6. Peygamberler Birbirini Tasdik Ederek ve Müjdeleyerek Gelirler

İnsan aklı tek başına her doğruyu kavrayabilecek kuvvette değildir. Tarih boyunca, bilhassa filozofların birbirini çürütür mahiyette görüş beyan etmeleri, bunun açık bir delilidir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, insanlar şaşırmasın, doğruyu, iyiyi, güzeli kolayca bulabilsinler diye peygamberler göndermiştir.

Peygamberlere iman bazı farklılıklara rağmen bütün ilâhî dinlerde mevcuttur. İslâm, bütün peygamberleri tasdik eder, onlara imanı müslüman olmanın şartı sayar.

İslâm inancına göre peygamberler arasında bir bütünlük ve devamlılık mevcuttur. Peygamberler kendilerinden evvel gelenleri tasdik etmiş, sonra gelecek olanı da müjdelemişlerdir.[2] Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Hani Allah, peygamberlerden: «Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra beraberinizde bulunan (kitabı) tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz!» diye söz almış, «Kabul ettiniz ve bu ahdimi üstlendiniz mi?» dediğinde, «Kabul ettik» cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: «O hâlde şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim» buyurmuştu.” (Âl-i İmrân, 81)

“Bir vakit Meryem oğlu İsa: «Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed ismindeki bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim» demişti. Fakat o (Ahmed), kendilerine açık deliller getirince: «Bu apaçık bir sihirdir» dediler.” (Saff, 6)

İslâm âlimleri Yuhanna İncili’nde geçen parakletos[3] kelime­sinin bu âyette beyan edilen müjdeye delâlet ettiğini söylemişlerdir. Yuhanna İncili’ne göre Hz. İsa şöyle demiştir:

“Ben de ba­baya yalvaracağım ve o size başka bir parakleti, Rûhu’l-Kudüs’ü verecektir, tâ ki dâimâ sizinle beraber olsun!” (14:15-16)

“Benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü gitmezsem paraklet size gelmez, fakat gidersem onu size gönderirim.” (16:7)

“Fakat o hakikat ru­hu gelince size her hakikate yol göste­recek; zira kendiliğinden söylemeyecek­tir; fakat vahiy olarak her ne işitirse (alırsa) onu söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir.” (16:13)

Bu ifadelerdeki “işitmek” ve “söyle­mek” kelimeleri müşahhas fiilleri ifade etmektedir. Dolayısıyla bu işler ancak işitme ve ko­nuşma âzâlarına sahip bir varlıktan bek­lenebilir. Öyleyse bu vasıfları Rûhu’l-Kudüs’e nisbet etmek doğru değildir. Zira Rûhu’l-Kudüs vahiy ve ilham meleğidir. İlham için ise bu âzâlara ihtiyaç yoktur. Yine Hz. İsa, “Ben de babaya yalvaracağım, O size başka bir paraklet gönderecektir” demektedir. Şu halde paraklet Kutsal Ruh olmayıp Hz. İsa gibi bir insandır. Metin­deki “Rûhu’l-kudüs” ibaresi ise sonra­dan yapılmış bir ilâvedir.[4] Bir de Rûhu’l-kudüs’ün gelmesi için Hz. İsa’nın gitmesi şart değildir. Rûhu’l-kudüs, Hz. İsa gitmeden de geliyordu.

Bugünkü İncillerin en eski nüshaları Grekçe yazılmıştır, Hz. İsa ise Ârâmîce konuşmuştur. İbn-i Hişâm, Süryânîce’deki “el-Munhamenna” kelimesinin “Muhammed” mânâsına geldiğini ve bu kelimenin Grek­çe karşılığının “el-baraglitis” olduğunu ifade etmiştir.[5] Abdülahad Dâvûd ise Kitâb-ı Mukaddes’in Süryânîce tercümesinde kullanılan “paraqleita” keli­mesinin Ârâmîce karşılığının “mhamada” yahut “hamida” olduğunu ve Grek­çe’deki “perikleitos”a tekabül ettiğini, İncil’deki “paraklêtos” ke­limesinin “perikleitos”un bozulmuş hâli olduğunu ifa­de etmiştir.[6]

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuş­lardır:

“Şübhesiz benimle benden önceki peygamberlerin meseli şuna benzer: Bir kişi bir ev yaptırmış ve onu süsleyip güzelleştirmiş; yalnız bir köşede bir tuğla yeri boş bırakmıştır. Akabinde insanlar evi dolaşmaya, evi takdirle beğenmeye ve: «Keşke şu tek tuğla da yerine konulsaydı!» demeye başlar. İşte ben, o (yeri boş bırakılan) tuğla gibiyim; ben Hâtemu’n-Nebiyyîn’im (peygamberlerin mührü ve sonuncusuyum!)” (Buhârî, Menâkıb, 18; Müslim, Fedâil, 20-23)

Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.v), kendilerinden evvelki peygamberleri ve kitapları tasdik etmişler ve zaman içinde insanlar tarafından değiştirilen esasları düzeltmişlerdir.[7] Zira insan, gerek yapısından kaynaklanan zaaflar, gerekse târihî seyir içinde ve muhtelif coğrafyalarda ortaya çıkan farklılıklar sebebiyle zamanla ilâhî menşeli esasları unutmuş veya çarpıtmıştır. Her defasında da peygamberler vasıtasıyla bu esaslar yeniden hatırlatılmış ve îcâb ettiğinde esâsa taalluk etmeyen bazı değişiklikler yapılmıştır.[8]

Peygamberlerin baba bir kardeş (evlâdü allât) olduğunu beyân eden hadîs-i şerîf[9], bütün hak dinlerin[10] temel prensiplerde müşterek olduğuna işaret eder. Yâni hak din ilk peygamberden son peygambere kadar iman esasları ve başlıca ahlâk prensipleri bakımından dâimâ aynı kalmış, ancak ibadet şekilleri ve muâmelât hükümleri yönünden bazı değişikliklere uğramıştır. Allah’ın iradesiyle gerçekleştirilen tekâmül şeklindeki bu değişiklik, insanların ihtiyaçları ve kültür seviyeleriyle paralel olarak yürümüştür. İlk insanla başlayan hak din en gelişmiş şekline son peygamberin tebliğ ettiği vahiyle ulaşmıştır.

O hâlde günümüzde kitabî dinler olarak kabul edilen Yahûdilik, Hristiyanlık ve İslâm, asılları îtibariyle hak dinin temel vasıflarında ortaktırlar. Ancak, ilk ikisine ait kutsal kitapların zaman içinde mâruz kaldığı değişiklikler ve farklı yorumlar, bu dinleri İbrâhimî gelenekteki esaslardan uzaklaştırmıştır. Pekçok tenakuzlara da düşmüşlerdir. Meselâ yahudilerin peygamber bile saymadıkları, hatta nesebi hususunda muhtelif iddialarda bulundukları Hz. İsa, hristiyanlar tarafından tam aksine ilâhlaştırılmıştır. İncil’e göre Hz. İsa, Allah’ın birliğini vurgularken, Pavlus’un Filipililer’e Mektubu’nda Allah ile eşitlenmektedir.[11]

Bu durumda onlardaki sapmaları düzeltecek, temel prensipleri daha açık biçimde ortaya koyacak yeni bir dine ihtiyaç duyulmuştur.[12]

İlâhî dinler aynı kaynaktan geldiği için, baştan beri aynı isimle anılmışlardır. “İslâm” kelimesi, son peygamberin tebliğ ettiği dinin husûsî ismi olmakla birlikte, aynı zamanda önceki peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin de adıdır.[13] Ne Hz. Musa getirdiği dine Yahudilik, ne de Hz. İsa tebliğ ettiği esaslara Hristiyanlık adını vermiştir. Hz. Musa’nın getirdiği din, kendisinden çok sonra Bâbil esaretinin ardından Yahudilik olarak isimlendirilmiş ve sadece bir kavme inhisar ettirilmiştir. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği din de kendisinden sonra Hristiyanlık ismini almış, böylece dinin merkezine Hz. İsa yerleştirilmiştir. Hâlbuki İsa (a.s), kavmini Allah’a kulluğa dâvet etmiş, kendisinin de Allah’ın kulu olduğunu ısrarla vurgulamıştır.[14]

İlâhî Dinlerdeki Benzerlikler

Hak din tek olduğuna göre, ilâhî dinler arasında bir kısım benzerliklerin olacağı muhakkaktır. Meselâ İslâm, namazı emretmektedir. Kitab-ı Mukaddes’te de namaza işaret eden şu ifadeler yer alır:

“Gelin secde edelim ve rükûa varalım; bizi yaratan Rabbin önünde diz çökelim.” (Mezmurlar, 95:6)

“Ve Musa ile Harun yüzleri üzerine (secdeye) kapandılar.” (Sayılar, 16:20-22)

“Musa acele ile secdeye gitti ve ibadet etti.” (Çıkış, 34:8)

“İsa yere kapanıp… dua etti.” (Matta, 26:39)

“Ve havariler yüzleri üzerine yere kapandılar…” (Matta, 17:6)

Kur’ân-ı Kerîm’de, önceki peygamberlere, bilhassa Hz. Musa ve Hz. İsa’ya namazın ve zekâtın emredildiği ifade edilir. (Beyyine, 4-5; Yûnus, 87; Meryem, 31, 55, 58-59; İbrahim, 37; Hac, 26; Şuarâ, 46)

Hatta Cenâb-ı Hak, Hz. Musa’yı kendisine yaklaştırıp onunla konuşmuş, bu mühim buluşmada ona, tevhidden sonra ilk olarak namazı emretmiştir. (Tâhâ, 14)

Ancak, dinler arasındaki bir kısım ortaklık ve benzerlikler sebebiyle İslâm’ı Yahudilik ve Hristiyanlığın tesirinde doğmuş bir din olarak görmek son derece yanlıştır. Böyle bir iddia, ilâhî dinlerin kaynağının müşterek olduğu ve peygamberlerin birbirlerini tasdik ederek geldiği hakikatinin göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.[15]

Hak dinlerin esâsı bir olduğuna ve peygamberler de birbirlerini tasdik ederek geldiklerine göre Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul eden bir kişi, ondan önceki bütün peygamberleri de kabul etmiş olmaktadır. Rasûlullah r Efendimiz’in mektubunu götüren Hâtıb bin Ebî Beltaa t, İskenderiye Mukavkısı’na şöyle demiştir:

“Hz. Musa, nasıl ki Hz. İsa’yı müjdelemiş ise, Hz. İsa da Hz. Muhammed’in geleceğini müjdelemiştir. Bizim seni Kur’ân’a dâvetimiz, senin Tevrât’a bağlı olanları İncil’e dâvet etmen gibidir. Her insan kendi zamanında gelen peygambere ümmet olmak durumundadır. Sen de Hz. Muhammed’in dönemine yetişenlerdensin.[16] Dolayısıyla biz seni İslâm’a dâvet etmekle, Hz. İsa’nın dîninden uzaklaştırmış olmuyoruz. Bilâkis onun risâletine uygun olanı yapmanı teklif etmiş oluyoruz.”[17]

Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Dr. Timothy Gianotti, İslâm’ı seçmekle eski dini olan Hristiyanlığı yok saymış olmadığını, eski dininin kendisi için müslümanlığa geçişte bir hazırlık dönemi vazifesi üstlendiğini birkaç kez tekrar ettikten sonra İslâm’ın, Hristiyanlığın maksatlarını da içine alan, en kuşatıcı semâvî din olduğunu anlatıyor ve:

“–İslâm’ın hedefi sadece belirli bir grubu değil bütün bir toplumu Allah katında değerli insanlar hâline getirmektir” diyor. (A. Böken – A. Eryiğit, Yeni Hayatlar, I, 15)

Mevlânâ Hazretleri, peygamberler arasında fark olmadığını ifade ederek şöyle der:

“Yahudiler arasında zulmü seven, İsa Peygamber’e düşman ve yahudi öldüren bir kral vardı. Zaman, Hz. İsa’nın zamanı idi ve peygamberlik nöbeti de ondaydı. Lâkin o, Hz. Musa’nın canı, Musa (a.s) da onun canı yerinde idi. Yani ikisi de peygamber olduğu için arala­rında ihtilâf yoktu. Ancak o şaşı kral, Allah yolunun iki samimi ve birlik içindeki yolcusunu birbirinden ayrı görüyordu. Tıpkı şu ustanın şaşı çırağı gibi… Ustası ona:

«–İçeriye gir de raftaki şişeyi getir!» dedi. Şaşı çırak:

«–Burada iki şişe var, hangisini getireyim, târif et!» dedi. Ustası:

«–Orada iki şişe yok, şaşılığı bırak da biri iki görme!» dedi. Şaşı çırak:

«–Ustacığım bundan ötürü beni azarlama, burada iki şişe var» deyince ustası:

«–Öyleyse şişelerden birini kır, diğerini getir!» de­di. Çırak şişelerden birini kırınca ikisi de gözünden kayboldu.

İnsan da, basiretindeki kayma sebebiyle şaşı olur. Öfke ve şehvet gibi zaaflar da insanı şaşı yapar, rûhun istikametini allak bullak ederler.” (Mesnevî, c. 1, no: 335-344)

Yine Hz. Mevlânâ bir mektubunda, mevzûmuza temas ederek şöyle der:

“Peygamberler birbirlerini kabul ettiklerine göre, siz onlardan birisini kabul etmezseniz, hiçbirini kabul etmemiş gibi olursunuz. Muhtelif pencerelerden geçerek her peygamberin şahsında size ulaşan ışık, gerçekte tek bir ışıktır. Bu ışığın bir kısmını kabul etmezsen, o zaman sen; «Bu senenin Güneş’ine karşıyım, fakat geçen senenin Güneş’ini kabul ediyorum» diyen bir yarasa gibi olursun. Aslında geçen senenin Güneş’i ile bu senenin Güneş’i iki farklı güneş değil, aynı güneştir. Bunlar arasında fark görmen, senin geçen senenin Güneş’ini tecrübe etmemiş olmandan kaynaklanır.[18]



[2] Prof. Dr. Ö. F. Harman, “İslam” mad., DİA, XXIII, 4.

[3] Yuhanna, 14:16-26; 15:26; 16:7.

[4] Maurice Bucaille, la Bible le Coran et la Science, Paris 1976, s. 108-109; Prof. Dr. Mehmet Aydın, “Faraklit”, DİA, XII, 165; Prof. Dr. Ö. F. Harman, “Îsâ” mad., DİA, XXII, 465-472.

[5] İbn-i Hişâm, I, 251.

[6] Abdülahad Dâvûd, Muhammad in the Bible, Doha 1980, s. 287-288.

[7] Bakara, 41, 89, 97, 101; Âl-i İmrân, 3, 39, 50, 81; Mâide, 48; Ahkâf, 12; Saf, 6.

[8] Bakara, 37-38, 136; Âl-i İmrân, 95; İsrâ, 9; Şûrâ, 13; A’lâ, 18-19.

[9] Rasûlullah r Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Ben, Meryem’in oğluna insanların en yakın olanıyım. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler. Benimle onun arasında başka bir peygamber yoktur.” (Buhârî, Enbiyâ, 48; Müslim, Fedâil 145; Ebû Dâvud, Sünnet, 14/4675)

[10] Hak Din’in esas vasıfları; ilâhî kaynağa dayanması, bir peygamber tarafından tebliğ edilmesi, vahiy menşeli bir kitabının olması, Allah’ın birliği ve âhiret inancını ihtivâ etmesidir.

[11] Mâide, 116; Hadid, 27; Markos, 12:32; Filipililer’e Mektup, 2:6.

[12] Prof. Dr. Ö. F. Harman, “İslam” mad., DİA, XXIII, 3, 4.

[13] Mâide, 3; Bakara, 131, 132; Âl-i İmrân, 19, 20; Mâide, 44; En’âm, 14, 163; Yûnus, 72; Mü’min, 66.

[14] Meryem, 30-36; Prof. Dr. Ö. F. Harman, “İslam” mad., DİA, XXIII, 3, 4.

[15] Prof. Dr. Ö. F. Harman, “İslam” mad., DİA, XXIII, 5.

[16] Her insan kendi devrindeki peygamberin ümmetidir. Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesinden sonraki bütün insanlar da onun ümmetidir. Lâkin bunların bir kısmı onun peygamber olduğuna îman ederken (Ümmet-i İcâbe), bir kısmı da inkâr etmektedir (Ümmet-i Ğayr-i İcâbe).

[17] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 266-267; İbn-i Sa’d, I, 260-261; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 530-531.

[18] Eva de Vitray-Meyerovitch, İslâm’ın Güleryüzü, s. 94.

%d bloggers like this: