1. Tevhîdi Esas Alır

Bütün peygamberlerin tebliğ etti­ği akâidin temelini tevhid inancı oluşturmuştur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona mutlaka: «Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin» diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiyâ, 25)

Hz. İbrâhîm u, tevhîdi anlatmaya babası Âzer’den başlamıştı. Ona yumuşak bir üslûpla şöyle buyurdu:

“–Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere ni­çin tapıyorsun? Babacığım! Bana, sana verilmeyen bir ilim verildi. Bana tâbî ol ki seni sırat-ı müstakîme ulaştırayım. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü şeytan, Rahmân’a isyân etmiştir. Ey babacığım! Doğrusu ben sana Rahmân’dan bir azap dokunup da şeytana dost olmandan korkuyorum!” (Meryem, 42-45)

Âzer ise kızarak:

“«–Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, and olsun ki seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl git!» dedi.” (Meryem, 46)

Fakat İbrâhîm u, Âzer’e yine yumuşak bir dil ve edâ ile mukâbele etti:

“«Sana selâm olsun! Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır» dedi.” (Meryem, 47)

Yahûdiliğin önemle vurguladığı en temel ilke Tanrı’nın birliğidir. Tevrat’a göre ilk insanla onun çocukları ve Nûh,[1] İbrâhim, İshâk, Yakub ve Yûsuf -aleyhimüsselâm- hep bir olan Allah’a dâvet etmişlerdir. Hz. Musa’ya verilen on emirde ve Tevrat’ın diğer yerlerinde en çok vurgulanan husus Allah’ın birliğidir.[2] Hz. Dâvûd’a verilen Zebur/Mezmurlar’da tek olan Tanrı’ya dua edilmektedir. Hz. İsa da şeriattaki birinci emrin Allah’ın birliği olduğunu vurgulamıştır. (Markos, 12:28-29)

Yahudilik’teki aşırı teşbihler Tanrı’nın bir insan gibi tasvir edilmesine; Hristiyanlık’taki aşırı sevgi, beşer olan Hz. İsa’nın ilâhlaştırılmasına, dolayısıyla tevhîdden teslîse düşülmesine yol açmıştır. İslâm ise bu noktada tevhîd anlayışında zamanla oluşan bulanıklığı gidermiş, yahudi ve hristiyanları tevhîdde birleşmeye dâvet etmiştir.[3]

İmam Mâtürîdî, tevhîdin târihî, aklî ve kozmolojik delillerle sâbit olduğunu söyler ve şöyle der:

“Tevhîd ehlinin inandığı Allah’tan başka ciddî anlamda tanrılık iddiasında bulunan, tanrılığını ispat edecek fiiller işleyen veya mucizelerle donanmış peygamberler gönderen birinin ortaya çıktığını tarih kaydetmemiştir.” (Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 17-23)

Aklî ve kozmolojik deliller de Yaratıcı’nın bir tek olduğunu göstermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Allah evlât edinmemiştir; O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Eğer öyle olsaydı her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah, o (müşriklerin) yakıştırdığı şeylerden münezzehtir.” (Mü’minûn, 91)

“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve göklerin nizamı kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (Enbiyâ, 22)

İnsanın vücûdunda ve kâinatta müşâhede edilen mükemmel âhenk ve nizâm, onları yaratan varlığın birliğine en kuvvetli delildir. Bu hassas denge ve muazzam büyüklük, sonsuz bir kudreti gerektirmektedir. Âyet-i kerimede bu hususa şöyle dikkat çekilir:

(Rasûlüm!) De ki: «Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?». «Allah’tır!» de ve devam et: «O’nu bırakıp da kendilerine bir fayda sağlamaya veya başlarına gelen bir belayı uzaklaştırmaya gücü yetmeyen birtakım tanrılar mı edindiniz?» De ki: «Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık eşit olur mu? Yoksa Allah’ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma işi kendilerine şüpheli mi geldi?» De ki: «Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O tektir, her şeyin üstünde mutlak hâkimdir.»” (Ra‘d, 16)

“O’na, hiç bir şey yaratmaya güç yetiremeyen, kendileri de yaratılıp duran mahlûkları mı ortak koşuyorlar? Hâlbuki o ortaklar, kendilerini putlaştıranların imdadına yetişemezler. Hatta onlar kendilerine bile yardım edemezler.” (‘râf, 191-192)

“De ki: «Sizin Allah’a ortak saydığınız şeriklerden mahlûkatı yoktan yaratıp ölümden sonra tekrar diriltebilecek biri var mı?» De ki: «İlkin yaratıp ölümden sonra tekrar diriltmeye ancak Allah kâdirdir. Öyleyse nasıl oluyor da bu hakikatten saptırılıyorsunuz!»” (Yûnus, 34)

Kendisine bu tür hakikatler vahyedilen bir peygamberin, insanlara tevhîdden başka bir şey anlatması imkânsızdır.[4] Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

(Rasûlüm!) Muhakkak ki sana da, senden önceki peygamberlere de şu gerçek vahyolunmuştur ki: «Andolsun ki, eğer şirke düşersen yaptığın bütün makbul ameller boşa gider ve âhirette kaybedenlerden olursun!»” (Zümer, 65)

Şirk

İslâm’a göre, büyük günahların en büyüğü, Allah’ın birliğini kabul etmemek, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde O’na ortak koşmak, O’ndan başkasına ulûhiyetten pay vermektir. Cenâb-ı Hak şirki/ortak koşmayı, “büyük bir günah ile iftirâ etmek”, “derin bir sapıklığa düşmek”, “en büyük zulüm ve haksızlık”[5] şeklinde tavsîf etmiştir. Çünkü şirk hakikat karşısında son derece yanlış bir tavırdır. İnsan şirke saplanmakla kendisine zulmetmiş ve Allah’ın hakkını teslim etmeyerek büyük bir haksızlık yapmış olur. Zira Cenâb-ı Hakk’a şirk koşmak, O’na acziyet izâfe etmek demektir. Ancak âciz kalan kimse ortağa ihtiyaç duyar ve yardımcı edinir. Hâlbuki Allah Teâlâ, eksiklikten, acziyetten ve zayıflıktan münezzehtir.

Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ı insana benzeterek O’na oğul izâfe etmek de O yüce Zâtı -hâşâ- âciz ve noksan görmek demektir ki bu O’nun şânına yakışmaz.

Abdullah bin Mes’ûd t, Peygamber Efendimiz’e:

“–Allah katında en büyük günah hangisidir?” diye sorduğunda, Allah Rasûlü r:

“–Seni yaratmış olduğu hâlde Allah’a şirk koşmandır” buyurmuştur. (Müslim, Îmân, 141)

Hakikatte şirk koşmak Allah’a hiçbir zarar vermez. Şirkin bütün zararı insanadır. Cenâb-ı Hak, çok sevdiği kulunu günah, yanlışlık ve zararlardan korumak istediği için, şirki bu derece şiddetle yasaklamıştır.

Ayrıca insan, psikolojik olarak ancak tek tanrı inancında huzur bulabilir. İki veya daha fazla tanrıya inanmak istediğinde bölünüp parçalanır, arada kaldığı için de kararsız ve huzursuz olur. Cenâb-ı Hak bunu şöyle tasvîr eder:

“Allah’a ortak koşmayan hâlis muvahhidlerden olun! Kim Allah’a ortak koşarsa, gökten düşüp parçalanarak kuşlar tarafından kapışılmış yahut rüzgâr tarafından uzak bir yere sürüklenip atılmış (bir nesne) gibi olur.” (Hacc, 31)

İnsan şirke düştüğünde, nefsin hevâ ve heveslerinden her biri bir tarafa çeker, bir helâk rüzgârı olan şeytan da onu cehennem vâdilerinin en uzak köşesine atıverir. Bu gönül parçalanmışlığı, maddî bedenin parçalanmasından daha fecîdir. Bu sebeple Allah Rasûlü r:

“Param parça edilsen, ateşlerde yakılsan bile, sakın hiçbir şeyi Allah’a şirk koşma!..” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

Diğer bir âyet-i kerimede müşrik şöyle tasvîr edilir:

“Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir kişi ile yalnız bir zâta bağlı olan bir kişiyi misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer, 29)

Bir hizmetçi düşünün, bir de ona sahip olmak isteyen ve öfkeyle birbirlerine saldırıp duran bazı ortaklar… Ortakların her biri, o hizmetçiyi kendi emrinde kullanmak istiyor ve diğerlerine itaat ettiğinde kızıyor. Bu durumdaki bir insan ne yapacağını şaşırır, birisini memnûn etmek isterken diğerlerini öfkelendirir, birinin emrini yapmayı düşünürken diğerleri farklı farklı emirler verir. Neticede bu hizmetçi hepsinin nazarında kötü olur ve hayatı bitmek bilmeyen rahatsızlık ve yorgunluklar içinde devam edip gider.

Bir de, yalnızca bir kişiye karşı sorumlu olan, selamet içinde bir hizmetçi vardır. Tek olan efendisini her defasında memnûn eder ve mükâfâtlar kazanır. Bu ikisinin hâli hiç bir olur mu?

Allah Teâlâ, diğer günahlardan dilediğini affettiği hâlde, kendisine şirk koşan kimseleri kesinlikle affetmez.[6] Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Kitâb ehlinden ve Allah’a şirk koşanlardan kâfir olanlar, içinde ebediyyen kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.” (Beyyine, 6)

Mekkeliler Allah’a îman etmekle birlikte, kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarını umarak pek çok puta da tapıyorlardı.[7] Hâlbuki putlar onları Allah’tan fersah fersah uzaklaştırıyordu. Ancak haksız kazançlarını ve menfaatlerini kaybetme korkusu taşıyan insanlar ile nefsânî arzularından vazgeçmek istemeyenler, bunları terketmiyorlardı. Birgün, çok saygı gösterdikleri Husayn’a gelerek:

“–Muhammed ile bizim adımıza konuş. O ilâhlarımıza dil uzatıyor, onlara kötü sözler söylüyor” dediler ve hep beraber Allah Rasûlü Hz. Muhammed r’in kapısına kadar geldiler. Müşrikler kapıya yakın bir yere oturup beklemeye başladılar. Husayn içeri girdi. Rasûlullah r Efendimiz:

“–İhtiyara yer açın!” buyurdu. Husayn, Peygamber Efendimiz’e:

“–Bu senden duyduklarımız nedir!? Tanrılarımızı reddediyor, onlara dil uzatıyormuşsun. Hâlbuki senin baban akıllı ve hayırlı bir kimseydi” dedi. Allah Rasûlü r, ona şöyle sordu:

“–Ey Husayn, kaç ilâha tapıyorsun?”

“–Yedisi yerde biri gökte sekiz”

“–Sana bir zarar isabet ettiğinde hangisine yalvarıyorsun?”

“–Göktekine.”

“–Malın helâk olduğunda kime yalvarıyorsun?”

“–Göktekine.”

“–Senin isteklerine icâbet eden yalnız bir ilâh iken ne diye başkalarını O’na ortak koşuyorsun? Şükrederek onları râzı ettiğini mi sanıyorsun, yoksa seni helâk etmelerinden mi korkuyorsun?”

“–Her iki sebepten de değil.”

Rasûlullah r:

“–Husayn! Müslüman ol selâmet bulursun!” buyurdu. O da müslüman oldu… (İbn-i Hacer, İsâbe, I, 337; Tirmizî, Deavât, 69/3483)

Allah Rasûlü r, bütün insanları îmâna dâvet ederken, tevhîd anlayışını iyice yerleştirebilmek için, şirki çağrıştıran düşence, fiil ve alâmetler husûsunda son derece titiz davranmıştır. Buna dâir pekçok misâl mevcuttur. (Buhârî, Ezân, 156, İstiskâ, 28; Müslim, Cum’a, 48; Ahmed, I, 283)

Allah Rasûlü r, yeni müslüman olan kabilelerden ilk olarak bölgelerindeki putların kırılmasını isterdi. (İbn-i Hişam, IV, 197; Vâkıdî, III, 967-968)

Hâsılı, Allah’ın benzerinin olması bir tarafa O’nun misli gibi bir şey dahî yoktur. O tektir, eşsiz ve benzersizdir. İşitir ve bilir. (Şûrâ, 11)



[1] Tekvîn, 1:26-28; 4:26; 6:9.

[2] Çıkış, 20:2-3; Tensiye, 6:4-5.

[3] Âl-i İmrân, 64; Prof. Dr. Ö. F. Harman, “İslam” mad., DİA, XXIII, 4. Teslis inancını ilk defa ortaya atan Pavlus, yahudiler tarafından ölümle tehdit edilince kuzeye kaçar ve teslise dayalı Hristiyanlığı tebliğ eder. O zamanlar birçok hristiyan tarafından reddedilen teslis inancı, daha sonraları Yunanlıların çok tanrılı dinlerinden etkilenen Bizans idarecileri tarafından hristiyanların resmî dini haline getirilir. Fred Reed, Shattered İmages isimli kitabında Hristiyanlık’taki tevhid inancının nasıl tahrip edilip teslise dönüştürüldüğünü detaylıca anlatır.

[4] Al-i İmrân, 79.

[5] Nisâ, 48; 116; Lokmân, 13.

[6] Nisâ, 48; 116.

[7] Zümer, 3.

%d bloggers like this: