Tevessül

November 5, 2013 in Muhtelif Mevzular

Allah’a yakınlık sağlayan ve ihtiyaçların karşılanmasını sağlayan her şeye vesile denir.

Vesîle kelimesi, etimolojik yapısı itibariy­le rağbet manasını taşımaktadır. Nitekim vâsil, Allah’a rağbet eden kimse demek­tir, Vesîle, “İlim ve ibadetle Allah’ın yoluna riâyet etmek, mekârim-i şeriatı istemek ve araştırmak” veya “Şeriatın sahibi olan Allah’a ulaşmakta takip edilen yol (zerîa)” şeklinde de tarif edilmektedir. Yapılan tariflerden hareketle, kulu asıl gaye ve maksadına ulaştıran yani Allah’a götüren her vâsıtanın vesîle oldu­ğunu söylemek mümkündür.

Tevessül, dua yollarından biri, Allah’a yönelme kapılarından bir kapıdır. Tevessülde asıl maksat Allah Teâlâ’dır. Vesile edinilen şey ise, Allah’a yaklaşmaya bir vasıta ve vesileden ibarettir. Tevessüle bundan farklı bir anlam yükleyen kimse Allah’a şirk koşmuş olur.

Bir şeyi vesile edinen kişi, Allah Teâlâ’nın o şeyi ya da kişiyi sevdiğine inandığı için onu vesile edinmektedir. Tevessül eden kişi, vesile edindiği şeyleri, Allah Teâlâ gibi bizzat menfaat ve zarar verebilecek bir mevkîde görürse, bu şirk olur.

Bûtî şöyle der:

“(Elimizdeki delillere bakıldığında,) bâzılarının vehmettiği tehlikeli bidʻat, Nebî (s.a.v) ve sâlih kullara tevessül konusunda oluşmamaktadır. Bilâkis tevessülü reddeden ve onu işleyenin İslâm cemaatinin dışına çıktığını, şirk ve dalâlete saptığını iddia edenlere nisbet edilmesi gereken bir durum olduğu âşikârdır. Bana göre tevessülü reddeden bu düşüncenin hiçbir delil ve dayanağı yoktur.”[1]

 

Vesîle ve Vâsıta Edinmek

İnsan zayıf yaratılmıştır.[2] Yapısı gereği dâimâ yardıma, vesîle ve vâsıtaya muhtaçtır.

Bazıları, ne şekilde olursa olsun, herhangi bir vâsıta edinen kişinin şu âyet-i kerîmenin muhtevâsına girdiğini iddia ediyor:

“Biz o putlara, ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (Zümer, 3)

Bu yanlış bir istidlaldir. Âyet-i kerime müşriklerin puta tapmasını yasaklamaktadır. Bu gâyet sarihtir. Onlar, kendilerini Allah’a yaklaştırdığını iddia ettikleri putları Allah Teâlâ’ya ortak koşuyorlardı. Ve onlar bu iddialarında samîmî değillerdi. Şirklerini örtmek için mâzeret olarak böyle diyorlardı. Zira âyetin devamında şöyle buyurulmaktadır:

“Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer, 3)

Samîmî olsalardı Allah Teâlâ’nın onların yanında putlardan daha üstün ve değerli olması gerekirdi. Hâlbuki onlar putları daha üstün tutuyorlardı. Şu âyet-i kerimeden bunu anlıyoruz:

“Onların Allah’tan başka taptıklarına sövmeyin ki onlar da bilgisizce düşmanlık yaparak Allah’a sövmesinler…” (Enʻâm, 108)

Enʻâm, 136. âyet de müşriklerin putlarını Allah’tan daha çok sevdiğini göstermektedir.

Ebû Süfyan, Uhud’da kendi ilâhlarının ve ordusunun mü’minlere ve Âlemlerin Rabbi olan Allah’a gâlip gelmesi için “Hübel aziz ol!” demişti.

Bir de onlar putlara ibadet ettiklerini açıkça ifade ediyorlardı. Tevessül ve vâsıta edinmekte ise ibadet mevzubahis değildir.

*

Allah (c.c.) namaz kılarken Kâbe’ye yönelmemizi emrediyor. Bu, Kâbe’ye ibadet etmek değildir. Diğer taraftan Hacer-i Esved’i öpmek de Allah’a kulluk ve Peygamber Efendimiz’e ittiba için yapılır. Ancak biri çıkar da Kâbe’ye veya Hacer-i Esved’e ibadet etmeye niyet ederse, aynı putperestler gibi o da müşrik olur.

O hâlde vâsıta edinmek kaçınılmaz bir durumdur. Bu şirk değildir. Kendisiyle Allah arasında vâsıta edinen herkes müşrik kabul edilemez. Öyle olsaydı insanların tamamı müşrik olurdu. Zira insanların bütün işleri vâsıta üzerine binâ edilmektedir:

– Rasûlullah (s.a.v) Kur’ân’ı, Cebrail (a.s.) vâsıtasıyla almıştır.

– Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâm için en büyük vâsıtadır. Sahabe sıkıntılı zamanlarında onun yanına sığınır, sıkıntılarını ona anlatır, onu Allah’a vesile edinir ve ondan dua isterlerdi. Onların bu istekleri üzerine Rasûlullah (s.a.v) asla:

“‒Siz müşrik ve kâfir oldunuz. Sıkıntılarınıza benden çare aramanız ve benden bir şey istemeniz caiz değildir. Gidin kendiniz dua edin! Allah size benden daha yakındır” gibi bir şey söylememiştir. Bilakis, onlar adına Allah’tan istekte bulunmuştur.

Elbette ki onlar gerçek vericinin Allah Teâlâ olduğunu çok iyi biliyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) ise ancak Allah’ın izni ve lûtfuyla veriyordu. Nitekim Efendimiz (s.a.v):

“Ben ancak taksim ederim. Gerçekte veren Allah’tır” buyurmuştur. (Buhârî, İlim, 13)

O hâlde, herhangi birisi için “O, sıkıntıyı giderdi ve ihtiyacı gördü” demek câizdir. Bu ifadelerle o kişinin bu işte vâsıta olduğu anlatılmış olur.

*

İstiğfar eden ve mescitleri imar eden insanlardan dolayı, Allah’ın yeryüzünden azabı kaldırdığına, onlar sâyesinde diğerlerini rızıklandırdığına, belaları onlar sayesinde defettiğine delalet eden birçok hadis-i şerif bulunmaktadır. Bunların birini Enes bin Mâlik (r.a) şöyle nakleder:

“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri (ilim öğrenmek için) Peygamber Efendimiz’in yanına gelir, diğeri de çalışır, bir meslek icra ederdi. Bir gün çalışan kardeş, diğerini Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e şikâyet etti. Rasûlullah (s.a.v):

“–Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor ve rızıklandırılıyorsun” buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 33/2345)

*

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Allah (c.c.) sâlih bir müslüman sebebiyle komşularından yüz hânenin üzerindeki belâları defeder.”

Sonra da şu âyet-i kerimeyi okudu:

“…Eğer Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle defetmesi olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.” (Bakara, 251) (Taberânî, Evsat, IV, 239; Heysemî, VIII, 164)

Tevessül’ün Delilleri

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Ey iman edenler Allah’a karşı takvâ sahibi olun ve O’na vesileler arayın!” (Mâide, 35)

Âyet-i kerimedeki “vesile” lafzı umûmîdir. Hayatta veya vefat etmiş olsun peygamberler ve salih kullar ile tevessül edilebileceğini bildirmektedir. Yine, salih amelleri emredildiği şekilde yapıp daha sonra onlarla tevessül edilebileceğini de ifade etmektedir.

Diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Azap üzerlerine çökünce, «Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine dua et; eğer bizden azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrailoğullarını seninle göndereceğiz» dediler.” (A‘râf, 134)

*

İşlenen sâlih ameller ile tevessül edilir. Böyle yapıldığında duaların daha çabuk kabul edilmesi ve kişinin matlûbuna daha çabuk kavuşması umulur.

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Sizden evvelki ümmetlerden üç kişi yolda yürürken birden yağmura yakalandılar. Hemen bir mağaraya sığındılar. O esnâda kocaman bir kaya yuvarlanıp mağaranın ağzını kapattı. Bunlar birbirlerine:

«−Şu muhakkak ki vallahi sizi buradan sadâkatten başka birşey kurtaramaz. Onun için her biriniz sadâkatle yaptığını bildiği bir ameliyle tevessülde bulunarak Allâh’a dua etsin!» dediler.

Biri, ücretini almadan giden işçisinin bu malını çalıştırıp artırması ve sonra hepsini işçiye vermesiyle tevessül etti. Diğeri anne babasına hürmet ve hizmetiyle duâ etti. Üçüncüsü de eline fırsat geçmişken iffetsizlik ve zinadan Allâh korkusu ve takvâ duygusu sebebiyle vazgeçtiğini dile getirip onunla yalvardı. Böylece sıkıntıdan kurtuldular. (Buhârî, Enbiyâ, 53)

İbn-i Teymiye, kitaplarında, bilhassa da Kâidetün celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle isimi eserinde bu tarz tevessülün delilleri ve meselelerine dair tafsilat vermiştir.

Allah Rasûlü (s.a.v) ve sâlih kişiler ile tevessül etme husûsunda selef ulemâsı arasında İslâm’ın ilk üç asrında herhangi bir ihtilaf ve münâkaşa görmüyoruz.[3]

Daha sonra bir kısım insanlar, kişinin, başka bir şahsı vesile edinmesinin caiz olup olmaması hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Hâlbuki herhangi bir şahısla tevessül de hakîkatte o kişinin sâlih amelleriyle tevessüldür. Dikkatli düşünüldüğünde, vesile edilen şahsa karşı duyulan bu muhabbet ve güvenin, onun işlediği salih ameller yüzünden olduğu anlaşılır. Yani tevessül eden kişi, tevessül ettiğinde sanki şöyle demiş olmaktadır:

“Allah’ım! Ben falan kişinin seni sevdiğine senin için amel edip yolunda çalıştığına inanıyorum. İnanıyorum ki bu sebeple sen de onu seviyorsun ve ondan râzısın. İşte bunun için onu seviyor ve ona olan muhabbetimden dolayı şöyle şöyle yapmanı istiyorum.”

Tevessül eden kişi, bu niyetini açıkça söylemez. Zira yerde ve göklerde olan her şeyi, gözlerin hâin bakışını, kalplerde gizli olanları bilen Allah’tan hiçbir şeyin gizli olmadığını bilir. Bu sebeple çoğu zaman böyle uzun uzadıya ifadeler kullanmadan, kısaca “Onu vesile ediniyorum” demekle yetinir.

Doğumundan Evvel Rasûlullah (s.a.v) İle Tevessül

Rasûlullâh (s.a.v) ile doğmadan önce ve hayattayken tevessül edildiği gibi, vefatından sonra ya da kıyamet günü diriltildiğimiz zaman da onunla tevessül etmemiz caizdir.

Tevessülün sahih olabilmesi için gerekli olan esas nokta, tevessül edilen kişinin Allah katında üstün bir mevkie sahip olmasıdır, dünyada yaşıyor olması şart değildir.

Mele-i Aʻlâ’nın her tarafında, Rasûlullah (s.a.v)’in isminin yazılmış olduğunu bildiren rivayetler, Allah Teâlâ’nın ona bahşettiği üstünlüğü göstermeye kâfîdir.

Kaʻb el-Ahbâr şöyle nakleder:

Âdem (a.s.), oğlu Şit’e dönerek şöyle buyurdu:

«‒Oğlum, sen benden sonra bana halife olacaksın. Bu hilafeti takva ile imar et ve en sağlam kulp olan Allah’ın dînine yapış! Ne zaman Allah’ı zikredersen yanında Muhammed ismini de zikret! Zira ben ruh ile ceset arasındayken onun ismi Arşın direkleri üstünde yazılıydı. Bütün semâvâtı dolaştım, göklerin her yerinde Muhammed isminin yazılı olduğunu gördüm. Allah beni cennete yerleştirdiğinde gördüğüm her köşkün, her odanın üzerinde Muhammed isminin yazıldığını gördüm. Hûrilerin gerdanlarında, cennetteki ormanların ve sazlıkların bütün yapraklarında, Tûbâ ağacının ve Sidretü’l-Müntehâ’nın yapraklarında, perdelerin uçlarında, meleklerin gözlerinin arasına hep Muhammed isminin yazılı olduğunu gördüm. Öyleyse onu çokça zikredin! Melekler de her an onun adını zikrederler.” (İbn-i Asâkir, Târîhu Dımeşk, XXIII, 281; Suyûtî, el-Hasâisu’l-kübrâ, Beyrût 1405, I, 11)

İbn-i Teymiyye şöyle der:

“Allah Teâlâ’nın Rasûlullah (s.a.v)’in ismini Arş’a, cennetteki kapılara, kubbelere ve yapraklara yazdığını haber veren rivayetler vardır. Bu hususta, Peygamber Efendimiz’in isminin şerefini ve zikrinin yüceliğini beyan eden sâbit hadislere uygun düşen pek çok rivayet mevcuttur.” (İbn-i Teymiyye, Mecmûatü’r-resâil, Lecnetü’t-türâsi’l-Arabî, IV, 10)

*

İbn-i Abbâs (r.anhumâ) anlatıyor:

Hayber yahûdîleri ile Gatafan arasında savaş vardı ve Hayber yahûdîleri ne zaman Gatafan’la karşılaşsalar yeniliyorlardı. Sonunda:

“Ey Allâh’ımız! Âhir zamanda göndermeyi vaadettiğin o ümmî peygamber hakkı için Sen’den bizi muzaffer kılmanı diliyoruz.” duâsına sığınmayı kararlaştırdılar ve Gatafan’la karşılaşınca bu duâyı yaptılar. Savaşın netîcesinde Gatafan’ı bozguna uğrattılar. Fakat duâlarında vesîle edindikleri Hazret-i Muhammed (s.a.v) peygamber olarak gönderilince onu inkâr ettiler. Bunun üzerine Allâh Teâlâ şu âyet-i kerîmeyi vahyetti:

“…Daha önce (O peygamberin adını kullanarak, O’nun hakkı için diyerek) kâfirlere karşı zafer isteyip durdukları hâlde, O tanıdıkları kendilerine gelince, bu sefer O’nu inkâr ettiler. İşte Allâh’ın lâneti böyle kâfirlerin üzerinedir.” (el-Bakara, 89)[5]

Hayatında Rasûlullah (s.a.v) İle Tevessül

Bir kimse Osman bin Affân (r.a)’in yanına bir ihtiyacı için sık sık gidiyor ancak Osman (r.a) ona iltifat etmiyor, ihtiyacını görmüyordu. Bu kimse Osman bin Huneyf (r.a) ile karşılaştı ve durumu ona şikâyet etti. Osman bin Huneyf (r.a) ona şöyle dedi:

“–Su kabını getirip abdest al, sonra da mescide giderek iki rekât namaz kıl! Namazın sonunda:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ. يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هٰذِهِ لِتُقْضَى لِيَ. اَللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ

«Allah’ım, Rahmet peygamberi olan Nebiyy-i Ekrem’in Muhammed (s.a.v) hürmetine Sen’den istiyor ve Sana yöneliyorum. Ey Muhammed! Şu ihtiyacımın karşılanması için, Sen’i vesîle edinerek Rabbime yöneliyorum. Allah’ım, O’nu benim için şefaatçi kıl!» de ve peşinde ihtiyacını söyle.”

O kimse gitti kendisine söylenenleri yaptı ve Osman bin Affan’ın kapısına geldi. Kapıcı onun elinden tuttu, Hz. Osman’ın yanına götürüp oradaki mindere oturttu. Hz. Osman (r.a):

“–İhtiyâcın nedir?” diye sordu. O da söyledi. Osman (r.a) isteğini derhal yerine getirdi ve:

“–Şimdiye kadar bir ihtiyacının olabileceği hiç hatırıma gelmemişti. Bundan sonra bir ihtiyacın olursa hemen bize gel!” dedi.

Adam onun yanından çıktıktan sonra doğruca Osman bin Huneyf’e giderek:

“–Allah seni hayırla mükâfatlandırsın, sen benim için Halife ile konuşuncaya kadar ihtiyacımı görmüyor ve bana iltifat etmiyordu” dedi. Bunun üzerine Osman bin Huneyf (r.a) şöyle dedi:

“–Vallahi ben Halife ile konuşmadım. Lâkin şöyle bir hâdiseye şâhit olmuştum. Bir âmâ Ra­sû­lullah (s.a.v)’e ge­le­rek:

«–Yâ Râ­sû­lallah! Allah’a yal­var da gö­züm­de­ki has­ta­lı­ğı gi­der­sin! Gö­zü­mün kör ol­ma­sı ba­na çok zor ge­li­yor!» de­di.

Efen­di­miz (s.a.v):

«–Di­ler­sen sab­ret, bu se­nin için da­ha ha­yır­lı­dır.» bu­yur­du.

Âmâ ise:

«–Yâ Ra­sû­lallah! Be­ni elim­den tu­tup gö­tü­re­cek kim­sem yok. Bu hâl ba­na çok me­şak­kat ve­ri­yor. Lüt­fen göz­le­ri­min açıl­ma­sı için duâ edi­niz!» de­yin­ce Pey­gam­ber Efen­di­miz:

«–Su kabını getir ve ab­dest al! Son­ra iki rek’at na­maz kıl! Ar­dın­dan da:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ. يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هٰذِهِ لِتُقْضَى لِيَ. اَللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ

 “Allah’ım! Rah­met pey­gam­be­ri olan Ne­bin Mu­ham­med’le (O’nun hür­me­ti­ne) Sen’in zâ­tın­dan di­li­yor ve Sa­na yö­ne­li­yo­rum… Yâ Mu­ham­med! İh­ti­yâ­cı­mın ve­ril­me­si için se­nin­le Rab­bi­me yö­ne­li­yo­rum!.. Allah’ım! O’nu ba­na, şe­fa­at­çı kıl!..” diye duâ et!» buyurdu.

Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ zât Efendimiz’in yanına geldi. Sanki onda daha önce hiçbir rahatsızlık olmamış gibiydi, tamamen iyileşmişti.” (Bkz. Tir­mi­zî, De­avât, 118/3578; İbn-i Mâce, İkâme, 189; Nesâî, Kübrâ, VI, 169; Ahmed, IV, 138; Hâ­kim, I, 707-708; Beyhakî, Delâil, V, 464; Heysemî, II, 279)

Biz bu duâyı okuyacağımız zaman, “Yâ Muhammed” hitâbı yerine “Yâ Rasûlâllah!” dememiz, Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e hürmette kusur etmemiş olmak için daha münâsiptir. Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz’in, bu rivâyette ism-i şerîflerini açıkça ifâde etmeleri, o sahâbîye tanıdıkları istisnâî bir cevazdır.[6]

*

İbn-i Ömer (r.anhumâ) şöyle demiştir:

Hz. Peygamber’in (Medine’de minbere çıkıp) yağmur duası yaptığını ve daha minberden inmeden olukların şarıl şarıl aktığını görünce, Rasûlullah (s.a.v)’in mübarek yüzüne baka baka şâirin (Ebû Tâlib’in) Efendimiz (s.a.v) hakkındaki şu sözünü hatırladım:

Beyaz mübârek bir insan O,

Yüzü suyu hürmetine yağmur istenir bulutlardan,

Yetimleri doyuran, dulları koruyan O. (Buhârî, İstiskâ, 3)

*

Ebû Bekir (r.a), Allah Rasûlü’ne gelerek:

“–Yâ Rasûlallah! Kur’ân’ı öğreniyor, ezberliyorum, ancak bir müddet sonra aklımdan çıkıyor.” diye şikâyetlendi.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’e şu duayı öğretti:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِمُحَمَّدٍ نَبِيِّكَ وَإبْرَاهِيمَ خَلِيلِكَ وَمُوسٰى نَجِيِّكَ وَع۪يسٰى كَلِمَتِكَ وَرُوحِكَ وَبِتَوْرَاةِ مُوسٰى وَإنْجِيلِ ع۪يسٰى وَزَبُورِ دَاوُدَ وَفُرْقَانِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ وَبِكُلِّ وَحْيٍ أَوْحَيْتَهُ أَوْ قَضَاءٍ قَضَيْتَهُ أوْ سَائِلٍ أَعْطَيْتَهُ أوْ غَنِيٍّ أَفْقَرْتَهُ أوْ فَقِيرٍ أَغْنَيْتَهُ أَوْ ضَالٍّ هَدَيْتَهُ وَأَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَهُ عَلٰى مُوسٰى صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي بَثَثْتَ بِهِ أَرْزَاقَ الْعِبَادِ وَأَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي وَضَعْتَهُ عَلَى الْأَرْضِ فَاسْتَقَرَّتْ وَاَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي وَضَعْتَهُ عَلَى السَّمٰوَاتِ فَاسْتَقَلَّتْ وَأَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي وَضَعْتَهُ عَلَى الْجِبَالِ فَرَسَتْ وَأَسْاَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي اِسْتَقَلَّ بِهِ عَرْشُكَ وَأَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الطُّهْرِ الطَّاهِرِ الْأَحَدِ الصَّمَدِ الْوَتْرِ الْمُنْزَلِ فِي كِتَابِكَ مِنْ لَدُنْكَ مِنَ النُّورِ الْمُبِينِ وَأَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي وَضَعْتَهُ عَلَى النَّهَارِ فَاسْتَنَارَ وَعَلَى اللَّيْلِ فَأَظْلَمَ وَبِعَظَمَتِكَ وَكِبْرِيَائِكَ وَبِنُورِ وَجْهِكَ الْكَرِيمِ أَنْ تَرْزُقَنِي الْقُرْآنَ وَالْعِلْمَ بِهِ وَتَخْلِطَهُ بِلَحْمِى وَدَمِى وَسَمْعِى وَبَصَرِى وَتَسْتَعْمِلَ بِهِ جَسَدِي بِحَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَإنَّهُ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إلَّا بِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

Allah’ım! Peygamberin Muhammed (s.a.v), Halîl’in İbrahim, Neciyyullah Mûsâ, kelime ve rûhundan olan İsâ -aleyhimüsselâm- hürmetine, Mûsâ’ya inen Tevrat, İsâ’ya inen İncil, Dâvûd’a inen Zebûr, Muhammed (s.a.v) Efendimiz’e inen Furkân hürmetine, bütün peygamberlerine gönderdiğin vahiy hürmetine, mahlûkat üzerindeki kazâ ve takdirin, Sen’den isteyip de verdiğin, zengin iken fakirleştirdiğin, fakirken zengin yaptığın, dalâletteyken hidâyete erdirdiğin kulların hürmetine, Mûsâ (a.s)’a indirdiğin ismin hürmetine, kulların rızıklarını bol bol ihsan ettiğin ismin hürmetine, yeryüzüne koyup da onu sakinleştirdiğin, göklere koyup onları ayakta tuttuğun, dağlara koyup onları sağlamca yerleştirdiğin, Arşın kendisiyle ayakta durduğu ismin hürmetine, katından gelen, nûr ve açıklayıcı olan kitabında nâzil olan tertemiz isimlerin Ehad, Samed, Vetr hürmetine, gündüze koyup onu aydınlattığın, geceye koyup onu kararttığın ismin hürmetine, azamet-i kibriyân ve kerem sahibi vechinin nûru hürmetine Sen’den istiyorum Allah’ım:

Sen’in kuvvet ve kudretinle Kur’ân-ı Kerim’i okuyup anlamayı nasib eyle! Onu bütün vücûduma; etime kanıma, kulağıma, gözüme karıştır (iyice sindir). Vücûdumu onun tâlimatları istikametinde kullanmayı nasib eyle! Kuvvet ve kudret ancak Sen’dendir. Ey merhametlilerin en merhametlisi! (Gazâlî, İhyâ, I, 416-417)

Vefâtından Sonra Rasûlullah (s.a.v) İle Tevessül

Mâdemki tevessül peygamberlerin ve sâlih kulların Allah indindeki makamlarını göstermek içindir, bunun hayatta olmaları ve vefâtları ile bir değişikliğe uğramayacağı ortadadır. Zira onların makamları, bedenleri ve maddî imkânları ile elde edilmiş değildir.[7]

Rasûlullâh (s.a.v)’in vefâtından sonra Medîne’de şiddetli bir kıtlık olmuştu. Ahâli bu durum hakkında Âişe (r.anhâ)’ya mürâcaat etti. Âişe vâlidemiz onlara şu tavsiyede bulundu:

“–Nebiyy-i Muhterem Efendimiz’in kabr-i şerîfine gidin, tavanından bir pencere açın. Efendimiz ile semâ arasında bir perde kalmasın!”

Nitekim böyle yapıldığında bolca yağmur yağdı, otlar yeşerip büyüdü, develer iyice semizleşti. Hattâ bu seneye “Âmu’l-fetk: Bolluk senesi” ismi verildi. (Dârimî, Mukaddime, 15)

Milleti küfür ve sapıklıkla itham etme meraklılarının yaygaralarına bakacak olsak, Hz. Âişe (r.anhâ)’nın bu hareketini şirk olarak kabul etmek gerekecektir ki bu asla mümkün değildir. Ne Âişe (r.anhâ), ne de bu hâdiseye şahit olan diğer sahâbîler şirki bilmeyen insanlar değillerdi.

Bu kıssa, şirk iddiasında bulunanları susturmakta ve Rasûlullah (s.a.v)’in vefat etmiş olmasına, kabrinde bulunmasına rağmen ümmetine ihtimam gösterdiğini ispatlamaktadır.

Nitekim Hazret-i Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir:

“Ben, Allah Rasûlü’nün ve babamın medfun olduğu odama girdiğimde örtümü rahatça çıkarır; «Biri kocam, diğeri babam» derdim. Ama Ömer (r.a) onların yanına defnedildikten sonra Allah’a yemin ederim ki, Ömer’den hayâ ettiğim için, odama ancak elbiseme iyice bürünerek girdim.” (Ahmed, VI, 202; Hâkim, III, 63/4402, IV, 8/6721)

Hazret-i Âişe (r.anhâ), bu hareketini boşuna yapmıyordu. O gayet iyi biliyordu ki, Allah Rasûlü (s.a.v) de yanındaki iki arkadaşı da, kabirlerinin yanına gelenlerin kim olduğunu biliyorlar.

*

Hazret-i Ömer (r.a) zamanında bir kıtlık ve kuraklık olmuştu. Bunun üzerine bir kişi Allah Rasûlü’nün kabrine gelip:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Ümmetin için Allah’tan yağmur iste, zira onlar helak oldular” dedi.

Allah Rasûlü (s.a.v) rüyâsında o zâta gelerek:

“‒Ömer’e git ve benden selam söyle! Onlara yakında yağmura kavuşacaklarını söyle. Ömer’e: «Akıllıca davranarak gerekli bütün tedbirleri alman gerekiyor!» de!”

O zât Hz. Ömer’e gelip durumu haber verdi. Ömer (r.a) ağladı ve:

“‒Yâ Rabbî! Âciz kaldıklarım hâricinde elimden gelen bütün tedbirleri aldım” dedi. (Beyhakî, Delâil, VIII, 91)

Ne bu hadisi rivayet eden, ne de bu hususta kitaplar tasnif eden büyük hadis imamlarından hiç kimse, böyle bir hareketin küfür ve sapıklık olduğunu söylememiş, hadisin metnini cerh edip inkâr etmeye kalkmamıştır.

*

Yemame Savaşı’nda müslümanların parolası:

Yâ Muhammedâh: Ey Muhammed! Bize yardım eyle!” idi.

Hâlid bin Velid (r.a), Yemâme savaşında düşmanı mübârezeye çağırdıktan sonra yüksek sesle müslümanların parolasını söyleyerek “Yâ Muhammedâh” demiştir. O gün mübâreze için karşısına kim çıktıysa hepsini öldürmüştür. (Taberî, Târih, II, 513; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, VI, 324)

*

Bir gün İbn-i Ömer (r.anhumâ)’nın ayak sinirleri toplanmış ve ayağı kasılmıştı. Yanında bulunan Abdurrahmân bin Saʻd (r.a):

“–En çok sevdiğin kimsenin ismini an!” dedi. O da:

“–Yâ Muhammed!” dedi ve o anda ayağı iyileşiverdi. (İbn-i Sa’d, IV, 154; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 964)

*

Bir gün İbn-i Abbas (r.anhumâ)’ın yanında bir kişinin ayağı kasılıp kalmıştı. İbn-i Abbas (r.anhumâ) ona:

“‒En sevdiğin kişinin ismini zikret!” deyince o da:

“‒Muhammed (s.a.v)!” dedi. Ayağı derhal iyileşiverdi. (İmam Nevevî, Ezkâr, Beyrut 1414, II, 146)

*

İbn-i Ebi’d-Dünyâ’nın rivâyetine göre bir zât, Abdülmelik bin Said bin Ebcer’e muayene için gelmişti. Abdülmelik onun karnını muâyene edip:

“‒Sende devâsı olmayan bir hastalık var” deyince, hasta:

“‒Nedir o hastalık” diye sordu. Abdülmelik:

“‒Sende insanın karnında büyüyen Dübeyle denilen bir yara var. Her kimde bu yara çıkarsa, onu büyük ihtimalle ölüme götürür” dedi.

Bunun üzerine o zât geri dönüp şöyle dua etti:

اَللّٰهُ اَللّٰهُ، اَللّٰهُ رَبِّي لَا أُشْرِكُ بِهِ شَيْئاً، اَللّٰهُمَّ إنِّي أَتَوَجَّهُ إلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ (s.a.v)، يَا مُحُمَّدُ إنِّي أَتَوَجَّهُ بِكَ إلَى رَبِّكَ وَرَبِّي يَرْحَمُنِي مِمَّا بِي

“‒Allah, Allah, Allah Rabbimdir, O’na hiçbir şeyi ortak koşmam. Allah’ım, ben rahmet peygamberi olan Muhammed (s.a.v) vesilesiyle sana yöneliyorum. Ey Muhammed! Senin vesilenle senin ve benim Rabbim olan Allah’a yöneliyorum, bana merhamet edip yakalandığım hastalıktan kurtarmasını istiyorum.”

Bu duadan sonra doktor hastayı tekrar muâyene etti ve hayretle:

“‒İyileşmişsin! Sende hastalıktan iz kalmamış.” dedi. (İbn-i Teymiyye, Kâidetün celîle, I, 135)

İbn-i Teymiyye bu rivayetle alakalı şöyle der:

“Selefin bu ve bunun gibi duaları yaptığı rivayet edilmiştir.” (İbn-i Teymiyye, Kâidetün celîle, I, 135)

*

Hazret-i Ali (r.a) şöyle demiştir:

“Allah Rasûlü (s.a.v)’i defnettikten üç gün sonra bir bedevî geldi. Kendini Efendimiz’in kabri üzerine atarak başına toprak saçtı. Bir taraftan da şöyle diyordu:

«‒Ey Allah’ın Rasûlü! Senin sözlerini dinledik. Sen her şeyi Allah’tan, biz de senden aldık. Allah’ın sana indirdikleri arasında «Eğer on­lar, ken­di­le­ri­ne zul­met­tik­le­ri za­man sa­na ge­lip de Al­lâh’tan mağ­fi­ret di­le­se­ler ve Ra­sûl de on­lar için mağ­fi­ret ta­le­bin­de bu­lun­say­dı, Al­lâh’ı çok af­fe­di­ci ve merhametli bu­lur­lar­dı.» (Ni­sâ, 64) âyet-i kerimesi de vardı. Ben de kendi nefsime yazık ettim ve benim için istiğfar etmen için sanan geldim.»

Bu esnâda kabirden:

«‒Allah seni mağfiret etti» diye bir nidâ geldi.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 306; Kurtubî, Tefsîr, V, 265, [Ni­sâ, 64])

*

İmâm Şâfiî Hazretleri’nin hocası Muhammed Ut­bî -rahmetullâhi aleyh- an­la­tı­yor:

“Rasûlullâh (s.a.v)’in kabr-i şe­rîf­le­ri ya­nın­da otu­ru­yor­dum. Der­ken bir be­de­vî ge­le­rek:

“–Se­lâm sa­na ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Ben Al­lâh Te­âlâ’nın;

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَح۪يمًا

«Biz her peygamberi -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer on­lar, ken­di­le­ri­ne zul­met­tik­le­ri za­man sa­na ge­lip de Al­lâh’tan mağ­fi­ret di­le­se­ler ve Ra­sûl de on­lar için mağ­fi­ret ta­le­bin­de bu­lun­say­dı, Al­lâh’ı çok af­fe­di­ci ve merhametli bu­lur­lar­dı.» (Ni­sâ, 64) bu­yur­du­ğu­nu işit­tim. İş­te gü­nah­la­rım­dan tev­be edip mağ­fi­ret di­le­ye­rek ve be­nim için Rab­bi­me şe­fa­at­te bu­lun­ma­nı is­te­ye­rek sa­na gel­dim.” de­di.

Son­ra iç­li bir şi­ir oku­du:

يَا خَيْرَ مَنْ دُفِنَتْ بِالْقَاعِ أَعْظُمُهُ      فَطَابَ مِنْ طِيْبِهِنَّ الْقَاعُ وَالْأَكَمُ

نَفْسِي الْفِدَاءُ لِقَبْرٍ أنتَ سَاكِنُهُ       فِيهِ الْعَفَافُ وَفِيهِ الْجُودُ وَالْكَرَمُ

(أَنْتَ الشَّفِيعُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ   عَلَى الصِّرَاطِ إِذَا مَا زَلَّتِ الْقَدَمُ

وَصَاحِبَاكَ فَلَا أَنْسَاهُمَا أَبَدًا              مِنِّي السَّلَامُ عَلَيْكُمْ مَا جَرَى الْقَلَمُ)

“Ey toprakta yatanların en hayırlısı, Senin mübarek vücûdun ile tüm ovalar ve dağlar şeref kazandı.

Senin bulunduğun kabre benim canım feda olsun, Ki o kabirdedir iffet, cömertlik ve kerem.

 

(Sen, Sırat üzerinde ayakların kaydığı zaman şefaati ümid edilen bir şefaatçisin.

Yanındaki iki arkadaşını da aslâ unutamam. Kalem yazdığı müddetçe hepinizin üzerine benden selâm olsun.)”

Bu şiiri okuyan bedevî ora­dan ay­rıl­dı. O es­nâ­da ba­na bir uy­ku bas­tı. Rü­yam­da Rasûlullâh (s.a.v)’i gör­düm. Ba­na:

“–Ey Ut­bî! Be­de­vî­ye ye­tiş ve Al­lâh’ın onu ba­ğış­la­dı­ğı­nı ken­di­si­ne müj­de­le!” bu­yur­du. (İbn-i Ke­sîr, Tef­sîr, I, 532 [Ni­sâ, 64]; İmam Nevevî, Ezkâr, I, 448, Îzâh, s. 454. Bkz. Beyhakî, Şuab, VI, 60/3880)

Bu şiir, şu anda Efendimiz (s.a.v)’in hücre-i saâdetlerinin kıble tarafındaki iki sütunda yazılıdır.

Zikredilen âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, kullarının Peygamber Efendimiz’in yanına gelmesini, günahlarına tevbe ettiğini bildirerek Allâh Teâlâ’dan af taleb etmesini, Peygamber Efendimiz’in de şefaatini ve kendisi için istiğfar edivermesini istemesini arzu etmektedir. Âlimler bu durumun hem Efendimiz (s.a.v) hayattayken, hem de vefatından sonra geçerli olduğunu ifade ederler. Zira illet umûmî olduğu için âyet-i kerimenin mânâsı da umûmîdir.[8]

*

Rasûlullah (s.a.v) Muâz bin Cebel (r.a)’i Yemen’e (hizmete) gönderirken, onunla birlikte çıkarak kendisine bazı tavsiyelerde bulundu. Muâz (r.a) binek üzerinde gidiyor, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de yanında yürüyordu. Tavsiyeleri bitince:

“–Ey Muâz! Herhalde bu seneden sonra benimle bir daha görüşemezsin! Umulur ki şu Mescid’ime ve kabrime uğrarsın!” buyurdu.

Muâz (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in firâkıyla hıçkıra hıçkara ağlamaya başladı.

(Efendimiz (s.a.v):

“‒Yüksek sesle ağlama ey Muâz! Zîrâ feryâd ederek ağlamak şeytandandır.” buyurdu.)

Sonra dönüp mübârek yüzünü Medîne-i Münevvere’ye doğru çevirdi ve şöyle buyurdu:

“–İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olurlarsa olsunlar, Allâh’a karşı takvâ sâhibi olan müttakîlerdir.” (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

Rasûlullah (s.a.v) vefat etikten sonra Muâz (r.a)’ın ağlayarak onun kabrine gelişine Hz. Ömer (r.a) şahid olmuştur:

Ömer (r.a) bir gün Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mescidine gitmişti. Orada Muâz bin Cebel (r.a)’i gördü. Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz’in kabri yanında oturmuş ağlıyordu. Ömer (r.a) ona:

“–Niçin ağlıyorsun?” diye sordu.

Muâz (r.a) şu cevâbı verdi:

“–Allah Rasûlü’nden işitmiş olduğum bir hadîs-i şerîf sebebiyle ağlıyorum. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştu:

«Şurası muhakkak ki riyânın (gösterişin) azı dahi şirktir. Kim Allah’ın velî kuluna düşmanlık ederse şüphesiz Allah’a karşı harp ilan etmiş olur. Allah Teâlâ’nın itaatkâr, takva sahibi ve halktan uzak duran kendi hâlinde öyle kulları vardır ki Yüce Rabbimiz gerçekten onları sever. Onlar görünmedikleri zaman aranmazlar (ehemmiyet verilmedikleri için, yoklukları kimsenin dikkatini çekmez), hazır bulundukları zaman da meclislere çağrılmaz ve tanınmazlar. Kalpleri pırıl pırıl hidayet kandilleridir. Her müşkil meselenin, ağır belânın altından kalkarlar.»” (İbn-i Mâce, Fiten, 16; Hâkim, I, 44/4)

Hadîs-i şerîfin son cümlesi, “Her göçük ve harâbeden çıkarlar” şeklinde de tercüme edilerek, bu cümlenin, onların yaşadığı meskenlerin basit ve sadeliğinden kinâye olduğu söylenmiştir.

*

Ebû Abdullah Muhammed el-Übbî el-Mâlikî, Sahîhu Müslim şerhinde (II, 234) şöyle der:

“…Salih bir kimsenin manevi tesiriyle teberrük etmek ve duasına icabet edilmesi maksadıyla böyle bir kişinin kabrinin yakınını mescit edinen veya o kişinin türbesinde namaz kılan kimsenin bu ameline gelince, bunda bir günah yoktur. Şâfiî bir âlim, bu görüşe, Hz. İsmail’in kabrinin Mescid-i Haram’da Hatîm’in yanında bulunmasını delil olarak göstermiştir. Üstelik burası, içinde namaz kılmak için en efdal mekândır.” (İmam Kevserî, Makâlât, trc. Ebubekir Sifil, İstanbul: Rıhlekitap, 2015, s. 405)

Fetih Mescidi’nde Duâ

Câbir bin Abdullâh (r.anhumâ) şöyle demiştir:

“Rasûlullâh (s.a.v) Hendek Harbi’nin yapıldığı yerdeki Fetih Mescidi’nde üç defa dua etti. Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri… Çarşamba günü iki namaz arasında duâsına icâbet edildi. Hissettiği sevinç yüzünden anlaşılıyordu.

Ben de ne zaman mühim ve zor bir işle karşılaşsam Efendimiz’in dua ettiği o vakti gözlerim. O vakitte dua eder ve duâma icâbet edildiğini görürüm.” (Ahmed, III, 332; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 704; Beyhakî, Şuab, III, 397)

Allah Rasûlü’nün ve Diğer Peygamberlerin Hakkı İçin Allah’tan Bir Şey İstemek

Hz. Ali’nin annesi Fatma bint-i Esed (r.anhâ) vefat ettiği zaman, Rasûlullah (s.a.v), onun için kazdırdığı kabre girmiş, lahd kısmını kendisi kazmış, toprağını elleriyle dışarı atıp oraya uzanmış ve şu duayı yapmıştır:

اَللّٰهُ الَّذِي يُحْيِي وُيُمِيتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ اغْفِرْ لِأُمِّي فَاطِمَةَ بِنْتِ أَسَدٍ وَلَقِّنْهَا حُجَّتَهَا وَوَسِّعْ عَلَيْهَا مَدْخَلَهَا بِحَقِّ نَبِيِّكَوَالْأَنْبِيَاءِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِي فَإِنَّكَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

“Ey, yaşatan ve öldüren, Hayy yani canlı olup aslâ ölmeyen Allah’ım, annem Fatma bint-i Esed’i mağfiret et, kendisine lazım olan hücceti, delili ona öğret ve gireceği yeri ona genişlet! Senin Peygamber’in ve benden önceki tüm peygamberler hakkı için bunu istiyorum. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

Sonra Rasûlullah (s.a.v) dört tekbir getirerek cenâze namazını kıldırdı. Ardından Efendimiz, Hz. Abbas ve Hz. Ebû Bekir onu kabre yerleştirdiler. (Ebû Nuaym, Hilye, III, 121; Heysemî, IX, 257)

Bu hâdise, farklı senetlerle rivayet edilerek kuvvet kazanmıştır.

Kıyamet Günü Rasûlullah (s.a.v) İle Tevessül

Tevâtür derecesine ulaşan birçok sahih rivayet açıkça göstermektedir ki; mahşerde bekleme süresi uzadığı ve sıkıntı şiddetlendiği zaman, herkes sıkıntının giderilmesi için peygamberlerden yardım isteyecektir. Hz. Âdem, sonra Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’dan sırasıyla yardım istenecektir. Herbiri, yardım isteyenleri diğerine gönderecek, nihâyetinde insanlar Peygamberlerin Efendisi Rasûlullah (s.a.v)’e gönderileceklerdir. İnsanlar, Efendimiz’den yardım istediklerinde, Allah Rasûlü (s.a.v), onların isteklerini yerine getirmek için “Ben şefaate yetkiliyim” buyuracak, secdeye kapanıp kendisine; “Başını kaldır! Şefaat et ki şefaatin kabul edilsin” diye nidâ edilene kadar secdede kalacaktır. (Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîr, 17/5; Müslim, Îmân 302, 327, 328. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 10)

Bu, bütün peygamberlerin ve mü’minlerin icmâ ettiği ve Âlemlerin Rabbinin de ikrâr ettiği bir hakikattir ki, sıkıntı ânında Allah’a yakın olan insanları vesile edinerek Allah’tan yardım taleb etmek (tevessül, istiğâse), sıkıntılardan kurtulmanın en büyük anahtarı ve Âlemlerin Rabbi’nin rızâsını celbeden bir davranıştır.

Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e, büyük şefaat makâmı olan Makâm-ı Mahmûd’u vermiş, insanları ondan şefaat istemeye teşvik etmiştir. Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e de; “İste, sana verilecek, şefaat et, şefaatin kabul edilecektir” buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de şefaatin ancak Allah’ın izniyle ve sadece râzı olduğu kimseler için olabileceği ifade edilir.

Şâir, Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz’e lutfettiği ihsân ve ikramlardan birine şöyle işaret eder:

Yokluğumla âşikârım, Ehl-i Beyt’e âidim,

Secdemin şeklindeki ism-i Muhammed şâhidim!

 

Meleklerle Tevessül

Hazret-i Üsâme (r.a) sabah namazının iki rekât sünnetini kılmıştı. Rasûlullâh (s.a.v) de ona yakın bir yerde hafifçe iki rekât kılıp oturmuştu. Üsame (r.a) Efendimiz (s.a.v)’in üç defa şöyle dua ettiğini işitti:

اَللّٰهُمَّ رَبَّ جِبْرِيلَ وَإِسْرَافِيلَ وَمِيكَائِيلَ ومُحَمَّدٍ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أعُوذُ بِكَ مِنَ النَّارِ

“Ey Cebrail’in, İsrafil’in, Mikail’in ve Nebî Muhammed’in Rabbi olan Allah’ım! Cehennem ateşinden sana sığınırım.” (İmâm Nevevî, Ezkâr, I, 80-81)

Efendimiz’in bilhassa bu melekleri zikretmesi, onlar ile tevessül ettiği mânâsına gelir. Yani sanki Rasûlullâh (s.a.v):

“Allah’ım senden Cebrail, İsrafil ve Mikail vesilesiyle istiyorum” demiş gibidir.

*

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Biriniz, kimsenin bulunmadığı bir yerde bir şeyini kaybeder veya yardım istemek mecbûriyetinde kalırsa: «يَا عِبَادَ اللّٰهِ أَغِيثُونِي Ey Allâh’ın kulları bana yardım ediniz.» diye nidâ etsin. Zîrâ Allâh Teâlâ’nın sizin göremediğiniz kulları vardır.” (Heysemî, X, 132)

Hadisin sonunda “Bu, tecrübe edilmiştir” sözü yer almaktadır. Bu söz muhtemelen râvîlerden birine âittir.

*

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Allâh Teâlâ’nın yeryüzünde hafaza melekleri hâricinde ağaçtan düşen yaprağa varıncaya kadar her şeyi yazan bir takım melekleri vardır. Biriniz ıssız bir çölde herhangi bir zorluğa maruz kalırsa «أَعِينُوا عِبَادَ اللّٰهِ Ey Allâh’ın kulları yardım ediniz!» diye nidâ etsin.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VI, 91/29721; Heysemî, X, 132)

*

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Birinizin bineği veya devesi ıssız bir çölde kaçar ve o kimse çevresinde kendisine yardım edecek kimseyi göremezse:

«Ey Allah’ın kulları, bana yardım ediniz!» desin! Şüphesiz o yardım görecektir.” (İbn-i Şeybe, Musannef, VI, 103/29819)

*

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Birinizin bineği ıssız bir çölde kaçarsa:

يَا عِبَادَ اللّٰهِ احْبِسُوا يَا عِبَادَ اللّٰهِ احْبِسُوا

«Ey Allah’ın kulları onu tutun, ey Allah’ın kulları onu tutun!» diye nidâ etsin. Şüphesiz Allah’ın yeryüzünde, o hayvanın kaçmasına mânî olacak hazır bir kulu vardır, onu tutacaktır.” (Heysemî, X, 132; İmâm Nevevî, Ezkâr, I, 481-482)

Bu hadîs-i şerîfi nakleden İmâm Nevevî Hazretleri şöyle anlatır:

“İlimde üstad olan hocalarımızdan biri bana anlatmıştı: Onun bineği -zannediyorum katırı- kaçmış. Hocamız bu hadis-i şerifi biliyormuş, hadiste öğretilen duayı okumuş. Bunun üzerine Allah Teâlâ derhal o hayvanı durdurmuş ve onlar da hayvanı rahatça yakalamışlar. Bir defasında ben de bir toplulukla birlikteydim. Bu insanların bir hayvanı kaçtı ve onu bir türlü yakalayamadılar. Ben hemen bu duayı okudum. Hayvan, bu söz dışında herhangi bir sebep olmaksızın derhal olduğu yerde duruverdi.” (İmâm Nevevî, Ezkâr, I, 483)

Sâlih Zâtlar İle Tevessül

Hazret-i Ömer (r.a), devr-i hi­lâ­fe­tin­de vâ­kî olan ku­rak­lık­ta, Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’in am­ca­sı Hazret-i Ab­bas (r.a)’ı ya­nı­na al­dı ve yağ­mur yağ­ma­sı için Ce­nâb-ı Hakk’a onu ve­sî­le it­ti­hâz ede­rek şöyle dua etti:

“Al­lâh’ım! Pey­gam­be­ri­miz ile Sa­na te­ves­sül eder­dik de bi­ze yağ­mur ve­rir­din. (Şim­di ise) Pey­gam­be­ri­miz’in am­ca­sı ile Sa­na te­ves­sül edi­yo­ruz. Bi­ze yağ­mur ver!”

Bu­nun üze­ri­ne yağ­mur ya­ğdı ve halk su­ya ka­vuş­tu. (Bu­hâ­rî, İs­tis­kâ, 3)

Abdullah bin Ömer (r.anhumâ) şöyle rivayet etmiştir:

“Ömer (r.a) kıtlık senesinde Abbas bin Abdülmuttalib vesilesiyle yağmur talebinde bulundu. O sırada insanlara:

«‒Ey insanlar! Peygamber Efendimiz (s.a.v) Abbas’ı bir evladın babasını gördüğü gibi görürdü. Siz de ey insanlar bu hususta Efendimiz (s.a.v)’in peşinden gidin ve amcası Abbas’a değer verin ve onu Allah’a vesile edinin!» dedikten sonra Abbas’a dönerek:

«‒Ey Abbas! Allah’a dua et!» dedi.

Abbas (r.a) dua etti. Duasında şunları da söyledi:

«‒Ey Allah’ım belâ ancak günahlar yüzünden iner ve ancak tevbe ile defedilir. Bu insanlar benim, senin Peygamberinin katındaki mevkiimi vesile edinerek sana yöneldiler. İşte günahkâr ellerimizi sana açtık. Nâsiyelerimiz tevbe ile sana yöneldi. Bizlere yağmur yağdır Allah’ım!»

Daha sözünü tamamlamadan gökyüzü dağ gibi bulutlarla doldu. Yağmur yağdı, toprak verimli hâle geldi ve insanlar rahata kavuştu.

Bunu gören insanlar Hz. Abbas’ın yanına giderek ona dokunmaya ve ona:

«‒Seni tebrik ederiz ey Haremeyn’e yağmur yağdıran adam!» demeye başladılar. Ömer (r.a):

«‒Vallahi bu Allah’a vesile edinmek ve O’nun katında kıymeti olan biri hürmetine dua etmektir» dedi.

 Bu esnâda Abbâs bin Utbe bin Ebî Leheb şu şiiri söyledi:

Allah Teâlâ, amcam vesilesiyle Hicaz’ı ve ehlini suladı,

Sabah vakti Ömer (r.a) amcam hürmetine Cenâb- Hak’tan yağmur taleb etti.”

(Bkz. İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, II, 323; İbn-i Ab­di’l-Berr, İs­tî­âb, II, 814-815; Hâkim, Müstedrek, III, 377)

Ömer (r.a) Abbas (r.a) ile sadece Peygamberimiz’in akrabası olduğu için tevessül etmiştir. Aslında bu tevessül, Efendimiz’in bizzat kendisi ile yapılmaktadır.

Eğer tevessül, şirk olsaydı, tevessül edilen kişinin hayatta ya da vefat etmiş olması neyi değiştirirdi ki?! Siz hiç “Hayatta olan birisini Allah’tan başka Rab olarak kabul etmek caizdir ama vefat etmişse caiz değildir” diyen birisini işittiniz mi?

Eğer ki bir kişi, Allah’ın vesile edinmemizi emrettiği bir şeyi vesile ediniyorsa, bu o kişinin, vesileyi emreden, tüm noksanlıklardan münezzeh olan Allah’a itaat etmek için böyle yaptığı anlamına gelir. Allah’tan başkasını Rab tanımak için değil!

*

قال حذيفة بن اليمان رضي الله عنه :

(( لقد علم المحظوظون من أصحاب محمد صلى الله عليه وسلم أن ابن أم عبد من أقربهم إلى الله وسيلة )) فضائل الصحابة للإمام أحمد (2/841)

وقال مخرجه وحيد الله محمد عباس : إسناده صحيح .

*

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kim evinden namaz için yola çıkar da:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِحَقِّ السَّائِلِينَ عَلَيْكَ وَأَسْأَلُكَ بِحَقِّ مَمْشَايَ هذَا، فَإِنِّي لَمْ أَخْرُجْ أَشَرًا وَلَا بَطَرًا وَلَا رِيَاءً وَلَا سُمْعَةً وَخَرَجْتُ اتِّقَاءَ سَخَطِكَ وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِكَ فَأَسْأَلُكَ أَنْ تُعِيذَنِي مِنَ النَّارِ وَأَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي إِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ

«Allah’ım! Senden isteyenlerin hakkı için istiyorum ve şu yürüyüşüm hakkı için istiyorum. Ben övünerek, kendimi beğenerek, gösteriş için ve insanlar duysun diye çıkmadım. Lâkin senin gazabından korunmak ve rızâna nail olmak için çıktım. Beni ateşten korumanı ve günahlarımı mağfiret etmeni istiyorum. Zira günahları senden başka kimse affedemez.» duasını yaparsa Allah yüzünü ona çevirir ve yetmiş bin melek onun için istiğfar eder.” (İbn-i Mâce, Mesâcid, 14; Ahmed, III, 21; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Riyâd, 1409, VI, 25)

Bu rivayet, İbn-i Huzeyme, Münzirî, onun hocası Ebü’l-Hasen, Irâkî, Bûsîrî, İbn-i Hacer, Şerefüddin Dimyâtî, Abdü’l-Ğanî el-Makdisî ve İbn-i Ebî Hâtim gibi büyük hadis hâfızları ve imamları tarafından “sahih” ve “hasen” kabul edilmiştir.

*

İmâm Şâfiî Haz­ret­le­ri şöy­le an­la­tır:

“Bir ih­ti­ya­cım ol­du­ğu za­man iki rekât na­maz kı­lar­dım. Son­ra Ebû Ha­nî­fe’nin me­za­rı­na gi­der ve ora­da Al­lâh’a duâ eder­dim. Onun be­re­ke­tiy­le ih­ti­yâ­cım der­hal kar­şı­la­nır­dı.”[9]

Hâsılı

Eğer amellerle tevessül etmek caiz ise, Rasûlullâh (s.a.v) ile tevessül etmek haydi haydi caiz olmalıdır. Zira o, mahlûkatın en kıymetlisidir. Amellerimizi de onun sayesinde gerçekleştirmekteyiz. Allah (c.c.), Efendimiz (s.a.v)’i, bütün amellerimizden de, mevcut her şeyden de çok daha fazla sevmektedir.

Bazıları, sadece hayatta olan insanlarla tevessül edilebileceğini iddia eder. Bunun delili yoktur. Zira rûh, bâkîdir; his, idrak ve şuur sahibidir. Ehl-i Sünnet inancınca göre ölen birisi işitir, hisseder ve şuur sahibidir. Yapılan hayırlardan istifade eder ve sevinir. Şerlerden de eziyet görür ve üzülür.

Bu bütün insanlar için umumî bir hüküm ise beşeriyetin en faziletlisi ve en yücesi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v) hakkında ne düşünmeli?! Şüphesiz o his, idrak ve şuur olarak daha kâmil ve daha kuvvetlidir. Pek çok sahih hadiste Rasûlullah (s.a.v)’in, vefatından sonra konuşulanları işittiği, selamlara karşılık verdiği, ümmetin amellerinin kendisine arz edildiği, gördüğü günahlar için istiğfar edip, haseneler sebebiyle Allah’a hamd ettiği ifade edilmektedir.

Kişinin kıymeti, hakikatte şuur, his ve idraki miktarıncadır, hayatta olup olmaması ile alâkalı değildir. Nitekim dünyada nice insanlar görürüz ki insânî his ve şuurdan mahrumdurlar. Ahmaklığa ve zevksizliğe mübtelâ olmuşlardır. Bunlar hakikatte ölü safındadırlar. Böyle olmaktan Allah’a sığınırız.


[1] Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî, Selefiye, İstanbul 2009, s. 131.

[2] Nisâ, 28.

[3] Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî, Selefiye, İstanbul 2009, s. 129.

[4] Muhammed bin Ali bin Hüseyin, Ebû Cafer Muhammed Bâkır Hazretleri’dir. Kütüb-i Sitte sahiplerinin, kendisinden rivayette bulunduğu tâbiînin güvenilir râvilerindendir. Câbir, Ebû Said, İbn-i Ömer ve diğer sahâbîlerden rivayetlerde bulunmuştur.

[5] Hâkim, Müstedrek, II, 289; Beyhakî, Delâil, Beyrut 1405, II, 76; Kurtubî, II, 27; el-Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s. 31.

[6] Allâme Yûsuf bin İsmâil en-Nebhânî, el-Fedâilü’l-Muhammediyye, Haleb 1414, s. 230-231.

[7] Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî, Selefiye, İstanbul 2009, s. 130.

[8] İbn-i Hacer el-Heytemî, el-Cevheru’l-munazzam fî ziyârati’l-kabri’l-mükerrem, Beyrut 1427, s. 44.

[9] el-Hey­te­mî, el-Hay­râ­tü’l-Hi­sân, s. 94.