5. Dünya-Âhiret, Madde-Mânâ Dengesini Sağlar

İslâm, îtidâl ve dengeye çok ehemmiyet verir. Bir tarafa ağırlık verirken diğer tarafı ihmâl etmez.

Dünya, âhireti kazanmak için bir sermayedir. Bu yönüyle çok kıymetli bir nimettir. Onu Allah’ın rızâsı istikametinde kullanmalıdır. Âhiret ise esas hedeftir, onu da hiç unutmamak îcâb eder. Sadece dünyaya yönelen seküler bakış açısı gibi sadece âhirete yönelen ruhbanlık görüşü de insanı tatmin etmeye yetmez. İkisi de birbirine feda edilmemeli, hassas bir denge ve bütünlük içinde düzenlenmelidir. Burada dikkat edilmesi gereken ince nokta, dünya zevklerinin insana Allah’ı ve âhireti unutturmamasıdır. Allah’ı ve âhireti unutturan dünya malı ve meşgalesi, tabiî ki yerilmiş ve terk edilmesi istenmiştir.

Rasûlullah r, Medîne’ye geldiği ilk günlerde, müslümanlar arasında “kardeşlik” îlân etmiş, Mekke’den hicret eden her bir Muhâciri Medîne’li bir Ensâr ile kardeş yapmıştı. Bu kardeşlik müessesesi, pek çok faydaları yanında müslümanlara hem dünyayı hem de âhireti birlikte kazanma imkânı sağlamıştır. Kardeşler sabah kalktıklarında birisi Peygamber Efendimiz’in yanına, diğeri de işine giderdi. Günü Efendimiz’in yanında geçiren sahabî, o gün öğrendiği âyet ve hadisleri akşam komşusuna naklederdi. Ertesi gün nöbet değişirlerdi. Böylece hem Peygamber Efendimiz’in sohbetlerini, hem de dünyevî işlerini aksatmadan takip ederlerdi. (Buhârî, Mezâlim, 25; Müslim, Tahâret, 17)

Yahûdiler haftanın mübarek günü olarak kabul ettikleri Cumartesi günü çalışmayı yasaklar, o gün sadece ibadet edilebileceğini söylerler. Hristiyanlar da kezâ Pazar günü tatil yapıp kiliseye giderler. Müslümanlar ise Cuma günü tatil yapmazlar. Namaza kadar çalışır, ezan okununca namazlarını kılar ve tekrar işlerine dağılırlar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı zikretmeye (hutbe ve namaza) koşun ve alışverişi bırakın! Eğer bilirseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın! Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Cuma, 9-10)

Âyet-i kerîmede dünya ile âhiretin mükemmel bir şekilde mezcedildiği görülmektedir.

Bir müslümanın hayatında din ile alâkası olmayan hiçbir husus yoktur. Beslenme, temizlik, spor, sağlık, çalışma, dinlenme, beşerî münasebetler, içtimaî mes’eleler, tabiî hâdiseler… gibi akla gelebilecek her hâdisenin dînî bir mânâsı ve boyutu mutlaka mevcuttur. Diğer taraftan namaz, oruç, hac, zekât ve sadaka gibi ibadetlerin her birinin de bedenî ve içtimaî bir yönü vardır. Dolayısıyla İslâm’da din ile dünya işlerini birbirinden ayırmak mümkün değildir.

İslâm; inanç ve ibadetler gibi rûhânî ve vicdânî vazifeler yanında idârî, içtimaî, iktisadî ve siyasî vazifeler de tayin etmiştir. Rasûlullah r Efendimiz’in, peygamberlik vazifesi yanında devlet idaresi, ordu kumandanlığı, âile reisliği gibi vazifeleri de îfâ etmesi bunun en güzel misallerinden biridir. Peygamber Efendimiz’in en çok yaptığı ve müslümanlara tavsiye ettiği dua şu idi:

“Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!” (Bakara, 201)

Lokman Hakîm[1] oğluna şu nasihatta bulunmuştur:

“Yavrucuğum! Dünyadan sana yetecek kadar al! Âhiretine zarar verecek şekilde ona iyice dalma! Dünyayı tamamen de terketme ki sonra insanlara muhtaç hâle gelirsin. Şehvetini kıracak kadar oruç tut, namaz kılmana mânî olacak şekilde tutma! Zira namaz Allah’a oruçtan daha sevimlidir.” (Beyhakî, ez-Zühdü’l-kebîr, s. 84, no: 91)

İmâm Gazâlî Hazretleri dünya-âhiret dengesi husûsunda şöyle der:

“Dünya, Allah’a doğru yol alan insanların uğradığı konak yerlerinden biridir. Beden de bu yolda binektir. Kişi, kaldığı yer ve bineği ile ilgili ihtiyaçlarını güzelce karşılamazsa seferini tamamlayamaz. Aynı şekilde dünyada maîşet teminiyle ilgili işlerini düzene koymayan kişi de, gönülden ve tam olarak Allah’a yönelemez.” (Münâvî, Feyz, II, 16/1210)

Rûh ve beden’e gelince, bunlar insanın iki yönünü teşkil eder. Her ne kadar rûh asıl ise de beden de dünyada onun bineğidir. İkisi birlikte olduğunda bir iş yapılabilmektedir. Dolayısıyla rûha önem verip bedeni yıpratmak doğru değildir. Zira insana lûtfedilen en mühim nimetlerden biri sıhhattir. İnsanın âhirette ilk hesaba çekileceği hususlar arasında sıhhatini nerede tükettiği de vardır. (Tirmizî, Kıyamet, 1/2417)

Yûsuf Hemedânî g şöyle buyurur:

“Gönlün yardımı olmaksızın beden bir iş yapamaz, bedenin ortaklığı ve yardımı olmadan da gönül müşâhedeye (kalp gözüyle görmeye) ve vuslata eremez. Sanki beden gönle, gönül de bedene bağlanmış gibidir. Bedenin müslümanlığı, gönlün yardımı olmadan, gönlün îmânı da bedenin yardımı olmadan temin edilemez. Bunlar arasındaki fark şudur: Gaybı görme ve idrâkte kalp esastır, beden ona tâbîdir. Gözün işleriyle ilgili konularda ise beden esastır, kalp ona tâbîdir…” (Rutbetü’l-Hayât / Hayat Nedir, İstanbul 2002, s. 62)

İslâm, insanın kendisine ızdırap vermesini istemez, ancak, başına bir belâ geldiğinde de sabretmesini tavsiye eder. Allah Rasûlü r bir gün insanlara hitap ederken, ayakta duran bir adam gördü ve onun kim olduğunu sordu. Ashâb-ı kirâm:

“–O, Ebû İsrâîl’dir. Güneş altında durmayı, oturmamayı, gölgelenmemeyi, konuşmamayı ve sürekli oruç tutmayı adamıştır” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah r:

“–Ona söyleyiniz! Konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın!” buyurdu. (Buhârî, Eymân 31. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Eymân 19)

Aynı şekilde, insanın, sadece fizîkî ihtiyaçlarını temine koşup rûhûnu inkâr ve ihmâl etmesi de doğru değildir. Bedenin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi rûhun da gıdaya ihtiyacı vardır. Rûhu da korumak, beslemek ve kemâle erdirmek îcâb eder. Bu sebeple, akşamları bedeni besleyip yeteri kadar istirahat ettirdikten sonra, gecenin son üçte birinde teheccüde kalkılır. Namaz, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, zikir ve tefekkür gibi ibadetlerle rûh güçlendirilir. Gündüz de belli aralıklarla ibadet edilerek mânevî gıda alınır.

İslâm, namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerde bile dengeli davranmayı emretmektedir. Bu yüzden bıkkınlık verecek kadar yoğun bir ibadet hayatını tasvip etmemiştir.[2]



[1] Lokman Hakîm: Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Lokman’a hikmet verildiği beyan edilir. Peygamber mi, velî mi olduğu ihtilaflıdır. Bazı rivâyetlerde Habeşli veya Nübyeli siyahî (zenci) bir kişi olduğu haber verilir. (Vehb bin Mü­nebbih, Kitâbü’t-Ticân, s. 78; Mesʻûdî, Mürûcü’z-zeheb, I, 57; İbn-i Kuteybe, el-Maârif [Sâvî], s. 25; Saʻlebî, Arâisü’l-mecâlis, s. 266)

[2] Bkz. Buhârî, Savm 55, 56, 57, Teheccüd 7, Enbiyâ 37, Nikâh 1, 89; Müslim, Sıyâm 181-193; Ebû Dâvûd, Savm, 55/2428.

%d bloggers like this: