10. Tevbe ve Af

Günah işleyen bir insan, hatâ yapmış ve zarara uğramıştır, fakat insanlığını büsbütün kaybetmiş değildir. Nitekim şâir, “Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr u kıymetten” der. Dolayısıyla insan hatasını anlar, üzerindeki günah kirlerini tevbe ve istiğfar ile temizlerse yine eski kıymetini kazanır.

Kulunu çok seven Rabbimiz, onun işlediği günahtan dolayı pişmanlık duymasını, kendisinden af dilemesini ister ve buna ısrarla teşvik eder. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“O (Allah), kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.” (Şûrâ, 25)

“Şüphesiz Allah, çok tevbe eden ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 222)

“Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok affedici ve merhametli olarak bulacaktır.” (Nisâ, 110)

Rasûlullah r Efendimiz de şöyle buyurur:

“Her insan hatâ yapabilir. Fakat hatâ yapanların en hayırlısı çokça tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 49/2499; İbn-i Mâce, Zühd, 30)

“Allah Teâlâ gündüz günah işleyenin tevbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tevbesini kabul etmek için de gündüz elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar bu böyle devam eder.” (Müslim, Tevbe, 31; Ahmed, IV, 395, 404)

 Cenâb-ı Hak, kulunun tevbe etmesinden öylesine memnûn olmaktadır ki, bunu idrak etmek mümkün değildir. Allah Rasûlü r bunu şu misalle anlatmıştır:

“Herhangi birinizin tevbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları fayda vermeyince ümîdini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine yatıp (ölümü beklemeye başlayan), derken yanına devesinin geldiğini görüp hemen yularına yapışan ve aşırı derecedeki sevincinden ne dediğini bilmeyerek:

«–Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim!» diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Müslim, Tevbe, 7; Tirmizî, Kıyâmet, 49; Deavât, 99)

Cenâb-ı Hak kullarını ne kadar çok seviyor, hesâb edelim!..

Bu sebeple Yüce Rabbimiz, günah işleyen kulunu hemen cezalandırmaz. Tevbe ederek istikâmet kazanması için mühlet verir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Allah, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir süreye kadar tehir ediyor. Vakitleri gelince (gereğini yapar). Şüphe yok ki Allah kullarını görmektedir.” (Fâtır, 45)

Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre, ölümün ve kıyametin alâmetleri görülünceye kadar tevbe imkânı vardır.[1] Kişi can çekişmeye başladığında veya kıyametin kopacağını kesin bir şekilde gösteren alâmetler zuhûr edince, artık tevbe kapısı kapanmış demektir. Zira herşey açıkça ortaya çıkmış, imtihan sona ermiştir.

Cenâb-ı Hak, tevbe etmeleri için kullarına bu kadar geniş bir zaman tanımıştır, ancak insan buna güvenerek rehâvete kapılmamalıdır. Zira ölümün ne zaman geleceği bilinemez. Eceli gelen kişiye de zaman tanınmaz, ölümü bir an bile geciktirilmez. Yüce Rabbimiz bu hususta bizleri defalarca îkaz etmiştir.[2] Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın verdiği söz haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o çok aldatıcı şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5; Lokmân, 33)

Tevbeyi erteleyip günahlara devam etmek, insan için büyük bir zarardır. Bu durum, nazargâh-ı ilâhî olan ve sadece Allah’a tahsis edilmesi gereken kalbi karartır. Rasûlullah r şöyle buyurur:

“Kul bir hata işlediği zaman kalbine siyah bir nokta vurulur. Eğer nefsini bundan alıkoyup istiğfar eder ve günahtan dönerse, kalbi bu lekeden arınarak cilalanır. Günahlara tekrar dönerse, bu nokta çoğalır ve neticede kalbini tamamen kaplar. İşte bu, Allah Teâlâ’nın şu âyet-i kerimede zikrettiği kalbin paslanmasıdır:

«Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler), kalplerini paslandırıp köreltmiştir» (Mutaffifîn, 14).” (Tirmizî, Tefsîr, 83/3334; İbn-i Mâce, Zühd, 29; Ahmed, II, 297)

Günah kirleriyle kararıp katılaşan kalp, Allah’ı hiç hatırlamaz olur. Neticede en büyük cezaya dûçâr olarak O’nun muhabbetinden mahrum kalır. Bu durum Kur’ân’da şöyle haber verilir:

“Allah, küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez!..” (Bakara, 276)

Yapılması gereken şey, tevbede acele etmek ve bu pişmanlığı sâlih amellerle takviye etmektir:

“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerinkidir; işte Allah bunların tevbesini kabul buyurur. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisâ, 17)

Tevbeyi Salih Amellerle Desteklemek

Tevbede acele edip bunu hayırlı amellerle kuvvetlendiren müttakî kulların affedileceği haber verilmiş ve onlardan övgüyle bahsedilmiştir. Bu sebeple Dâvûd u, iki tarafı da dinlemeden acele hüküm vermek sûretiyle zelle işlediğinde hemen Rabbine istiğfâr etmiş, rükû ve secdeye kapanarak Allah’a yönelmiştir. (Sâd, 24)

Rasûlullah r:

“Bir kul herhangi bir günah işlediğinde, kalkar, güzelce abdest alıp iki rekât namaz kılar ve Allah’a istiğfar ederse, Cenâb-ı Hak muhakkak o kulunu mağfiret buyurur” demiş ve şu âyet-i kerimeyi okumuştur:

“Onlar, bir kötülük yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe ve istiğfâr ederler. Zâten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar işledikleri günahta bile bile ısrâr etmezler.”(Âl-i İmrân, 135) (Ebû Dâvûd, Vitr, 26/1521; Tirmizî, Salât, 181/406; Tefsîr, 3/3006; Ahmed, I, 2)

Âyet-i kerimede temas edilen hususlardan biri de, günahları sadece Allah Teâlâ’nın bağışlayabileceğidir. Günahlar Allah’a karşı yapılan bir itaatsizlik olduğundan, onları Allah’tan başka hiç kimse affedemez.[3]

Rasûlullah r, günahından tevbe etmek isteyerek yanına gelen bir kişiye, annesine iyilikte bulunmasını tavsiye etmiştir. Annesinin hayatta olmadığını öğrenince de teyzenin anne makâmında olduğunu ifade ederek ona iyilikte bulunmasını söylemiştir. (Tirmizî, Birr, 6; Ahmed, II, 13-14)

Tevbe edip Allah’tan af dilemenin ifade ettiği mânâ çok mühimdir. Af dileyen kul, kendini hesaba çekecek ve günahlarını affedebilecek bir Rabbinin varlığını ve O’nun ilim, kudret gibi yüce vasıflarını gönülden kabul etmiş olmaktadır.[4] Bu sebeple tevbe Cenâb-ı Hak katında çok büyük bir anlam ifade eder ve umûmiyetle affa sebep olur.

Diğer taraftan mü’min, Allah’ın kereminden dâimâ ümidvârdır. Birgün bir bedevî, Peygamber Efendimiz’e gelerek:

“–Ya Rasûlallah, kıyamet günü mahlûkâtı kim hesaba çekecek?” diye sormuştu. Efendimiz r:

“–Allah U buyurdu. Bedevî:

“–Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtulduk!” dedi. Rasûlallah r:

“–Bunu nasıl anladın ey bedevî?” buyurdu. O da:

“–Çünkü kerem sahibi olan biri bir suçluyu cezalandırmaya muktedir olduğunda ona ceza vermez, affeder!” dedi. (Beyhakî, Şuab, I, 246; Ali el-Müttakî, XIV, 628/39749)

Cenâb-ı Hakk’ın lutfu ve merhameti o kadar boldur ki, vakti geçmeden hakkıyla tevbe edenleri affettiği gibi günahlarını da sevaba çevirmektedir. Âyet-i kerimede bu durum şöyle müjdelenir:

“Ancak tevbe ve iman edip sâlih ameller işleyenler başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. Kim tevbe edip sâlih ameller işlerse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.” (Furkân, 70-71)

Âyetlerde dikkat çeken mühim bir husus vardır ki o da şudur: Tevbe ve istiğfârın kabul edilebilmesi için bunların sadece dilde ve gönülde kalmaması, sâlih amellerle tasdîk ve takviye edilmesi gerekir. Zira sâlih ameller, günahların menfi tesirini ortadan kaldırmaya yardımcı olduğu gibi aynı hatâya dönmeyi de engeller.

Keffâret

Bazı gü­nahlardan arınmanın bir yolu olan keffâ­ret, fakirleri doyurup giydirmek, kur­ban kesmek veya oruç tutmak sûretiyle nefsi günah kirlerinden temizlemeyi hedefler.[5] Beş vakit namaz, Cuma namazı, Ramazan orucu, hac gibi bazı ibadetler de, büyüklerinden kaçınıldığı takdirde küçük günahlar için keffârettir, onların affedilmesine sebep olur.[6] Günahı kalmayan kişinin ise derecesini yükseltir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (Hûd, 114)

Kur’ân-ı Kerîm’de, küfür dışında kalan günahlara ait cezaların Allah’ın dileme­sine bağlı olarak tevbe[7], ibadet ve taatte bulunma[8], büyük günahlardan kaçınma[9], dünyada cezasını çekme[10] zaruret hâlinde ve ce­bir altında bulunma[11], şehid olma[12], hastalık, musibet ve felâketlere mâruz kalma[13] gibi durumlarla, ayrıca şe­faat veya ilâhî lütufla[14] affedilece­ği bildirilmektedir. Ancak kul hakkı bunun dışındadır. Bundan tevbe edilse bile, zarara uğrayan kişi hakkını helâl etmediği müddetçe affedilmez.

Şu bir gerçektir ki, günah olan bir davranışı hiç yapmamak, affedilmekten daha kolay ve daha üstündür. Hz. Ömer t:

“Günahtan sakınmak, tevbe ile uğraşmaktan daha kolaydır” buyurmuştur. Günahkâr bir insan tevbe edip affedilse bile, çok şeyler kaybeder. Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel ifade eder:

“Evet, af vardır. Lâkin hırsız affedilse bile canını kurtardığı için sevinir. Yoksa vezîr veya hazî­ne emîni olmak hırsız için mümkün müdür?” (Mesnevî, c. 5, beyt no: 3153-3154)

Mü’min Kardeşimiz İçin İstiğfâr

Kur’ân’da meleklerin ve Peygamber Efendimiz’in mü’min­ler için af dilediği haber verilir.[15] Bu sebeple mü’minler de, kendi günahlarına tevbe ettikleri gibi, diğer kardeşlerinin affedilmesi için de istiğfar ederler. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilen ganimetlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Bunların ardından gelenler şöyle derler: «Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!».” (Haşr, 9-10)

Bunun güzel bir misalini Yezid bin Esam şöyle anlatır:

“Şam ehlinden güçlü kuvvetli, nüfuz sahibi bir kimse vardı. Zaman zaman Hz. Ömer’in yanına gelirdi. Bir ara Ömer t o kimseyi göremez oldu. Çevresindekilere:

«–Falan zât ne yapıyor, artık görünmez oldu?» dedi.

«–Ey Mü’minlerin Emîri! O kendisini şaraba verdi» dediler. Hz. Ömer hemen kâtibini çağırıp:

«–Yaz! Ömer bin Hattâb’dan falan kimseye… Sana selâm olsun! Kendisinden başka ilâh olmayan, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı çetin ve ihsânı bol olan Allah’a hamd ederim. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, dönüş ancak O’nadır» dedi.

Ömer t mektubu yazdırdıktan sonra arkadaşlarına dönerek:

«–Allah’a yönelmesi ve Allah’ın tevbesini kabul buyurması için kardeşinize dua ediniz!» dedi.

O zât Hz. Ömer’in mektubunu alınca «Allah günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı çetin olandır»[16] cümlesini tekrar tekrar okudu:

«–Allah beni hem azabı ile korkutmuş, hem de günahlarımı affedeceğini vaadetmiş» diyerek ağladı ve güzelce tevbe etti. Hz. Ömer bunu haber alınca arkadaşlarına:

«–İşte böyle yapınız! Bir kardeşinizin yoldan çıktığını, günaha saplandığını gördüğünüzde onu doğru yola getirmeye, Allah’ın affına güvendirmeye çalışınız. Tevbesini kabul buyurması için de Allah’a dua ediniz. Kendisine beddua ederek aleyhinde şeytana yardımcı olmayınız» dedi.” (İbn-i Kesir, Tefsir, IV, 76; Ebû Nuaym, Hilye, IV, 97-98)



[1] Müslim, Zikir, 43; Tirmizî, Deavât, 98/3537. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 30.

[2] A‘râf, 34; Yûnus, 49; Hicr, 5; Nahl, 61; Mü’minûn, 43; Münâfikûn, 11.

[3] Bkz. Âl-i İmrân, 129; A’râf, 149.

[4] Buhârî, Tevhîd, 35; Müslim, Tevbe, 29.

[5] Mâide, 89, 95; Mücâdele, 3-4.

[6] Bkz. Buhârî, Hac, 4; Muhsar, 9, 10; Müslim, Tahâret, 14, 16; Hac, 438; Tirmizî, Mevâkît, 46; Hac, 2; Nesâî, Hac, 4; İbn-i Mâce, İkâmet, 79; Menâsık, 3.

[7] Meselâ bk. Mâide, 39; Tâhâ, 82; Furkân, 70-71.

[8] Hûd, 114.

[9] Nisâ, 31.

[10] Nisâ, 92; Mâide, 38, 89, 95; krş. Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 361; a.mlf., Te’vîlât, vr. 126b.

[11] Bakara, 173; Nahl, 106.

[12] Miftâhu künûzi’s-sünne, s. 259.

[13] a.e., s. 148-149, 463-465.

[14] Nisâ, 48; Yûsuf, 87; Zümer, 53.

[15] Mü’min, 7-9; Şûrâ, 5; Âl-i İmrân, 159; Nisâ, 64; Muhammed, 19; Münâfikûn, 5.

[16] Bu cümle Mü’min sûresinin 3. âyetinden alınmıştır. Bu sebeple o zât sonraki sözünde Allah’ın kendisini hem korkuttuğunu hem de af vaadiyle rahatlattığını söylemektedir.

%d bloggers like this: