3) İlmî Keşiflere Işık Tutması

Kur’ân-ı Kerîm’in esas gâyesi, tevhîdi kalplere yerleştirip insanlara hidâyet rehberi olmaktır. Nitekim ele aldığı bütün mevzûları bu asıl gâyeye mebnî olarak takdîm eder. Bununla birlikte, tabiî ilimlerin sahasına giren hususlarda insanlara bir ibret olarak verdiği bilgiler de tamâmıyla hakîkate mutâbıktır. Bunlar da Kur’ân’ın istikbâlden verdiği haberler cümlesindendir. Birkaç misal arzedelim:

İnsanın üremesi ve embriyonun teşekkülü husûsunda Kur’ân-ı Kerîm, modern ilmin daha yeni keşfedebildiği birtakım orijinal bilgiler vermektedir. Bunlar, bilhassa Hac Sûresi’nin 5. ve Mü’minûn Sûresi’nin 11-13. âyetlerinde tafsîlâtlı bir şekilde anlatılır. Prof. Dr. Keith L. Moore, embriyoloji sahasında yazdığı eserinde insanın rahimdeki safhalarını îzâh ettikten sonra bu bilgileri âyet-i kerîmelerle karşılaştırıp, ilmin Kur’ân-ı Kerîm’le mütâbakat hâlinde olduğunu, hatta Kur’ân’ın, verdiği misâl ve târiflerle tıbbın önünde gittiğini itirâf etmiştir. Araştırmaları neticesinde Keith, Kur’ân ve Hz. Peygamber r hakkında büyük bir hayranlık duymuş ve 1400 sene evvel nâzil olan bu mûcizeyi büyük bir gönül huzûruyla tasdîk etmiştir. Kur’ân’dan öğrendiği bilgileri, Before We Are Born (Biz Doğmadan Önce) isimli kitabının ikinci baskısına ilâve etmiştir. Kendisine:

“–Bu bilgilerin Kur’ân’da bulunmasını nasıl îzah edersin?” diye sorulunca:

“–O Kur’ân, Allah tarafından indirilen vahiyden başka bir şey değildir”cevabını vermiştir. (Gary Miller, The Amazing Qur’an, s. 34-39)

Son yıllarda kâinatın genişlediği, galaksilerin birbirinden muazzam bir hızla uzaklaştığı keşfedildi. Baştan sona kâinatın Sonsuz Bir Güç’ün tasarrufunda olduğunu gösteren bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir. Bu duruma Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle işaret edilir:

“Semâyı kendi ellerimizle (kuvvetle ve çok sağlam bir şekilde) biz binâ ettik ve biz (onu) elbette genişletmekteyiz.” (Zâriyât, 47)

Yüce Rabbimiz dünyayı, gökyüzünde ömrünü tüketip patlayan yıldızların parçaları olan göktaşlarından muhafaza etmektedir. Jüpiter ve devâsâ çekimi ile Satürn, dünya için tehlike oluşturabilecek pek çok cisme geçit vermeyen birer bekçi mevkiindedir. Zaman zaman bu iki gezegeni aşıp dünyamıza yaklaşan göktaşları olabilir. Bu defa onların karşısına Ay çıkar. Atmosferi olmadığı için Ay’a düşen her göktaşı yüzeye çarpar. Bu çarpmaların Ay’da meydana getirdiği kraterleri küçük bir dürbünle bile görebiliriz. Ay engelini de aşan göktaşları, eğer çok büyük değillerse atmosfere girerken yanmaya başlarlar. “Yıldız kayması” da dediğimiz bu hâdise neticesinde göktaşları, yüzeye ulaşamadan Mezosfer tabakası içinde un ufak toz zerreleri hâlinde dağılırlar. Sonra bu toz zerreciklerinin her biri bir yağmur taneciğine çekirdek olur. Atmosfer, dünyayı, uzaydan gelen zararlı ışınlardan da korur. Kur’ân’da bu hakîkatlere şöyle işaret edilir:

“Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, oradaki (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çeviriyorlar.” (Enbiyâ, 32)

Görüldüğü gibi Kur’ân-ı Kerîm, bir taraftan insanların fiil ve davranışlarını tanzim ederken, bir taraftan da kâinattaki sırlara dikkat çekerek onun bir kitap gibi okunmasını ve taşıdığı sırların araştırılarak ortaya çıkarılmasını istemektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, on dört asır evvel şöyle buyrulmuştur:

“Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık…” (Hicr, 22)

Bu âyetin inişinden asırlar sonra, rüzgârların bitkileri ve bulutları aşıladığı keşfedilmiştir.

Rahmân Sûresi’nin 19 ve 20. âyetlerinde:

“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. (Fakat) aralarında bir engel vardır; birbirine geçip karışmazlar! (Kendi yapılarını muhafaza ederler)buyrulmuştur. Furkân Sûresi’nin 53. ve Neml Sûresi’nin 61. âyet-i kerîmelerinde de benzer ifadeler yer alır.

Bu âyetlerde bildirilen hakîkat, asrımızda anlaşılan bir Kur’ân mucizesidir. Son keşiflerde Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği Cebel-i Târık Boğazı’nda, sanki suların birbirine karışmasına mânî olan meçhûl bir set, görünmeyen bir perde olduğu tespit edilmiştir. Böylece iki denizin suyu birbirine karışmamakta, her iki taraf da aslî karakterini muhafaza etmektedir. Kaptan Cousteau, daha sonra, farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı su perdesinin bulunduğunu tespit etmiştir.

Mr. A. Brawn, denizlerle ilgili bu ve benzeri âyetlerle karşılaşmıştı. Hem tuzlu hem tatlı sudan taze et, inci ve mercan çıkarıldığını, gemilerin rüzgârla yürüdüğünü… ifade eden âyetleri tefekkür eden bu İngiliz, Hint kıyı şehirlerinden birine varınca oradaki bir müslümana:

“–Sizin peygamberiniz Muhammed, denizlerde seyahat etti mi?” diye sordu. O da:

“–Hayır, bildiğimize göre o denizlerde seyahat etmemiştir” dedi.

Bu cevap üzerine İngiliz gemici, Kur’ân’ın vahiyden başka bir yolla Peygamber Efendimiz’e gelemeyeceğine kanaat getirdi. Kur’ân’ın tevhîd ve hukûka dâir âyetlerini tefekkür edip bunları Tevrat ve İncil’deki sözlerden daha doğru ve anlamlı bularak müslüman oldu. Daha sonra Mısır’a gidip âlimlerle görüştü.[1]

Matematik profesörü Gary Miller şöyle der:

“Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce atom hakkında bilinen bir teori vardı. Bu teoriyi de yunan filozof Demokritos ortaya atmıştı. Bu filozofun ardından gelenler de, maddenin gözle görülemeyen, bölünemeyen ve atom (zerre) ismi verilen parçacıklardan meydana geldiğini ortaya attılar. Şimdi ise, maddenin en küçük parçası olan zerrenin, tâbi olduğu maddenin aynı husûsiyetlerini taşıdığı ve aynı şekilde ayrışıp bölünebileceği keşfedildi. Bu bilgi, geçtiğimiz asırdaki gelişmelerin neticesinde elde edilen yeni bir hakikat sayılır. Hâlbuki ne kadar câlib-i dikkattir ki bu bilgiler, Kur’ân-ı Kerîm’de 14 asır evvel bize şöyle takdim edilmişti:

“…Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın!” (Yûnus, 61)

Âyet-i kerime atomdan daha küçük varlıklardan bahsetmektedir. En ufak bir şüphe yok ki; böyle bir şey o dönemde hiçbir yazar ve hiçbir Arap tarafından yazılamaz. Çünkü o dönemde en küçük olarak bilinen şey “zerre” yani atom idi. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in gerçekten de zamanla aşınmadığına delil teşkil etmektedir.”[2] (Defne Bayrak, Neden Müslüman Oldular?, s. 144-145)



[1] Reşit Rızâ, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Hakîm, XI, 341-342.

[2] Kur’ân ve ilim mevzuunda tafsilât için bkz. Dr. Maurice Bucaille, La Bible le Coran et la science: les ecritures saintes examinees a la lumiere des connaissances modernes, Paris: Seghers, 1980 (The Bible, the Qur’an and science, trc. Alastair D. Pannell, Karaçi, t.y.); Afzalurrahman, Quranic Sciences, London 1981; Prof. Dr. Ömer Çelik, Tek Kaynak İki Irmak: Kur’ân’dan Teknolojik Yansımalar, İstanbul 2009; Osman Nûri Topbaş, Rahmet Esintileri (Genişletilmiş yeni baskı), İstanbul 2010, s. 293-372 (http://rahmetesintileri.darulerkam.altinoluk.com/); İmaduddin Halil, “The Qur’an and Modern Science: Observations on Methodology”, The American Journal of Islamic Social Sciences, 1991, Vol. 8, No. 1, s. 1-13; Prof. Dr. Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, İstanbul 1996.

%d bloggers like this: