4. Fıtrî Bir Dindir, Akla Ters Düşmez

İnsanların, yaratılıştan gelen bazı müşterek husûsiyetleri vardır. İnsan, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bu temel vasıfları aslâ değişmez. Asyalı bir insan da âşık olur, Amerikalı da… Afrikalı bir zenci de nefret duyar, Avrupalı Fransız da… Bunlar bütün bir beşeriyetin müşterek olduğu husûsiyetlerdir. Yine insanların bazı arzu, ihtiyaç ve zaafları da müşterektir. O hâlde, insanlara yön verecek olan bir nizâmın, yaratılıştan gelen bu husûsiyetleri dikkate alması zaruridir. Bu sebeple, tüm insanlığa hitap eden İslâm, esas kâidelerini, bir kavimde mevcûd olan ârızî, geçici veya kısmî husûsiyetlere göre değil, bütün beşeriyette mevcûd olan aslî, fıtrî, yaratılıştan gelen temâyül ve ihtiyaçlara göre tâyin eder. Bundan dolayı da İslâm bir fıtrat dînidir ve eskimez.

Diğer taraftan insanın bir takım yaratılış özellikleri olduğu gibi, beraber yaşadığımız hayvanların, diğer cansız varlıkların ve içinde bulunduğumuz kâinatın da bazı husûsiyetleri ve kanunları mevcuttur. İnsan, hayatını kâinatta mevcut olan ve Yaratıcı’nın tesbit ettiği kanunlara ve yaratılış özelliklerine uydurmadığı takdirde pek çok sıkıntı ve çatışmayla karşılaşır. İşte Allah tarafından gönderilen ilâhî hükümlerin toplamı olan İslâm, insan ile kâinat arasındaki uyumu sağlayacak yegâne nizâmdır. Zira insanı yaratan Allah olduğu gibi kâinatı yaratan da Allah’tır. Ve tabiî olarak bu ikisinin en iyi şekilde uyuşmasını sağlayacak olan hükümleri en iyi bilen de yine Allah Teâlâ’dır:

“Hiç Yaratan bilmez mi? O, en ince işleri bile teferruatıyla görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk, 14)

İslâmî hükümler ilmî bir şekilde derinlemesine incelendiğinde insanın fıtratına ne kadar uygun ve realist olduğu açıkça görülecektir. Onun îtikâdî esasları, hârikulâdelikler üzerine değil, akıl ve açık gerçekler üzerine binâ edilmiştir. Dolayısıyla ilmî hakîkatlerle aslâ çatışmaz. İbadet ve muâmelâta dâir emirleri de insan fıtrat ve aklına en uygun hükümlerdir.

Peygamber Efendimiz’e îman etmeyen insanlar, “Bize mucizeler göster de Allah’ına inanalım, peygamber olduğunu kabul edelim” dediklerinde, Allah Teâlâ onların bu tekliflerini beğenmemiş; varlığına inanmak için onları mucize istemeye değil, yerlere ve göklere ibretle bakıp düşünmeye dâvet etmiştir.

İslâm’ın bütün esasları akla uygundur. Akla zıt düşen, mantığa ters gelen hiçbir mes’elesi yoktur. Zaten insanı diğer varlıklardan ayıran en mühim husûsiyeti de aklıdır. İnsan, aklı sayesinde gördükleri üzerinde düşünür, iyiyi kötüden ayırır, doğru ile yanlış arasında bir seçim yapar. Kur’ân-ı Kerîm bu sebeple akledip düşünme üzerinde çok durmaktadır. 750’ye yakın âyet-i kerimede insanları düşünmeye, araştırmaya ve aklı en iyi şekilde kullanmaya dâvet etmektedir.

Allah’ın emirleri de doğrudan doğruya akla yöneltilmiştir. İslâm’da mükellefiyet için akıl esas olduğundan, aklı olmayanlar yaptıklarından mesul tutulmamışlardır.

İslâm akla bu kadar ehemmiyet verdiği için, onun çalışmasına engel olan sarhoş edici içkileri ve uyuşturucuyu yasaklamıştır. Zira insan için uyanık olmak daha faydalıdır, uyuşuk ve kendinden geçmiş olmanın bir faydası yoktur. İnsaflıca düşünen her insan içki ve uyuşturucunun son derece zararlı olduğunu kabul eder.

Onbirinci yüzyılda yaşayan İranlı şair ve fikir adamı Nâsır-ı Husrev şöyle anlatır: “Geceleyin rüyamda birini gördüm. Bana:

«–İnsanların aklını gideren şu şarabı daha ne zamana kadar içeceksin? Aklın başında olsa daha iyi olmaz mı?» dedi. Ben de ona:

«–Hakîmler (doktorlar ve hikmet erbabı), dünyanın gam ve kederini bun­dan daha iyi gideren başka bir şey bulamamışlardır» dedim. O:

«–Kendinden geçmek, aklı baştan kovmak rahatlık de­ğildir. Ayrıca, halkı akılsızlığa sevkeden insana hakîm denmez. Aklı ve fikri artıracak bir şey aramak gerekir» dedi. Ben:

«–Peki, bu bahsettiğini nasıl ve nereden elde edebili­rim?» diye sorduğumda bana sadece:

«–Arayan bulur!» cevabını verdi ve eliyle kıble tarafını gösterdi. Başka da bir şey söylemedi. Uykudan uyandım, rüya tamamen hatırımdaydı ve beni iyice tesiri altına almıştı. Kendi kendime:

«–Bu geceki uykudan uyan­dığım gibi, kırk yıllık uykumdan da uyanmam gerek» dedim. Kalkıp gusül abdesti aldım ve camiye gittim. Rabbimin huzûruna durup namaz kıldım. O’ndan, vazifelerimi bu­yurduğu gibi yapmam ve yasaklarından kaçınmam husûsunda yardım istedim. Ve bu şekilde kırk yıl sonra O’na yöneldim.”

İslâm, fıtrî bir din olmasının tabiî bir neticesi olarak, dâimâ realist hükümler ortaya koyar. Onda, tatbik imkânı olmayan, insanları meşakkatlere sürükleyen ve fıtratı zorlayan hükümler yoktur.

Burada Peygamber Efendimiz’in tabiat hâdiseleri karşısındaki tavrını da misal olarak verebiliriz:

Câhiliye devrinde insanlar Ay ve Güneş tutulması gibi tabiat hâdiselerini uğur veya uğursuzluk olarak yorumluyor, mühim bir kişinin doğum ya da ölümüne işaret sayıyorlardı. Rasûlullah r gelince işin hakikatini ortaya koydu ve bu tür anlayışları ortadan kaldırdı.

Rasûlullah r zamanında Ay tutulduğunda yahûdiler toplanıp ateş yakmış, tas çalmış, ayın büyülendiğini söylemişlerdi. Peygamber Efendimiz ise bu tür bâtıl inanç ve telâkkîleri yıkarak Ay ve Güneş tutulması gibi hâdiselerin Allah’ın kanunlarından olduğunu ifade etti. Bu hâdiseler esnâsında akıl dışı yorumlar yerine muhtemel zararlarına karşı Allah’a sığınıp ibadet ve dua ile meşgul olmanın, köle âzâd ederek Allah’tan belânın kaldırılmasını istemenin daha sağlıklı bir yol olduğunu gösterdi.

Peygamber Efendimiz’in oğlu İbrâhîm’in vefât ettiği gün Güneş tutulmuştu. Halk Güneş’in İbrâhîm’in ölümü sebebiyle tutulduğunu söylediler. Rasûlullah r ise bunu kabul etmeyip olayın hakikatini îzâh etti. Minbere çıkarak ashâbına vecîz bir konuşma yaptı. Allah Teâlâ’ya hamd ü senâ ile başladıktan sonra şöyle buyurdu:

“Ay ve Güneş, Allah’ın varlık ve birliğini gösteren âyetlerden sadece ikisidir. Bunlar, birinin ölümü veya doğumu için tutulmazlar. Ay ve Güneş’i tutulmuş gördüğünüz zaman, açılıncaya kadar Allah’a dua edin, zikre sarılın, namaz kılın ve sadaka verin!” (Bkz. Buhârî, Küsûf 2-4, 15, Itk, 3; Nesaî, Kusûf, 14; İbn-i Hibbân, VII, 68, 100)

Zira Cenâb-ı Hak, günahları sebebiyle kullarına bazı cezâlar verebilir. Şayet onlar tevbe edip ibadetlere sarılırlarsa başlarına gelecek belâları defeder.

Peygamber Efendimiz’in tabiî âfetler karşısındaki tavrı da konumuza örnektir. Allah Rasûlü r tedbir alıp zararından korunabileceği tabiî âfetler karşısında dâimâ elinden geleni yapardı. Nitekim Tebük seferi esnâsında Hicr mevkiinde:

“Bu gece pek şiddetli bir fırtına çıkacak. Herkes devesini sıkı bağlasın ve bulunduğu yerde otursun, ayağa kalkmasın!” buyurmuştu. Hakîkaten o gece çok şiddetli bir kasırga çıktı; abdest almak için ayağa kalkan birini yere çarptı, devesini aramaya giden bir başkasını da Tay Dağı’na fırlatıp attı. (Buhârî, Zekât, 54; Müslim, Fedâil, 11; Ahmed, V, 424-425)

Aynı şekilde Peygamber Efendimiz’in salgın hastalıklardan korunma husûsundaki tavsiyeleri de o gün için mühim bir yenilikti. O şöyle buyurmuştu:

“Bir yerde vebâ olduğunu işittiğinizde oraya girmeyiniz! Bir yerde vebâ ortaya çıkar, siz de orada bulunursanız, hastalıktan kaçarak oradan dışarı çıkmayınız!” (Buhârî, Tıb, 30; Müslim, Selâm, 98; Ahmed, III, 416)

 Rasûlullah r hadislerinde hayatın korunmasıyla ilgili pek çok tedbirden bahsetmiştir. Meselâ fırtınalı havada denize açılmama, korkuluğu bulunmayan bir damda uyumama, yangına sebep olmaması için gece yatarken kandilleri söndürme gibi tedbirler bunlar arasında sayılabilir.[1]



[1] Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, Hz. Peygamber’in Çağımıza Mesajları, s. 139-142.

%d bloggers like this: