9. Günah ve Sevap

İnsanoğlunun yaptığı her amelin bir değeri ve karşılığı vardır. Zerre kadar küçük de olsa iyi veya kötü hiçbir amel karşılıksız kalmaz. Bunlardan ilâhî emir ve yasaklara aykırı olanlar “günah” diye isimlendirilir ve karşılığında ceza verilir. İlâhî emir ve yasaklara uygun olan davranışlara da “amel-i sâlih, iyilik, hayır” gibi isimler verilir ve bunlara “sevap” yani karşılık olarak mükâfât verilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de günah’ın karşılığında ism, zenb, isyan, cürm gibi pek çok kelime kullanılır. Bunların hepsi de nefse, şeytana, karanlık ve kötü işlere yenik düşmeyi, sıkıntıyı ve ızdırabı, içtimâî huzursuzluk ve anarşiyi, çirkin ve bayağı davranışları, dengeyi bozmayı ve haddi aşmayı ifade eder.

Günah; takvâya da fücûra da istidâdı olan insanın[1] yanılması, unutması, dengesizliği, sapması, Yaratıcı’nın çizdiği hudutların dışına çıkması, ilâhî kanunları ihlâl etmesidir. Bu durum sadece günah işleyene zarar vermekle kalmaz; çoğu zaman başkalarına ve tabiata da zarar verir. Allah’ın emrettiği şeyleri yerine getirmek ve yasakladığı şeylerden uzak kalmak ise hem insana derûnî bir huzur bahşeder, hem toplum düzenini sağlar, hem de içinde yaşadığımız tabiatın bozulmasını önler.

Günaha Sevkeden Faktörler

Bunlar, insanın yapısında bulunan meyil ve arzularla ona dışarıdan tesir eden âmillerdir.

İnsanın yaptığı kö­tülüklerin kaynağı umûmiyetle nefistir. Zira insan nefsi; terbiye ve tezkiye edilmediği takdirde, alabildiğine kötülüğü emreden (nefs-i emmâre) ve kişiyi günaha yöneltmek için fısıltılar hâlinde sürekli telkinlerde bulunan bir kuvvettir.[2]

Günaha sevkeden bir başka faktör de ölümü unutmak, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerine dalmak ve âhiret endişesinden uzaklaşmaktır.[3] Kendini bu psi­kolojiye kaptıran insan, sanki hayat sadece bu dünyadan ibaretmiş gibi pervasızca ha­reket etme arzusuna kapılır ve hayvanî isteklerini tatmin etme duygusunun bas­kısıyla günaha kolayca kayıverir. Kur’ân-ı Kerîm, bu durumdan kurtulmak için, insanın durup düşünerek hatâdan vazgeçmesini, sadece Allah’ın râzı olduğu işleri yaparak bunlarda huzur bulmasını ve nefsini dizginleyerek terbiye ve tezkiye etmesini tavsiye eder.[4]

Ayrıca insanın zayıf yaratılmış olması ve dünya nimetlerinin süsüne gönül kaptırması[5] da önemli günah faktörleri ola­rak zikredilmektedir.

 Günaha götüren haricî sebepler arasında aldatıcı dünya hayatının insanlara câzip gelmesi[6], bol miktarda mevcut olan kötü örnek­lere uymak, onlarla beraber bulunmak[7] ve insanın manevî yücelişine karşı mücadele etme­ye ahdetmiş olan şeytanın tahrikleri[8] zikredilebilir.

İnsan, dünyaya imtihan edilmek için gönderilmiştir. Bu sebeple hakkı da bâtılı da seçme hürriyetine sahiptir. Sevap kazandıracak işler de yapabilir, günaha da düşebilir. Zira insanın mesul tutulabilmesi için hür olması gerekir. Neticede elde ettiği mükâfâtın kıymeti de buna bağlıdır.

İmtiyazlı Irk ve Aslî Günah Yoktur

İslâm, bir ırk ve sınıfın diğerlerine göre imtiyazlı olması, insanların günahkâr ve suçlu olarak doğması,[9] günahların bazı insanlar tarafından affedilebilmesi gibi sonradan uydurulan inançları kabul etmez. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İsrailoğulları: «Sayılı birkaç gün müstesna bize ateş dokunmayacaktır» dediler. De ki: «Siz Allah katından bir söz mü aldınız? Eğer böyle bir söz aldıysanız Allah vaadinden asla caymaz. Yoksa Allah hakkında, bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?» Hayır! Kim kötülük işler de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 80-81)

“Yahudiler ve hristiyanlar «Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler. De ki: «Öyleyse günahlarınızdan dolayı Allah size niçin azap ediyor?» Doğrusu siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah’a aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.” (Mâide, 18)

Rasûlullah r, insanoğlunun günahsız ve yanlış fikirlerden uzak bir şekilde doğduğunu şöyle ifade buyurur:

“Her çocuk fıtrat üzere saf ve tertemiz doğar.[10] Sonra annesi babası onu yahudî, hristiyan veya mecûsî yapar. Tıpkı hayvan yavrusunun bütün âzâları tam olarak sapasağlam doğması gibi, (sonradan sahibi onun kulağını keser veya başka bir yerini bozar). Hiç yavrunun kulağı kesik olarak doğduğunu görüyor musunuz?” (Buhâri, Cenâîz, 80; Müslim, Kader, 22)

Fıtrat dini olan İslâm’a göre “Berâat-i zimmet asıldır.” Yani insan, suçlu olduğu isbat edilinceye kadar suçsuzdur. Suçlu veya günahkâr olmak istisnâdır.

Kimse Kimsenin Günahını Çekmez

İslâm’a göre insan, bir başkasının günâhından ve gücünün yetmediği şeylerden mesul değildir. Kişinin mesul olabilmesi için akıllı ve bülûğ çağına (12 yaş civarı) erişmiş olması ve fiili isteyerek yapması şarttır. Bu durumda herkes, ancak kendi yaptığından sorumludur. Fıkıh’ta: “Ukubâtta niyâbet câiz olmaz” kâidesi vardır. Yani bir kimsenin cezasını ona vekâleten bir başkası çekmez. Bu bakımdan İslâm, Hristiyanlıktaki aslî günah inancını, ya da günahın babadan oğla geçtiği iddiasını reddetmektedir. İslâm’a göre günah, şahsîdir; nesilden nesile miras bırakılmaz.[11]

Fakat nasıl ki iyi bir çığır açmak, hayırlı işlere yol açmak ve sebep olmak insana sevap kazandırırsa; günaha sebep olmak, günahın işlenmesine zemin hazırlamak, kötü bir gelenek başlatmak ve kötü örnek olmak da aynı şekilde kişiye günah kazandırır. Bu sebeple, birtakım insanların câhilliklerinden istifade ederek onları doğru yoldan saptırıp inkâra ya da günaha sürüklemek büyük bir vebâl, ağır bir yüktür.[12] Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Kim güzel bir işe aracılık ederse, onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyi gözetir ve karşılığını verir.” (Nisâ, 85)

Rasûlullah r şöyle buyurmuştur:

“İslâm’da iyi bir çığır açan kişiye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayrılır. Fakat onların günahından hiçbir şey noksanlaşmaz.” (Müslim, Zekât, 69; Nesâî, Zekât, 64)

Kişi İstemeyerek Yaptığından Sorumlu Değildir

İslâm’a göre insan, hatâ ile, unutarak ve tehdit altında yaptığı işlerden sorumlu değildir. Rasûlullah r şöyle buyurur:

“Muhakkak ki Allah, ümmetimin hata ile ve unutarak yaptıkları yanlışları, bir de yapmaya zorlandıkları günahları bağışlamıştır.” (İbn-i Mâce, Talâk, 16)

Aynı şekilde aklı başına gelinceye kadar deliye ve uyanıncaya kadar uykudaki insana da yanlış davranışlarından dolayı günah yazılmaz. Zira kişi kendi hür iradesi ile isteyerek yaptığı işlerden sorumludur. Dileme ve tercih etme insana aittir. İşin varlık âlemine çıkması ise Allah’ın yaratması iledir. İnsan, o işin meydana gelmesine sebep olan “irade etme” ve bunun sonucu olarak o amele “meyletme”sinden sorumludur. Yani insanın hesaba çekilmesi, sadece meyletmesi, yönelmesi ve kesbi karşılığındadır. Yoksa vâsıtaları, sebepleri ve bizzat o fiili yarattığından dolayı değildir.[13]

Allah’ın Rahmeti

Günah, düşünceden fiiliyata geçmediği müddetçe ceza verilmez. Rasûlullah r şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ ümmetimin nefislerinde yapmayı tasarlayıp da fiiliyata geçirmedikleri ve kimseye söylemedikleri günahlarını affetti.” (Buhârî, Talâk, 11)

Mevzu ile alâkalı olan şu hadis-i kudsî de Allah’ın kullarına olan rahmet ve merhametini göstermektedir. Allah Rasûlü r şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdı, sonra da şu açıklamada bulundu:

Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu kendi katında o kulu için mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.

İyilik yapmayı ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o iyiliği katında on mislinden yedi yüz misline kadar, hatta kat kat fazlasıyla yazar. (Kişi, ihlâsına, samimiyetine ve Allah’ın rızâsına uygun hareket edebilme seviyesine göre sevap kazanır.)

Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu kendi katında o kulu için mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.

Kötülük yapmayı ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar.” (Buhârî, Rikâk, 31; Müslim, Îmân, 207, 259)

Tevbede Acele Etmek

Mü’min ne kadar günah işlerse işlesin korku ve ümid arasında olmalı, Rabbinden uzaklaşmamalıdır. Cenâb-ı Hak, günah işleyerek kendilerine zulmeden kullarına ümid vererek ve onları acele tevbeye dâvet ederek şöyle buyuruyor:

“De ki: Ey ne­fis­le­ri­ne zul­met­mek­te aşı­rı gi­den kul­la­rım! Al­lah’ın rah­me­tin­den ümî­di­ni­zi kes­me­yi­niz! Çün­kü Al­lah bü­tün gü­nah­la­rı af­fe­der. Mu­hak­kak ki O, Ga­fûr ve Ra­hîm’dir. Başınıza azap gelmeden evvel tevbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun ! Yoksa yardım göremezsiniz.” (Zü­mer, 53-54)

Günahkâr insanlar Allah’ın rahmet ve merhametine daha çok muhtaçtır. Bu sebeple büyük Allah dostlarından Yahyâ bin Muâz g şöyle dua etmiştir:

“Rabbim! Sen ancak itaatkâr kullarını affedeceksen, günahkârlar kime gidip sığınsınlar? Rabbim! Sen sadece takvâ sahibi kullarına rahmet ve merhamet edeceksen, mücrimler kimden yardım istesinler!” (Beyhakî, Şuab, II, 25-26)

Cenâb-ı Hak, ümidini kesmeyip tevbeye sığınan kullarını affedeceğini haber verirken, günahtan vazgeçmeyenleri de îkâz ederek şöyle buyurur:

(Rasûlüm!) Kullarıma benim çok bağışlayıcı ve pek merhametli olduğumu haber ver. Bununla birlikte azabımın da çok elem verici olduğunu bildir.” (Hicr, 49-50)

Cenâb-ı Hak isterse kullarının günahını, onlar tevbe ve istiğfar etmeden de affedebilir. Tevbesiz affedilmeyen yegâne günah “küfür” ve “şirk” olup cezası ebediyen cehennemde kal­maktır. Bunun dışındaki günah­lar, affedilmese bile ebedî azabı gerek­tirmez. Küfür ve şirkin tevbesi ise, İslâm’ın gösterdiği şekilde îmân etmektir.

Bir mü’min günah işler veya farzları yerine getirmede gevşeklik gösterir, fakat bu yaptığının yanlış olduğunu kabul ederse o kişi günahkâr mü’mindir. Ancak, günahı helâl kabul eder veya bir farzı inkâr ederse, o zaman kâfir olur.

İnsanın nefsinde, âilesinde, yaşadığı ortamda ve dünyanın genelinde bir bozukluk, huzursuzluk ve fesat varsa bunun sebebi insanların hata ve günahlarıdır. İnsanlar günahları terkederek Allah’a itaat ederlerse hem dünyada hem de âhirette mes’ûd olurlar. (Rûm, 41)

Unutulmamalıdır ki her nimet külfet karşılığıdır. Cennet ve Cemâlullah’ı isteyen kişiler, nefse tatlı gelen günahlara düşmemek için birtakım külfet ve zorluklara katlanmak ve Allah’a sığınmak zorundadırlar. Mü’minler, ihsân sırrı ile Allah’ın kendilerini dâimâ gördüğü şuuru içinde yaşarlar ve Rablerini dâimâ görüyormuş gibi kulluk ederler. Zira Cenâb-ı Hak, her şeyi görüp işitmekte ve bilmektedir. Bununla birlikte müslümanlar, sol omuzlarında günahlarını yazan bir meleğin olduğunu hiçbir zaman unutmazlar.[14] Rasûlullah r şöyle buyurmuştur:

“Ey Âişe! Küçümsenen amellerden (önemsenmeyen en küçük günahlardan dahî) sakın! Zira Allah katında onları gözetleyip kaydeden bir (melek) vardır.” (İbn-i Mâce, Zühd, 29; Dârimî, Rikâk, 17; Ahmed, VI, 70, 151)

Gün gelip bu kayıtlar açılacak ve insan ne yaptıysa hepsini önünde bulacaktır. Zerre kadar iyilik yapan onu görecek, zerre kadar kötülük yapan da onu görecektir.[15] Günahkârların o andaki şaşkınlığını Allah Teâlâ şöyle ifade buyurur:

“Kitap ortaya konulur, suçluların, onda yazılı olanlar sebebiyle dehşetli bir korkuya kapılmış olduklarını görürsün. «Vay hâlimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!» derler. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

Günahı Küçük Görmemeli

İnsan hiçbir günahı küçük görmemelidir. Zühdü ve verâsı ile meşhur olan Bilâl bin Sa‘d Hazretleri şöyle demiştir:

“Günahın küçüklüğüne değil, kime karşı isyân ettiğine bak!” (Ebû Nuaym, Hilye, V, 223; Ahmed, Zühd, s. 460)

Abdullah bin Mes’ûd t şöyle anlatır: “Rasûlullah r:

«Küçük görülen günahlardan sakının! Çünkü onlar bir kimsede birikir de neticede onu helâk ederler» buyurdu ve şu misâli verdi: Bir topluluk bir çölde konaklar. Yemek vakti geldiğinde biri gider küçük bir dal parçası, öbürü başka bir dal parçası getirir ve böylece büyük bir yığın oluştururlar. Sonra bunlarla ateş yakarak içine yiyeceklerini atıp pişirirler.” (Ahmed, I, 402-403; V, 331)

Yine Rasûlullah r, Vedâ Hutbesi’nde ümmetini şeytana karşı îkâz ettikten sonra şöyle buyurmuştur:

“Küçük deyip hakir gördüğünüz amellerden (günahlardan) kaçınmak sûretiyle dîniniz üzerine titreyiniz!” (Heysemî, III, 267)

Âlimlerimiz, “Küçük günahlar insanı büyük günahlara, büyük günahlar da küfre götürür” diye îkazda bulunurlar. (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, no: 2317)

Cenâb-ı Hak kullarını çok sevdiği için dâimâ onların hayrını ister ve her zaman onlara rahmetiyle muâmele eder. Dolayısıyla Allah, kullarının günah işleyerek imtihanı kaybetmelerini ve azaba mâruz kalmalarını, en mühimi de Yüce Zâtından uzaklaşmalarını asla istemez. Nebiyy-i Ekrem r şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ kıskanır. Allah’ın kıskanması, mü’min kulunun O’nun haram kıldığı şeyi işlemesi sebebiyledir.” (Buhârî, Nikâh, 107; Müslim, Tevbe, 36)

“(Kulunu) Allah’tan daha çok kıskanan bir varlık yoktur. Bu sebeple O, çirkinliklerin açığını da gizlisini de haram kılmıştır…” (Müslim, Tevbe, 33, 32-35)

Cenâb-ı Hak, rahmeti icabı, günahkârların gafletten uyanarak kendilerine gelmesi veya âhiretteki cezalarının hafiflemesi için dünyada muhtelif musîbetler de verebilir.[16] Bunlar herkes için aynı olmayıp, farklı farklı îkazlar hâlinde gelebilir. Mesela bunlardan biri rızkın azaltılmasıdır.[17] Takdir edilen rızık kişiye ulaşsa bile, günahı sebebiyle bir yolla elinden çıkar ve ondan istifade edemez. Nitekim Kalem Sûresi’nde anlatılan bahçe sahipleri, fakirlerin hakkını vermeden gizlice mahsulleri toplamak istediklerinde, bahçeleri büyük bir âfete mâruz kalmış ve simsiyah kesilivermiştir. (Kalem, 17-33)

“Sevab”a gelince, o da iyi amellere karşı Rabbimizin vereceği karşılıktır. Allah’ın emirlerine itaat eden mü’minlere, bunun “sevabı” hayâl edemeyecekleri kadar fazlasıyla verilecektir.

İnsanın âhiretteki durumu sevabının azlığı veya çokluğu ile belli olacaktır. Sevabı çok olanlar Cennete, günahı çok olanlar da Cehenneme gidecektir. (Kâria, 6-11)



[1] Şems, 7-8.

[2] Yûsuf, 53; Kâf, 16; Necm, 23.

[3] Bakara 2/95-96.

[4] Kıyâme, 2; Fecr, 27-28.

[5] Nisâ, 28; Bakara, 155; Âl-i İmrân, 14.

[6] Âl-i İmrân, 14, 185; Yûnus, 23; Ra‘d, 26.

[7] En‘âm, 116; Furkân, 27-29.

[8] A‘râf, 14-18; Hicr, 36-42.

[9] Hristiyanlara göre Cenâb-ı Hak, aslî günahla doğan insanları affetmek için Hz. İsa’yı çarmıha gerdirmiştir. Bunu duyan pek çok insanın aklına şu sorular takılıyor: 1. Niye her çocuk Hz. Âdem’in Cennet’te işlediği günahla dünyaya geliyor? 2. Mademki Yaratıcı insanları çok seviyorsa onların günahını bağışlamak için Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesini neden gerekli kılmış? 3. Hz. İsa’dan önce gelen insanların durumu ne olacak? 4. Çarmıha gerilip acı çeken ve Allah’a dua eden Hz. İsa nasıl ilâh olabilir? (Carol Anyway, Daughters of Another Path, Yawna Publication, 1995)

[10] Bazı rivayetlerde “Bu din üzere doğar” diye İslâm’a işaret edilmiştir. (Müslim, Kader, 23; Ahmed, II, 253) Buhârî, “Fıtrat”ı “İslâm” ile tefsir eder. (Buhârî, Tefsîr, 30) İbn-i Şihâb ez-Zührî de aynı şekilde “Fıtratü’l-İslâm” diye açıklar. (Buhârî, Cenâiz, 80)

[11] En‘âm, 164; İsrâ, 15; Fâtır, 18; Zümer, 7; Necm, 38.

[12] Nahl, 24-25; Sebe’, 31-33; Müslim, İlim, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6.

[13] Bûtî, Kübra’l-yakîniyyâti’l-kevniyye, s. 164.

[14] Kâf, 18.

[15] Zilzâl, 7-8.

[16] Bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 22; Hâkim, IV, 583/8623.

[17] Ahmed, V, 277, 280, 282; İbn-i Mâce, Mukaddime, 10; Fiten, 22; Hâkim, I, 670/1814.

%d bloggers like this: