1. İnsan ve Kâinat

Mevlânâ Celâleddin Rûmî şöyle anlatır:

“Birgün öküzün biri, zamanın medeniyet merkezi olan Bağdat’a geldi ve şehri baştanbaşa dolaştı. Ancak o muhteşem güzellikler, lezzetler ve sanat hârikaları arasında ancak ve ancak yol kenarındaki kavun ve karpuz ka­bukları dikkatini çekti. Zâten öküz ile merkebin seyrine layık olan şey, ya yola dökülüp saçılan saman­dır, ya da yolların kenarında biten çayır çimendir!” (Mesnevî, c. 4, beyt: 2377-2379)

İşte insan da bu dünyada sadece yiyip içme ve eğlenceyle meşgul olmayıp etrâfındaki muhteşem sanata bakmalı ve düşünmelidir. Zira insanın bizzat kendisi ve kâinat, öyle muhteşem iki varlıktır ki, onlar üzerinde uzun uzun tefekkür etmek, insana derin ufuklar açar. Asırlar boyunca insan ve kâinat üzerinde keşifler yapılmış, ancak onların akılları hayrette bırakan muhteşem husûsiyetleri henüz tam olarak ortaya çıkarılamamıştır. Kâinat, son derece hassas dengeler üzerine kurulmuş muhteşem ve çok kıymetli bir âlem, insan da kâinatın içinde ondan daha kıymetli bir gözbebeğidir. Sahip oldukları hârikulâde husûsiyetler zâviyesinden bakıldığında kâinatla insan birbirine benzeyen ikiz kardeş gibidir. Şu farkla ki, biri henüz hudutlarına ulaşamadığımız bir büyüklükte, diğeri de onun küçültülmüş bir maketi mâhiyetinde…

İnsan, şöyle bir an durup alışkanlıklarını bir tarafa bırakarak çevresindeki eşyâ üzerinde tefekküre daldığında hayret verici bir manzarayla karşı karşıya kalır. Hergün görüp durduğu bu hârika manzaraya daha önce niçin tefekkür nazarıyla bakmadığına şaşar. Meselâ toprağın, aynı su ile beslendiği hâlde binlerce farklı bitki yetiştirdiğini, bunların da farklı renklerde, farklı şekillerde meyve ve sebzeler verdiğini ve bunu mükemmel bir tertib ve nizamla yaptığını düşününce kendinden geçer. Öyle ya, aynı toprakta yetişen ve aynı suyla beslenen yiyeceklerin birbirinden üstün ve farklı olması akılları hayrette bırakacak bir hâdise değil midir?[1] Toprak, su, bitkiler, canlılar… Hepsinde nice hayranlık verici haller…

Sonra gözünü semâya çevirdiğinde, orada da muhteşem ve muazzam bir sistem görür: Meselâ Güneş… Dünya ile arasındaki uzaklık yaklaşık 150 milyon kilometredir. Kâinatın yaşı yaklaşık 15 milyar yıl, Güneş’in yaşı da 5 milyar yıl tahmin edilmektedir. Orta büyüklükte bir yıldız olan Güneş, hacim îtibariyle o kadar büyüktür ki içine Dünya gibi yaklaşık 1.300.000 gezegen sığar. Çok büyük bir alev topu olan Güneş’in yüzey sıcaklığı 6000 santigrat derece, iç sıcaklığı ise 20 milyon santigrat derecedir. Kendi yörüngesinde, saatte 720.000 kilometrelik muazzam bir hızla hareket eder. Yaklaşık bir hesapla günde 17 milyon 280 bin kilometrelik yol kateder.

Güneş’te her saniye 564 milyon ton hidrojen 560 milyon ton helyuma dönüşür. Aradaki 4 milyon tonluk fark gaz maddesi de enerji ışın hâlinde uzaya yayılır. Saniyede 4 milyon, dakikada ise 240 milyon ton madde kaybeder. Farazâ Güneş’in 3 milyar yıldan beri bu hızla enerji ürettiğini düşünelim, o zaman, bu süre zarfında kaybetmiş olduğu kütle 400.000 milyon kere milyon ton olacaktır ki, bu değer yine de Güneş’in şimdiki toplam kütlesinin 5000’de biri kadar ancak tutar.

Bu muazzam gücü ve enerjisiyle Güneş, başta insanlık olmak üzere yeryüzündeki tüm canlılığa en faydalı olacak güç ve büyüklükte yaratılmış olup ışınlarını ölçülü bir şekilde dünyaya ulaştırmaktadır. Ancak günün birinde Güneş’in merkezindeki hidrojen azala azala bitecek, Güneş’in merkezi gittikçe helyum bakımından zenginleşecek ve merkez ağırlaştıkça da çevresini kendine doğru daha fazla çekecektir. Bu da dünyanın sonu demektir.

Bahsettiğimiz bu muazzam Güneş, Samanyolu galaksisinde bulunan tahminen 200 milyar yıldızdan sadece birisidir. Aynı şekilde Samanyolu galaksisi de, modern teleskoplarla görülebilen birkaç yüz milyar galaksiden yalnızca birisidir. Ve bu Samanyolu galaksisinin bir ucundan diğerine gitmek için 100 bin ışık yılı gereklidir. Işık ise 1 saniyede 300.000 kilometre gider. İşte Dünya, bu galaksinin spiral kollarından birinde yer almaktadır. Dünya’dan hareket edip galaksimizin merkezine varabilmek için 300.000 trilyon kilometre gitmemiz gerekir.

Dünya, geçtiği bir yere bir daha uğramamak üzere muazzam bir hızla fezâda yol almaktadır. Saniyede 30 kilometre hızla bir yöne, 250 kilometre hızla başka bir yöne doğru fezânın derinliklerinde uçup duruyor. Üzerindekilerle birlikte Güneş’in etrafında bir günde 2 milyon kilometreden fazla yol kat ediyor.

Yağmur

Bir de gökten inen yağmur üzerinde tefekkür edelim. Eğer yağmur damlaları yer çekimi kanununa uygun olarak düşecek olsaydı her bir damla yere kurşun hızıyla inecekti. Hâlbuki her bir yağmur tanesi sâbit hızla yere düşer, usulcacık, incitmeden ve yıpratmadan… Havaya verilen kaldırma kuvveti ve akışkanlık sâyesinde yerçekimi kuvvetinin tesiri dengelenir ve damlanın sabit bir hızla yere düşmesi sağlanır. Görüldüğü gibi en zor ve pahalı hizmetler, en münasip ve kısa yollardan çözüme kavuşturulup yeryüzünün müstesnâ misafiri olan insana her an takdim edilmektedir.

Madde

Şimdi de gözlerimizi yere çevirip biraz da maddenin yapısına bakalım: Madde, hidrojen ve karbon gibi farklı elementlerden; onlar atomlardan; atomlar elektron, proton ve nötronlardan; bunlar da kuarklardan teşekkül eder. En nihayete kadar gittiğimizde kâinatın temel yapı taşlarından biri olan nötrino parçacıklarıyla (veya dalgalarıyla) karşılaşırız. Bir milimetre kare kabul ettiğimiz bir toplu iğne başında yaklaşık 100 trilyon atom olduğunu hatırlarsak, atomların boyut olarak ne kadar küçük olduğunu anlarız. Bir insan atomdan hacim olarak 1028 (10’un yanına 27 tane sıfır ilâve ediniz) misli daha büyüktür. Güneş de insandan 1028 misli büyük. Bu durumda insan Güneş ile atom ortasında yer almaktadır.

Atom çekirdeği öylesine yoğun bir maddî yapıyı temsil eder ki, çekirdek maddesinin bir çay kaşığı kadarlık miktarı neredeyse bir milyar ton çeker. Proton ve nötronlar, elektronlara nazaran çok daha küçük bir hacme sıkıştıklarından hızları da onlara nisbetle fevkalâde yüksektir. Öyle ki saniyede yaklaşık 60.000 kilometreyi aşan bir hıza sahiptirler.

Bir atom çekirdeği, merkezini oluşturduğu atomdan yaklaşık yüz bin kez daha küçük olmasına rağmen, atomda bulunan kütlenin % 99,95’i çekirdekte toplanmıştır. Bu durumda atom, neredeyse “boşluk”tan ibarettir.

Çekim Kuvveti

Şunu da düşünelim: Atoma verilmiş kuvvetlerin en zayıfı, yani “çekim kuvveti” olmasaydı, içinde bulunduğumuz varlık âlemini asla göremezdik. Çünkü o zaman ne Dünya yüzünde biz, ne de Güneş etrafında Dünya olacaktı. Eğer elektrik kuvvetinin pozitif ve negatif kutupları dengelenmemiş olsaydı, çekim kuvveti bir işe yaramazdı. Şükür ki bu kuvvetler milyarda birin milyarda birinin milyarda birinin milyarda biri kadar bir hataya dahi izin vermeyen ince bir düzen ile dengelenmiş durumdadır. Ve bu kuvvetin karşısında, ondan bin misli kuvvetli nükleer kuvvet sayesinde aynı kutuptan parçacıklar, çekirdek etrafında bir arada barınabiliyor. Nükleer kuvvet başıboş bırakılsaydı, bütün kâinat dev bir atom çekirdeği olurdu. Hâlbuki ona tanınmış tesir sahası ancak atom çekirdeği kadardı. Ve nükleer kuvvet, zayıf kuvvetle dengelenmeseydi, her şey bir atom bombası olur, Dünya’dan milyonlarca kat büyük dev küreler ve Güneş bir anda sönüp giderdi.

Atomları İstediği Şekilde Dizen Bir Kuvvet Var

Meselâ beyin ile taşın, elmas ile kömürün malzemesi tamamen aynıdır, hepsi de elektron, proton ve nötronlardan oluşur. Aralarındaki fark atomlarının diziliminden meydana gelir. O hâlde beynin gösterdiği farklılığı maddesinde değil, dışardan alıp yansıttığı daha farklı bir şeyde yani mânâsında aramalıyız. Tüm gözlem ve tecrübeler kâinatta madde ile beraber arkada çok sayıda muazzam mânâ katmanları olduğunu göstermektedir. Yani madde her şeyin kaynağı değildir.

Akışkanlar Mekaniği

Tabiata baktığımızda bir balığın yüzmesi, bir kuşun uçması, bir uçağın uçuşu hep belli prensipler (akışkanlar mekaniği) dâhilinde gerçekleşir. Acaba uçaklar mı yoksa uçan böcekler mi bu prensipleri daha iyi ve daha verimli bir şekilde uygulamaktadır? Balığın vücut şekli tasarlanırken acaba hangi akışkan prensipleri uygulanmıştır?

Balığın kalbi, yüzerken suyun vücûduna uyguladığı basıncın en düşük olduğu yere büyük bir îtina ile yerleştirilmiştir. Böylece hız arttıkça dış basınç azalarak kalbin atışlarının kolaylaşması hedeflenmiştir. Balığın gözü hız ne olursa olsun hep aynı statik basınç değerini koruyan yere yerleştirilmiştir. Böylece balık hızlı veya yavaş yüzerken gözünde basınç farklılığı olmamaktadır. Sinekler ânî hızlanma ve yavaşlama yapabilir, havada asılı kalır, takla atıp ters uçabilir ve ters olarak tavana iniş yapabilirler. Köpek balığının kuyruğundaki çentik, akbabanın kanat uçlarındaki yayvan tüyler, balinanın kuyruğundaki yarım ay şeklindeki kanat, hareketlerinde onlara hidrodinamik veya aerodinamik avantajlar sağlar. Kırlangıç ve tonbalığında olduğu gibi ön ve arka kanatların arkaya doğru kavislendiği hilâl şeklindeki kanatlar, bu verimi daha da artırır. İnsanlar da uçak ve gemilerde bu tasarımlardan istifade ederler.

Köpek balığının derisi üzerinde keşfedilen küçük kanalcıklar tuzlu suda hareket verimliliğini sağlar. Tahliller, bu kanalcıkların suda sürtünmeyi azaltmak için en ideal yapı ve boyda olduğunu göstermiştir. İnsan ve hayvan eklemlerindeki yağlama mekanizması, bugüne kadar teknolojideki üç yağlama tipi ile de tam olarak açıklanamıyor. Donma sıcaklığının altında yaşayan antifrizli balıklar, kızgın çöl kumlarında hareket eden yılanlar, med-cezir bölgelerinde susuzluğa dayanıklı balıklar vardır. Ayıbalıkları 1600 metre derinliğe dalabilmektedir ki basınç bizim maruz kaldığımız basıncın 160 katıdır. Bununla birlikte derin deniz hayvanlarının bu kadar büyük basınç altında hayatlarını nasıl devam ettirdiklerine dâir bilmediğimiz hususlar çok fazladır. Bazı deniz yılanları uzun süreli derin dalışlarda deri vasıtasıyla kandaki azotu dışarı atarlar ve yüzeye çıktıklarında vurgun yemezler. Hâlbuki bugün en usta dalgıçlar bile derinden su yüzüne ancak dinlene dinlene uzun zamanda çıkabilirler…

Buraya kadar naklettiğimiz şeyler, ilâhî azamet ve kudrete delâlet eden hakikatlerden sadece bir nebzedir. Bunlar bile insanı, sonsuz bir ilim ve kudrete sahip olan bir Yaratıcı’nın varlığına götürmektedir:



[1] Ra‘d, 4.

%d bloggers like this: