yûnus’u gördüm:

“–Rabbimiz sana nasıl muâmele etti?” diye sordum. O da:

“–Beni affetti ve lütuf olarak sarayımı Muhammed bin Beşir’in sarayı yanına yaptı” dedi. Ben hayretle:

“–Ama sen bizim yanımızda ondan daha üstün ve değerliydin?!” dedim.

“–Öyle deme!” dedi. “Allah Teâlâ bütün mü’minlerin amellerinden ona bir nasîb ihsân eyledi. Zira o Allah’a dua ederken:

اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْكَائِنِينَ مِنْهُمْ

«Yâ Rabbî, bütün mü’min ve müslüman kullarını ve onlardan meydana gelen nesilleri affeyle!» derdi.” (Ebû Nuaym, Hilye, X, 113)

Büyük Allah dostlarından Mâruf Kerhî ç şöyle buyurur:

“Kim her gün on defa:

اَللّٰهُمَّ أَصْلِحْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ اَللّٰهُمَّ فَرِّجْ عَنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ اَللّٰهُمَّ ارْحَمْ أَمَّةَ مُحَمَّدٍ

«Allah’ım, ümmet-i Muhammed’in hâlini ıslâh eyle! Allah’ım, ümmeti Muhammed’in sıkıntılarını gider! Allah’ım, ümmet-i Muhammed’e rahmet eyle» derse Ebdâl’dan (Allah dostlarından) yazılır. (Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 366)

Bütün İnsanlara Dua Etmek

Müslümanların duaları sadece din kardeşlerine has değildir. Onlar Allah’ın bütün kulları için dua ederler. Âlemlere rahmet ve bütün insanlara hidayet olan Sevgili Peygamberimiz r, insanların hidayete ermesi ve sâlih kimselerden olmaları için gece gündüz gayret göstermiş, gıyaplarında ve yüzlerine karşı onlar için hayırlı dualarını eksik etmemiştir. Tufeyl bin Amr t, kabilesi Devs’i İslâm’a dâvet etmiş, ancak onlar kendisini terslemişlerdi. Sabrı ve tahammülü tükenen Tufeyl, Mekke’ye gelip:

“–Ey Allah’ın Peygamberi! Devs kabilesi bana gâlip geldi, İslâm’dan uzak durup âsi oldular. Onlar için beddua et!” diye talepte bulundu. Rasûlullah r ise:

“–Allah’ım! Devs’e hidayet et!” diyerek dua etti ve Tufeyl’e:

“–Kavminin yanına dön! Onları İslâm’a dâvete devam et ve kendilerine yumuşak davran!” buyurdu. Tufeyl kavminin yanına döndü. Rasûlullah r Medine’ye hicret edinceye kadar, onları İslâm’a dâvet etti. (Buhari, Megâzî, 75; Ahmed, II, 243; İbn-i Sa‘d, IV, 239)

Yine Peygamber Efendimiz, beldelerinden kendisini taşlayarak ve türlü hakâretlerle çıkaran, hicrî dokuzuncu yıla kadar da şiddetle direnerek müslümanlara pek çok zâyiât verdiren Tâifliler hakkında:

“Allah’ım! Sakîf’e hidâyet nasîb et ve onları bize getir” diye dua buyurdu. Bu duanın be­re­ke­tiy­le kı­sa bir süre son­ra Sakîfliler müs­lü­man olmak için Allah Rasûlü’ne geldiler. (İbn-i Hişâm, IV, 134; Tirmizî, Menâkıb, 73/3942)

Câbir t şöyle anlatır: “Rasûlullah r minberin üzerinde Yemen tarafına baktı ve:

«Allah’ım, kalblerini dînine yönelt!» buyurdu. Sonra Irak tarafına baktı aynı duayı yaptı, ufkun her tarafına baktı ve aynı şeyleri söyledi…” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 482. Krş. Tirmizî, Menâkıb, 71/3934)

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz ve ümmeti, sadece kendilerine değil, bütün insanlığa dua etmekte ve herkesin iyiliğini istemektedirler.



[1] Bkz. Selahattin Parladır, “Dua” mad., DİA, IX, 532; A. Carrel, Dua, s. 9.

[2] İsrâ, 67; Lokman, 32; Zümer, 8; Fussılet, 51.

[3] Nisâ, 103.

[4] Zümer, 2-3, 11, 14; Şuarâ, 213; Kasas, 88.

[5] Ra‘d, 14; A‘râf, 194, 195; Nahl, 20; Hac, 12, 13.

%d bloggers like this: