6. Hak ve Adâlet Dinidir

Cenâb-ı Hak mutlak adâlet sahibidir. Zulüm asla O’na izafe edilemez. O’nun güzel isimlerinden (esmâ-yı hüsnâsından) biri, adâlet sahibi ve adâletin tâ kendisi mânâlarına gelen el-Adl ism-i şerîfidir.[1] Bu sebeple kullarından da tam bir adâlet ve hakkâniyet istemektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Allah size, mutlaka emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder…” (Nisâ, 58)

İslâm, insanın kendi ve akrabaları aleyhine bile olsa adâletle hükmetmesini emreder. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Ey îman edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, anne babanız ve akrabanızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik eden kişiler olun! (Haklarında şahitlik yaptığınız kişilerin) zengin veya fakir olmasına bakmayın, zira Allah onlara (sizden) daha yakındır. Nefsin arzularına tâbî olmayın ki haktan dönmeyesiniz ve adâlet üzere hareket edebilesiniz! (Şahitliği) eğip büker yahut ondan tamamen yüz çevirirseniz, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdârdır.” (Nisâ, 135)

Buradan anlaşıldığına göre, insana düşen “Adam kayırmak” değil, kendisine emredildiği şekilde adâlete riayet etmektir. Zira Cenâb-ı Hak, kulları için neyin faydalı neyin zararlı olduğunu daha iyi bilmekte ve onlara herkesten daha çok merhamet etmektedir.

İslâm’ın getirdiği bu adâlet anlayışı ile suçun şahsîliği kanunu topluma yerleştirilmiş, böylece suçluyu sırf kabile asabiyeti ile savunma, bir kişinin hatası yüzünden iki kabilenin birbirine girmesi ve uzun yıllar devam eden kan davaları sona erdirilmiştir. Ayrıca İslâm, suçluyu takip vazifesini tek bir fertten alıp devlete vermiştir.[2] Bu hüküm o günün şartlarında adâletin işleyişi açısından başlıbaşına bir inkılâp niteliğindedir.

Rasûlullah r birgün:

“–Kıyâmet günü gölgeye koşan sâbikûn kimdir biliyor musunuz?” buyurdu. Ashâb-ı kirâm:

“–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Efendimiz r:

“–Onlar, kendilerine hak verildiğinde onu kabul edenler, kendilerinden hak istendiğinde bunu cömertçe veren­ler ve insanlar hakkında hükmederken kendilerine hükmediyormuş gibi davranan kişilerdir” buyurdu. (Ahmed, VI, 67, 69)

İslâm’a göre temel diyalektik veya çatışma, zâlimler ve zulmü savunanlar ile âdiller ve adâleti savunanlar arasındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur” buyrulur.[3] İnsan haklarına saygılı olan insan ister müslüman olsun ister olmasın onunla müslümanların bir toplumda yaşaması mümkündür. Ancak, bir müslüman zulüm yapıyor ve insan haklarına saygı göstermiyorsa, ona karşı çıkmak da bir vazifedir. Dolayısıyla sosyal seviyede biz ve öteki arasındaki ayrımın mihengi zulüm ve adâlettir.[4]

Peygamber Efendimiz zamanında, görünüşte müslüman olan Tu‘me bin Übeyrik hırsızlık yapmış ve çaldığı zırhı bir yahûdinin evine götürüp saklamıştı. Zırh yahûdinin evinde bulununca, onu Tu‘me’nin getirdiğini söylemiş ancak suç üzerine kalmıştı. Allah Rasûlü r, Tu‘me’nin yeminine ve kabilesinin şahitliğine bakarak yahûdinin haksız olduğunu düşünmeye başlayınca Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimelerle Rasûlü’nü îkâz etti:[5]

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma! Ve Allah’tan mağfiret iste, çünkü Allah, çok mağfiret edici, ziyadesiyle merhametlidir. Kendilerine hıyânet edenleri savunma; çünkü Allah hâinliği meslek edinmiş günahkârları sevmez. İnsanlardan gizlerler de Allah’tan gizlemezler. Hâlbuki geceleyin Allah’ın râzı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah yaptıkları her şeyi kuşatır (O’nun ilminden hiçbir şeyi gizleyemezler). Haydi, siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?” (Nisâ, 105-109)

İçlerinde sahabeden Mikdâd bin Esved’in de bulunduğu bir askerî birlik düşman tarafından kuşatılmıştı. Birliğin başındaki kumandan hiç kimsenin bineğini otlatmaya çıkarmamasını emretti. Ancak bu emri duymayan bir asker bineğini otlatmaya çıkardı; kumandan bunu haber aldığında o askeri dövdü. Zavallı asker:

“Hayatımda hiç bu kadar dayak yememiştim” diye söylenerek yerine dönüyordu. Yolda Mikdâd bin Esved t ile karşılaştı. Onun perişan hâlini gören mübârek sahâbî ne olduğunu sordu. O da başına gelenleri anlattı. Bunun üzerine Mikdâd t kılıcını kuşanıp askeri de yanına alarak kumandanın yanına gitti ve:

“–Bu askeri dövmeye hakkın yoktu, kısas yapılması gerekiyor” dedi. Kumandan da bunu kabul ederek askere kendisini dövebileceğini söyledi. Ancak asker onu affetti. Kumandanın bu şekilde hakka boyun eğmesi üzerine Mikdâd t:

“–Yemin ederim ki artık İslâm’ın hâkim olduğunu görebileceğim” diyerek onun yanından ayrıldı. (Ebû Nuaym, Hilye, I, 176)

Düşmana Bile Adâlet

İnsanın adâletli davranmakta zorlandığı hususlardan biri de düşmanları hakkında verdiği hükümleridir. İslâm, müslümanlara, düşmanları hakkında düşünürken veya karar verirken bile adâletle hareket etmelerini emretmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Ey îman edenler, Allah için adâletle şahitlik eden kimseler olunuz! Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin sizi adâletten saptırmasın! Âdil davranın, zira takvâya en yakışan budur…” (Mâide, 8)

İşte bu, adâletin zirve noktasıdır. Bir müslüman, kin ve öfke duygularıyla içinde fırtınalar eserken eline fırsat geçip düşmanlarına zarar verebilecek duruma gelse bile, adâletten ayrılıp da onlara haksızlık yapamaz. Zira mukaddes dini ona, öfkeliyken de sâkinken de adâletten ayrılmamayı emretmiş ve böyle davranabilenlere çok büyük mükâfatlar vaad etmiştir. (Bkz. Heysemî, I, 90; Ebû Nuaym, Hilye, II, 343; VI, 268-9)

Bu hususta târihimizde yaşanan pek çok misalden birkaçı şöyledir:

Süheyl bin Amr, Kureyşlilerin hatîbi idi. Sözün haddinden fazla tesirli olduğu bir devirde, devamlı İslâm aleyhine konuşur, insanları kışkırtırdı. Bu zât Bedir Gazvesi’nde esir düştü. Hz. Ömer:

“–Yâ Rasûlallah! Müsâade buyur, Süheyl’in ön dişlerini sökeyim de dili dışarı sarksın! Bundan sonra hiçbir zaman ve hiçbir yerde senin ve İslâm’ın aleyhinde konuşamasın?!” dedi. Allah Rasûlü r:

“–Bırak onu ey Ömer! Ben, onun uzuvlarına böyle bir zarar veremem. Şayet bunu yapacak olursam, peygamber olmama rağmen, Allah da aynısını bana yapar. Acele etme, gün gelir o, senin medhedip hoşlanacağın bir makamda konuşma yapar ve seni sevindirir” buyurdu. (İbn-i Hişâm, II, 293)[6]

Müslümanlar, düşmanlarıyla savaşırken bile adâlet üzere olmakla emredilmişlerdir. Ya saldıranın verdiği zarar kadar mukâbelede bulunmalıdırlar veya daha faziletli davranarak affetmelidirler:

“Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle ceza verin! Ancak sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 126. Krş. Bakara, 194)

Düşmana karşı gösterilen adâlete güzel bir misal de şu hâdisedir:

Mekke, büyük bir askerî dehânın eseri olarak sulh yoluyla fethedildiğinde, o zamana kadar düşmanlık eden insanlar hakkında umûmî bir af îlân edilmiş ve Mekke’den ganîmet olarak hiçbir şey alınmamıştı.[7] Rasûlullah r, günlerdir yolda olan on bin kişilik İslâm ordusunun bir hayli yekûn tutan zaruri ihtiyaçlarını karşılamak üzere henüz müslüman olmayan Mekke zenginlerinden ödünç para ve zırh aldı. Daha sonra bunu, Hevâzin ganîmetlerinden tamâmıyla ödedi ve:

“–Ödüncün karşılığı, teşekkür etmek ve onu ödemektir!” buyurdu. (Vâkıdî, II, 863; Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3562; Muvatta, Nikâh, 44)

Peygamber Efendimiz’in yerinde hangi kumandan olsa, yaptıkları kötülüğün haddi hesabı olmayan o insanları şiddetle cezalandırır ve mallarına ganimet olarak el koyardı. Buna hakkı da vardı. Ancak Efendimiz r, kalabalık ordusuyla büyük bir maddî sıkıntı içinde olduğu hâlde bunu yapmadı ve borç aldı. Peki, bunun neticesi ne oldu? Onu da şu hâdisede görelim:

Safvân bin Ümeyye de Mekke’nin zenginlerinden idi. İslâm hakkında düşünüp karar vermek için iki ay müddet istemişti. Rasûlullah Efendimiz ona dört ay zaman tanıdı.[8] Bir defasında kendisine:

“–Safvân! Sende silah var mı?” dedi. Safvân:

“–Ödünç olarak mı, yoksa gasp mı?” dedi. Allah Rasûlü r:

“–Hayır, gasp değil, ödünç istiyorum” buyurdu. Bunun üzeri­ne Safvân, otuz kırk kadar zırhı ödünç olarak verdi. Rasûlullah r Huneyn Gazâsı’na çıktı. Müşrikler hezimete uğrayınca, Safvân’ın zırh­ları toplandı, ama onlardan bazıları kaybolmuştu. Rasûlullah r, Safvân’a:

“–Zırhların bir kısmını kaybettik. Onların bedelini öde­sek olur mu?” diye sordu. Safvân t:

“–Hayır ya Rasûlallah, bugün kalbim, o gün hissetmediğim bir takım ulvî hissiyâtla dolu!” dedi ve müslüman oldu. (Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3563)

Çocuklar Arasında Adâleti Gözetmek

İslâm, babanın çocukları arasında adâlet gözetmesine de son derece ehemmiyet verir. Nitekim evlatlarından birine bağışta bulunduğunu söyleyerek kendisini şahit tutmak isteyen sahâbîye Allah Rasûlü r:

“–Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sordu. “Hayır” cevabını alınca:

“–Allah’tan korkunuz; çocuklarınız arasında adâletli davranınız!” buyurdu. Sonra da yapılan yanlışın vahâmetini gösteren şu ifadeyi kullandı:

“–Beni bu hâdiseye şahit tutma; çünkü ben bir zulme şahit olamam!” (Bkz. Buhârî, Hibe 12, Şehâdât 9; Müslim, Hibât 9-18)

Rasûlullah r, cinsiyetler arasındaki adâlete de çok dikkat etmiştir. Bir sahâbî Peygamber Efendimiz’in meclisinde otururken, yanına küçük oğlu geldi. O da çocuğu kucaklayıp öptü ve dizine oturttu. Az sonra küçük kızı geldi. Adam onu dizine değil, yanına oturttu. Bunu gören Peygamber Efendimiz:

“–Çocuklar arasında adâleti gözetmeli değil miydin?” buyurdu. (Tahâvî, Şerhu me’âni’l-âsâr, IV, 89; Beyhakî, Şuab, VII, 468; Heysemî, VIII, 156)

Müslüman milletlerin dinlerinden alarak insanlara tevzî ettiği adâlet, hangi dinden olursa olsun bütün insanlara can suyu olmuştur. Öyle ki târihte müslümanlara müracaat ederek; “Gelin bizi yönetin!” diyen milletler bile çıkmıştır. Bir misal vermek gerekirse:

Müslümanlar Humus’u idareleri altına almışlardı. Onları muhafaza ettikleri için de mâkul bir miktar vergi alıyorlardı. Bu esnâda Bizans Kralı Herakliyus büyük bir orduyla müslümanların üzerine yürüdü. Müslümanlar karşılarındaki gücün çok büyük olduğunu öğrenince endişelendiler. Humus ahâlîsinin ödediği vergileri kendilerine iâde ettiler ve:

“–Biz şu anda bir saldırıya mâruz kaldığımız için sizi muhafaza ve müdâfaa etme imkânından mahrumuz. (Bu vergileri ise sizi muhafaza karşılığında almıştık). Siz artık kararınızda serbestsiniz, dilediğiniz gibi hareket edebilirsiniz” dediler. Humus ahâlîsi:

“–Vallahi sizin idâreniz ve adâletiniz, bizim için daha önce içinde bulunduğumuz zulüm ve zorbalıktan daha sevimlidir. Sizin vâlinizle birlikte şehri Herakliyus’a karşı müdâfaa edeceğiz” karşılığını verdiler. Yahûdiler de kalkıp:

“–Tevrât’a yemin olsun ki biz mağlûb olup perişan olmadıkça Herakliyus’un vâlisi, Humus şehrine giremez!” dediler. Şehrin kapılarını kilitleyip düşmana karşı muhafaza ettiler. Kendileriyle sulh yapılmış olan diğer şehirlerin hristiyan ve yahûdi ahâlisi de aynı şekilde hareket etti ve:

“–Şayet Rumlar ve onlara tâbî olanlar müslümanlara gâlib gelirse, biz yine eski zulüm ve zorbalık devrine döner, büyük sıkıntılar çekeriz. Müslümanlar gâlib gelse de önceki anlaşmamız üzere yine onlarla birlikte olsak!” dediler.

Allah Teâlâ, Rumları hezîmete uğratıp müslümanlara zafer bahşedince, hristiyanlar şehirlerini müslümanlara açtılar, oyuncularını çıkarıp sevinç gösterilerinde bulundular ve vergilerini ödediler. (Belâzurî, Fütûhu’l-büldan, s. 187)

İslâm ordusu bu uygulamayı yalnız Humus’ta değil, önce fethedip sonra çekilmek zorunda kaldığı bütün beldelerde tatbik etmiştir. Meselâ, Plevne düştüğü zaman Gâzi Osman Paşa, hristiyan halktan, onları muhafaza mukâbilinde aldığı cizyeleri iâde etmiştir.



[1] Tirmizî, Deavât, 82/3507.

[2] Bkz. Medîne Vesîkası, 25/b, 31, 36/b, 40. maddeler; Prof. Dr. M. Hamidullah, Vesâik, 1-7.

[3] Bakara, 192.

[4] Prof. Dr. Recep Şentürk, İnsan Hakları ve İslâm, s. 22.

[5] Vâhidî, s. 183. Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 4/3036; Hâkim, IV, 426.

[6] Süheyl t, Allah Rasûlü’nün haber verdiği o medhe şâyân konuşmasını zamanı gelince yaptı. Peygamber Efendimiz’in vefâtı üzerine Mekke’deki münâfıkların karışıklıklar çıkardığı bir hengâmede, Hz. Süheyl, Kâbe’nin yanında kalkıp bir hutbe îrâd ederek insanları yatıştırdı. Ömer t, Hz. Süheyl’in bu konuşmasını işittiğinde, Peygamber Efendimiz’in sözünü hatırladı ve:

“–Yâ Rasûlallah, senin Allah’ın Rasûlü olduğuna bir kez daha şehâdet ederim!” diyerek gözleri doldu. (İbn-i Hişâm, IV, 346; Vâkıdî, I, 107; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 303-304; İbn-i Abdi’l-Berr, İstîâb, II, 669-671; Hâkim, III, 318/5228)

[7] Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3023.

[8] Muvatta’, Nikâh, 44-45.

%d bloggers like this: