3. İnsanlığın Bütün İhtiyaçlarına Cevap Verir

İslâm, insanların hayatını tanzim etmeyi hedeflediği için, onların bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yapıya sahip olarak gelmiştir. İnsanların rûhî, fizîkî, şahsî ve içtimâî haklarını sağlayan; hayat, ölüm, ilâh, peygamber, melek, şeytan, dünya, âhiret, mükâfât, ceza, cennet, cehennem gibi kavramları iknâ ve tatmin edici bir gerçeklikle açıklığa kavuşturan tek hayat ve inanç sistemidir.

Bu durumu daha iyi idrak edebilmek için şunu hatırlamak yeterli olacaktır: Kur’ân, zulme uğramış zayıf insanlardan teşekkül eden ilk İslâm toplumunun ihtiyaçlarına cevap verebildiği gibi Atlantik Okyanusu’ndan Pasifik Okyanusu’na kadar hâkimiyet kurduğu ve yeryüzünün tek ve muazzam bir devleti hâline geldiği devirde de İslâm camiasının bütün ahlâkî ve hukûkî ihtiyaçlarını karşılamıştır. İşte bu câmia, inanç ve itikatları, ibadetleri, ictimâî hayatı, sosyal kanunları ve diğer ihtiyaçları ile ilgili bütün bilgileri her zaman için bu kitapta bulabilmiştir.[1]

İslâm, beşerî davranışları tanzîm eden, hukuk, ahlâk, iktisat gibi bütün ilimlere dâir kâideler koyar. Bu kâideler, en basitinden en mükemmeline, en müşahhasından en mücerredine kadar her meseleyi ihtivâ eder. Bunlardan bir kısmı, herkesi alâkadar eden basit ve dünyevî meseleler olduğu gibi, bazıları da seviyeli idrâkleri bile acziyet içinde bırakan ulvî derinlikler ve sır âlemine ait hakîkatlerdir.

Bütün varlıkları ve insanı yaratan Allah Teâlâ olduğu gibi, onların bütün ihtiyaçlarını en iyi bilen de tabiî ki ancak O’dur.

Beşerî sistemler insanı sadece dünya hayatında mutlu etmeye çalışırken İslâm, onun hem dünya hem de âhiret hayatında huzurlu ve mes’ûd olmasını sağlar. Bu sebeple, insanın; kendisiyle, Rabb’iyle, diğer insanlarla, hatta hayvanlar ve cansız varlıklarla münasebetlerini tanzim eder. Beşikten mezara kadar insanın maddî mânevî bütün ihtiyaçlarıyla ilgilenir.

Bütün bu bilgilerin kaynağı Allah’ın kitâbı olan Kur’ân-ı Kerîm ile onun tefsiri mâhiyetindeki Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatı, sözleri, fiilleri ve takrirleridir.[2] İslâm âlimleri, Fıkıh usûlü kâidelerini kullanarak bu esas kaynaklardan hükümler çıkarırlar. Bu hükümlere “içtihad” denir. İçtihadlar sâyesinde bütün insanlar dînî ihtiyaçları karşılanır.

Birgün müslümanlar İbn-i Mes’ûd Hazretleri’ne birçok mesele sormuşlardı. İbn-i Mes’ûd t onlara şu açıklamayı yaptı:

“–Herhangi bir meseleyle karşılaşan kimse, Allah’ın kitâbıyla hüküm versin! Allah’ın kitabında çözümü olmayan bir meseleyle karşılaşırsa, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in verdiği hükümlere bakarak halletsin.

Allah’ın kitabında ve Peygamber Efendimiz’in hükümlerinde çözümünü bulamazsa, sâlih âlimlerin verdiği fetvâlara bakarak meseleye cevap versin.

Kur’ân’da, Sünnet’te ve sâlihlerin fetvâlarında cevabı bulunmayan bir mesele ile karşılaşırsa, aklını kullanarak içtihat yapsın! «Ben içtihat yapmaktan korkarım!» demesin. Çünkü helâl belli, haram bellidir. Helâlle haramın arasında şüpheli ve kapalı hususlar vardır. O hâlde sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye bak!” (Nesâî, Kazâ, 11)

Burada şuna da işaret etmek gerekir ki, İslâm’ın insanın bütün ihtiyaçlarına cevap verebilmesinde, Kur’ân-ı Kerîm’in mucizevî yapısı da mühim bir rol oynar. Zira Kur’ân’ın üslûbu emsalsiz bir belâgat hârikasıdır. Mucizevî ifâdeleri arasında mevcut olan ilim ve hikmetler bitip tükenmez. Bu sebeple o, küçük hacmine rağmen insanlara kıyâmete kadar yetecek hükümleri ihtivâ edebilmektedir. Kur’ân’ın bu tür mucizevî yönleri “Kitaplar” kısmında biraz daha îzâh edilecektir.



[1] Prof. Dr. M. Hamidullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi, s. 23.

[2] Takrîr: Peygamber Efendimiz’in görüp işittiği bir şeye karşı çıkmaması ve onu kabul etmesidir. Çünkü Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir işin yapıldığını gördüğü veya işittiği halde onu reddetmemiş ve susmuşsa, bu durum onun bu işi tasvip ve kabul ettiği anlamına gelir.

%d bloggers like this: