13. İslâm İnsanın İhyâsıdır

İslâm, insana mahlûkât içerisinde müstesnâ bir mevkî ve şeref bahşeder. Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.” (Tin, 4)

“Gerçekten biz insanoğlunu mükerrem/şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vâsıtalar nasip ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların pek çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 70)

İnsana, hayattayken de vefât ettikten sonra da hürmet edilir. Bu sebeple İslâm’da, ölen kişilerin cesetleri, temiz ve münâsip bir yere hürmetle defnedilerek insan şeref ve haysiyetine uymayan durumlara düşmekten korunur. Yâlâ bin Mürre t anlatıyor:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in yanında pek çok defa seferlere katıldım. Allah Rasûlü r, (harp meydanlarında) herhangi bir insan ölüsüne rastladığında, derhâl defnedilmesini emreder, onun müslüman mı kâfir mi olduğunu sormazdı.” (Hâkim, I, 526/1374; Dârekutnî, IV, 116; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, III, 386)

Yine Peygamber Efendimiz:

“Ölünün kemiğini kırmak, aynen canlı bir insanın kemiğini kırmak gibi günahtır” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 63)

Cenâzesine bile bu kadar ihtiram edilen insanın acaba canı ve rûhu ne kadar kıymetlidir?! Ruh, insana Allah tarafından üflenir.[1] Bu sebeple İslâm nazarında bir can, bütün insanlığa denk bir kıymet ifade eder. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“…Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir kişiyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canın hayatta kalmasına vesîle olursa bütün insanlara hayat bahşetmiş gibi olur…” (Mâide, 32)

Bu sebeple İslâm, haksız yere cana kıymayı büyük günahlardan saymış ve insanları bu günahtan uzaklaştırmak için caydırıcı bir ceza koymuştur. Buna göre haksız yere adam öldüren kimse kısâsen öldürülür. Bir kişinin öldürülmesine çok sayıda insan iştirak etmiş olsa, hepsine de aynı ceza verilir.[2] Başkasının canına kıymak bir tarafa, kişinin kendi canına kastetmesi bile şiddetle yasaklanmış ve intihar etmek büyük günahlardan sayılmıştır. Buna verilecek ceza da çok ağır ifadelerle ortaya konulmuştur. (Buhârî, Tıbb, 56; Müslim, Îmân, 175)

İslâm’ın bu anlayışı sebebiyle Rasûlullah r, düşmanlarıyla bile savaşmamak için elinden gelen bütün gayreti sarfeder, onlarla anlaşabilmek için her türlü kolaylığı gösterir, savaşa ilk başlayan olmaz, düşman başlarsa o zaman hücûm ederdi. Savaşmak zorunda kalınca da az sayıda insanın ölmesi için akıllıca taktikler uygulardı. Mekke fethinde olduğu gibi çoğu zaman düşmanlarını kanları dökülmeden teslim olmaya mecbur bırakır, sonra da onları affederdi.

Kısaca söylemek gerekirse İslâm, insanı öldürmekten ziyade ihyâ edip ebedî saâdete erdirmeyi hedefler.

Mânevî Diriliş

Allah Teâlâ, değer verdiği insanoğlunun dünya ve âhirette huzûra kavuşabilmesi için peygamberler göndermiş ve onlar vâsıtasıyla nasıl bir hayat yaşamaları gerektiğini öğretmiştir. Yani Yüce Yaratıcı’mız, din olarak ortaya koyduğu kâidelere tâbî olarak dünya ve âhirette rahat etmemizi istemektedir. Bu sebeple, günah ve kötülük işleyen kimselere merhametle hitâb ederek “Ey kendilerine zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümîd kesmeyin, gelin vakit geçmeden tevbe ederek doğru yola sarılın!” buyurur. (Bkz. Zümer, 53-54; Nisâ, 97; Nahl, 28)

Rasûlullah r insanların şirk ve bâtıl inançlardan kurtularak ebedî selâmete ermeleri için öyle bir gayret içindeydi ki, bâzen kendisini bu denli harâb etmemesi yönünde ilâhî îkâz sâdır oluyordu.[3] Şu hadîs-i şerif, Peygamber Efendimiz’in azim ve gayretini göstermesi bakımından hayli ibretlidir:

“Benimle sizin durumunuz şuna benzer: Bir adam ateş yakar. Ateş etrafı aydınlatınca pervâneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlar. Adamcağız onlara mânî olmaya çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak pek çoğu ateşe düşer. Ben, ateşe düşmemeniz için sizi belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe atılmak için koşuyorsunuz!” (Buhârî, Rikâk, 26)

Allah’a iman eden insan hakîkî dirilişe mazhar olduğundan, Allah Rasûlü r herkesin iman etmesi için âzâmî gayret sarfediyordu. En azılı düşmanlarını dahî kelime-i şehâdet getirip müslüman olduklarında hemen affediyor ve ashâbına da onların geçmişteki zâlimâne hâllerini hatırlatacak söz ve davranışlardan uzak durmalarını tembihliyordu. (Vâkıdî, II, 857-858)

Rasûlullah r kendisine işkence eden insanlara bile beddua etmiyor, zamanla düşünceleri değişir veya nesillerinden sâlih insanlar gelir diye onlara hayır dualar ediyordu. Nitekim melekler, kendisine çok ağır işkence ve hakaretler eden Tâif halkını iki büyük dağ arasında ezmek istedilerinde Allah Rasûlü r buna râzı olmamış, onların neslinden tevhîd ehli insanların gelmesi için niyazda bulunmuştur.[4] Gerçekten de Tâif halkı, hicrî 9. senede müslüman olmuştur. (İbn-i Hi­şâm, IV, 134)

Rasûlullah r Efendimiz’in Uhud’da mübarek dişi kırılmış, alnı yaralanmış, yüzüne doğru kan akıyordu. Bazıları:

“‒Yâ Rasûlallah! O kâfirler için beddua etseniz!” dediler.

Rasûlullah r şöyle buyurdular:

“‒Allah Teâlâ beni insanları çokça ayıplayan ve onlara lânet eden biri olarak göndermedi! Cenâb-ı Hak beni herkes için çok çok dua etmek ve insanlara rahmet olmak için gönderdi. Allah’ım! Kavmimi mağfiret eyle, zira onlar bilmiyorlar!” (Beyhakî, Şuab, II, 164/1447. Krş. Müslim, Birr, 87; Tirmizî, Deavât, 118)

Allah Rasûlü r Efendimiz bütün gazvelerinde düşmanın hezimete uğraması için dua etmiş, ancak helâk olmaları için dua etmemiştir. Hendek Harbi’nde melekler Efendimiz r’in kalbini kuvvetlendirmek için inmişler ancak savaşmamışlardır. Savaşmış olsalardı düşman askerlerinden pekçok kişi ölürdü. Yine Cenâb-ı Hak, Allah Rasûlü r Efendimiz’e Sabâ rüzgârıyla yardım etmiştir. Sabâ, helâk edici bir rüzgâr değildir. Soğuk olmasına rağmen yumuşaktır. Ancak düşmanı sarsar, çadırlarını söker, tencerelerini devirir, kalplerine korku verir. Bütün bunlar, Allah ve Rasûlü’nün merhametleri sebebiyledir. İnsanın helâki değil, gafletten uyanarak ıslâh olması istenmektedir. Nitekim Hendek Harbi’ne katılan ve hezîmete uğrayıp dönen müşriklerin hemen hepsi daha sonra müslüman olmuşlardır. Hendek’te öldürülmüş olsalardı, ebedî bir hüsrâna dûçâr olacaklardı.[5]

Evet, demek ki Cenâb-ı Hak kullarını, Peygamber Efendimiz de ümmetini kolay kolay gözden çıkarmıyordu. Zira insanın Allah katındaki kıymeti, başka bir şeyle kıyas edilemeyecek kadar büyüktür. (İbn-i Mâce, Fiten, 2)

Hz. Mevlânâ’ya göre insan hayâle, düşünceye sığmayacak kadar yüce ve büyüktür. O der ki:

“İnsanın gerçek değerini söylesem, ben de yanarım dünya da! Fakat ne yazık ki insan değerini bilemedi, kendini ucuza sattı. İnsan aslında çok değerli bir atlas kumaş iken kendini hırkaya yama yaptı.” (Mesnevî, c. 3, beyt: 1000-1001)

Şeyh Gâ­lib de İslâm’ın insana verdiği kıymeti öz olarak şöyle ifade eder:

Hoş­ça bak zâ­tı­na kim züb­de-i âlem­sin sen

Mer­düm-i dî­de-i ek­vân olan âdem­sin sen

“Ey in­san, ken­di var­lı­ğı­na hoş­ça bak ki, sen, kâ­ina­tın özü­sün; var­lık­la­rın göz­be­be­ği olan âdem­sin…”

İslâm, büyük bir kıymet verdiği insana, kendi şeref ve haysiyetine münâsip haklar lütfetmiştir. İslâm devletinde yaşayan insanların (azınlıklar dâhil) sahip oldukları temel haklardan bir kısmı şunlardır:

1) Bütün insanların canı, malı ve ırzı emniyet altındadır. Bunları tecâvüzden korumak, siyasî iktidarı elinde bulunduranların temel vazifesidir.

2) Hiç kimsenin anadilini kullanmasına engel olunamaz.

3) Herkes kanun karşısında eşit olduğu gibi dilediği inancı yaşamakta serbesttir. Bu hususta bir baskı tatbik olunamaz. İnsanlar, inanıp kabul ettikleri kanunlara göre muhâkeme olma hakkına sahiptirler.

4) Amme nizâmını sağlamak için yapılan bazı düzenlemeler hâricinde kimsenin kıyafetine karışılamaz.

5) Eğitim ve öğretim serbest olup hiç kimse bundan mahrum edilemez.

6) Herkes ifade hürriyetine sahiptir.

7) Nesli korumak esastır.

8) Müslim-gayr-i müslim herkes ülke dâhilinde dilediği yerde oturabilir. Buna karşı da ancak emniyet ve âmme nizamının korunması maksadıyla bazı sınırlandırmalar getirilebilir.

9) Herkes seyahat ve ticaret hakkına sahiptir. Bunlara da âmme menfaati dışında hiçbir sûrette engel konulamaz…

İslâm’ın insana verdiği temel hakları gayr-i müslim devletler ancak asırlar sonra düşünmeye başlamışlardır.[6]

İslâm’a göre insanın varlığı, onun temel insan haklarına sahip olması için yeterli bir sebeptir. Bu fikir Fıkıh’taki “İsmet âdemiyetledir: Dokunulmazlık ve temel haklar, insan olmak hasebiyledir” esasına dayanmaktadır. İslâm hukukçuları bu hükümleriyle, âlemşümûl bir yaklaşım benimsemiş, hiçbir zaman insanlar arasında din, ırk, cinsiyet, sınıf ve vatandaşlık ayrımı yapmamışlardır.[7]



[1] Hicr, 29; Secde, 9; Sâd, 72.

[2] Buhârî, Diyât, 21.

[3] Kehf, 6; Şuarâ, 3.

[4] Buhârî, Bed’ü’l-halk, 7; Müslim, Cihâd, 111. İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35.

[5] Halil bin İbrahim Mollâhâtır, Delâilü’n-Nübüvve fî Ğazveti’l-Handek, Cidde 1431, s. 55-59.

[6] Bkz. Kadir Mısıroğlu, İslâm Dünya Görüşü, s. 200-201.

[7] Prof. Dr. Recep Şentürk, İnsan Hakları ve İslâm, s. 13, 21.

%d bloggers like this: