İSLÂM AHLÂKI

Birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfte beyan buyrulduğu üzere İslâm ahlâkını, edep, hayâ, iffet, sabır, şükür, rızâ, merhamet, şefkat, affedebilmek, doğruluk, vefâ, muhabbet, cömertlik ve emsâli nice kalbî meziyetler teşkil eder.

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlardır ki:

“Cibrîl bana Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu söyledi: «Bu dîn (yani İslâm), Zâtım için seçip râzı olduğum bir dîndir. Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe, onu bu iki hasletle yüceltiniz!»” (Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenz, VI, 392)

Görüldüğü üzere güzel ahlâk, dînî yaşayışta böylesine hayâtî bir ehemmiyeti hâizdir.

Öte yandan Cenâb-ı Hakk’ın bizlere üsve-i hasene, yani en güzel örnek şahsiyet olarak armağan ettiği Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[1] buyurarak, vazîfesinin temel hikmetini ifâde etmiş ve güzel ahlâkın ehemmiyetini vurgulamıştır. Gerçekten de Rasûlullah r Efendimiz’in bütün hâlleri, her bakımdan zirve örnekler, hasletler ve güzellikler meşheridir. Öyle ki, Cenâb-ı Hak:

(Ey Rasûlüm!) Hiç şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 4) buyurarak bu hakîkati te’yîd etmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- Cenâb-ı Hakk’ın, kullarında tecellî eden bir sanat hârikasıdır. Zira O, en alt tabakadan en üst tabakaya kadar bütün topluma en güzel misaldir. 1400 sene evvelinden kıyâmete kadar gelecek bütün insanlık, her türlü problemini O’nun nebevî hayatında çözerek huzura kavuşabilir.

Peygamberler, dünyevî bir miras bırakmazlar. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den ümmetine kalan asıl miras da, O’nun şahsiyet, kimlik ve takvâsıdır. Bu mirasa sahip çıkmak; İslâm şahsiyetinin aynası olan “nebevî ahlâk” ile ahlâklanarak O’nu her zaman ve mekânda O’na yakışan bir vakar ile temsil etmekle mümkündür. Bu hâlin bizler için bir takvâ imtihanı olduğunu unutmamak gerekir.

İslâm, beşerî ve felsefî ekoller gibi, nazarî, ütopik, hayâlî ve uygulanamaz bir sistem değildir. Filozoflar ve teorisyenler, ortaya koydukları fikirleri; “bana göre böyledir” diyerek beyan ederler. Peygamberler ise; “Allah böyle emrediyor.” diyerek bütün beşerî izâfetlerden ve zaaflardan berî olan mutlak hakîkatleri tebliğ ederler. Bu itibarla hakka ve hayra ulaşmak için, aklın dar hudutları içinde fikir üreten feylesofların izâfî teorileri içinde boğulmamak, ilâhî hakîkatlere gönül vermek îcâb eder.

Cenâb-ı Hak, râzı olduğu kâmil insan modelini Peygamber Efendimiz’in şahsiyetinde sergilemiş, bizlere de O’nun ahlâkıyla ahlâklanmayı, O’nu kendimize kıstas almayı hedef göstermiştir. Bu hedefe en fazla yaklaşanlar, sahâbe neslidir. Onlar, “Kişi, sevdiğiyle beraberdir.”[2] hadîsinin mânâsını en güzel şekilde anlayıp yaşamışlardır.

İki kalp arasında âdeta bir cereyan hattı olan muhabbet, sevdiğine râm olup ona itaat etmeyi gerektirir. Seven, sevdiğine benzer. Eğer sevdiğine benzemiyorsa, sevdiğini iddia edip de ardından sevdiği kimsenin dediklerinin zıddını yapıyorsa, bu durumda insan ya sevgisinde samimî değildir, ya da yaptığında…

Allah Rasûlü’ne muhabbetin alâmeti de, O’na benzemeye ve O’nun ahlâkından hisse almaya çalışmaktır. Sahâbe nesli, canlarından çok sevdikleri Allah Rasûlü ile âhirette de beraber olabilmek için; O’nun gönül dokusundaki hissiyatta, O’nun sünnetini yaşayışta ve ahlâkında da O’nunla beraber olmaya gayret göstermişlerdir. Hepsi, cömertlikte, diğergâmlıkta, nezâkette, zarâfette, incelikte, kendi imkân ve istîdatları nisbetinde Allah Rasûlü’ne benzemeye çalışmışlardır.

Hazret-i Ömer’in şu hâli, bu hususta ne kadar ibretli bir misaldir:

Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamanında pek çok yer fethedilmiş, mü’minlerin refah seviyesi yükselmişti. Fakat Ömer t bu zenginliğe karşı müstağnî kalmıştı. Devletin ihtişâmına, Beytülmâl’in zenginliğine rağmen, müstesnâ bir istiğnâ hâlinde yaşıyor, yamalı elbisesiyle hutbe okuyordu. Bazen borçlanıyor, sıkıntı içinde hayâtını idâme ettiriyordu. Çünkü o, hazîneden ancak kifâyet miktarı bir tahsisat almayı kabul ediyor ve bununla da zor geçiniyordu.

Ashâbın ileri gelenleri onun bu hâline üzüldüler. Halîfenin nafakasını artırmayı düşündüler. Fakat bunu teklif etmekten çekindikleri için Hazret-i Ömer’in kızı ve aynı zamanda Hazret-i Peygamber’in zevcesi olan Hafsa vâlidemize başvurdular. İsimlerini vermeyerek babasına bu teklifi arz etmesini istediler.

Hafsa vâlidemiz, ashâbın bu teklifini babasına açtı. Allah Rasûlü’nün gün boyu açlık çekip de karnını doyuracak bir tek hurma bile bulamadığı günlere[3] şâhid olmuş bulunan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- kızı Hafsa’ya:

“–Kızım! Rasûlullâh’ın yeme-içme ve giyimde hâli nasıldı?” diye sordu.

“–Kifâyet miktarı (ancak yetecek kadar) idi.” cevâbını alınca, Hazret-i Ömer t sözüne şöyle devâm etti:

“–İki dost (Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ebû Bekir) ve ben, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Birincimiz makâmına vardı. Diğeri aynı yoldan giderek birinciye kavuştu. Üçüncü olarak ben de arkadaşlarıma ulaşmak isterim. Eğer fazla yükle gidersem, onlara yetişemem! Yoksa sen, bu yolun üçüncüsü olmamı istemez misin?” dedi. (Bkz. Ahmed, Zühd, s. 125; Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 128; Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Târih-i İslâm, I, 367)

Ebû Kursâfe t, Rasûlullah r Efendimiz’in hâl ve davranış güzelliklerinden bir kısmını şöyle nakleder:

Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah r Efendimiz’e bey’at edip yanından ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana:

“–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü ondan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nur saçılıyordu.” dediler. (Heysemî, VIII, 279-280)

Ashâb-ı kirâm da Peygamber Efendimiz’in bu güzelliğini, nezâketini ve zarâfetini kendi hayatlarına tatbik etmenin gayreti içinde olmuşlardır.

Sahâbeden Ebu’d-Derdâ’nın hanımı Ümmü’d-Derdâ şöyle anlatır:

Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-, bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi. Bir gün ona:

«–İnsanların seni ayıplamasından korkuyorum!» dedim. O ise:

«–Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi.» dedi.” (Ahmed, V, 198, 199)

Ashâbın gönül dokusunu ahlâkî güzelliklerle işleyen Rasûlullah r bir gün:

“–Sizden biri, Ebû Damdam gibi olmaktan âciz midir?” diye sordu. Oradaki sahâbîler:

“–Ebû Damdam kimdir?” diye sordular. Peygamber Efendimiz r de şöyle buyurdu:

“–Sizden önceki kavimlerden birine mensup idi. «Bana hakâret eden ve dil uzatarak gıybetimi yapan kimselere hakkımı helâl ediyorum.» derdi.” (Ebu Dâvûd, Edeb, 36/4887)

Ne güzel bir gönül kıvâmı…

Kendisi aleyhine yapılacak dedikodu, gıybet, hakâret gibi hazmedilmesi çok zor hatâları peşinen affettiğini Allâh’a arz ediyor. Bunu da Cenâb-ı Hakk’a duyduğu engin ve nihâyetsiz muhabbet sebebiyle yapıyor. Allâh’ın kullarının, kendisi yüzünden hesap gününde zor duruma düşmesini istemiyor. Günahkâr bile olsalar, Allâh’ın kullarını rahatlatmanın Yüce Rabb’imizi hoşnud edeceğini düşünüyor. İnsanlığın hodgâm, egoist ve “ben” merkezli bir hayata sürüklendiği günümüzde, toplum olarak bu ahlâktan hisse almaya ne kadar da muhtacız…

İncitmemek, incinmemek ve affedebilmek, İslâm ahlâkının fârik vasıflarındandır. Kendine yapılan haksızlık ve cefâları Allah için unutup onların üzerine bir şal atabilmek, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını, rahmetini, af ve mağfiretini celbeden en kıymetli davranış güzellikleridir.

Nitekim Cenâb-ı Hak, affedebilmenin fazîletini ifâde sadedinde âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:

“…Allâh’ın sizi bağışla­masını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametli­dir.” (en-Nûr, 22)

Affın gerçek sahibi, Allah Y’dur. Dolayısıyla mü’min, affede affede Allâh’ın affına lâyık hâle gelmenin gayreti içinde olmalıdır. Rûhun gerçek zaferi, şahsına karşı işlenen hata ve kusurları affetmektir. Kendisinde affetme irâdesini gösterememiş mefluç bir ruh, hangi yüzle ilâhî af ve mağfireti dileyebilir?!

İslâm ahlâkıyla olgunlaşan bir mü’minin gönlünde kin ve intikam duygularına yer kalmaz. Bilâkis îman muhabbetiyle çarpan yüreğindeki Cenâb-ı Hakk’ın sevgisi ve O’nun affına vuslat arzusunun şiddeti nisbetinde Allâh’ın kullarına dâimâ affetme fazîletini tevzî eder.

Nitekim ârif ve âşık gönüllerde müstesnâ bir yeri olan Hallâc-ı Mansur taşlanırken:

“Yâ Rabbî! Benden evvel beni taşlayanları affet!” diye yalvararak büyük bir gönül îsârı sergilemiştir.

*

Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş olan Rasûlullah r Efendimiz, ashâbının ahlâkî terbiyesi husûsunda son derece titiz davranırdı. Hazret-i Âişe vâlidemiz O’nun bu hassâsiyet misallerinden birini şöyle nakleder:

“Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, yalandan daha kötü ve çirkin gelen bir huy yoktu. Ashâbından birinin herhangi bir hususta azıcık yalan söylediğini duysa, onun tevbe ettiğini öğreninceye kadar kendisini o sahâbîden uzak tutar, onunla fazla görüşmek istemezdi.” (İbn-i Sa’d, I, 378)

Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, son derece mütevâzı idi. Bu hâliyle de ashâbına en güzel numûne idi.

Enes -radıyallâhu anh- buyuruyor ki:

“Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- hastaları ziyâret eder, cenâzelerde bulunur, kölelerin dâvetlerine gider, merkebe binerdi. Hayber’in fethedildiği ve Benî Kureyza üzerine yüründüğü gün, yuları hurma liflerinden olan bir merkebe binmişti. Altında da liften yapılmış bir semer vardı.” (Tirmizî, Cenâiz, 32/1017; İbn-i Mâce, Zühd, 16; Hâkim, II, 506/3734)

“…Bineğinin terkisine insanları bindirir, yemeğini yere koyup yerdi…” (Hâkim, IV, 132/7128)

Ebû Mûsâ t da şöyle buyurur:

“Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- merkebe biner, kaba yünden elbise giyer, oturup koyunun sütünü sağar, misafirleriyle ilgilenir, onlara hizmet ve ikram ederdi.” (Hâkim, I, 129/205)

Cerîr t da şöyle anlatır:

“Mekke’nin fethedildiği gün Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in huzuruna bir kimse gelmişti. Adamcağız, Allah Rasûlü’nün maddî ve mânevî heybetinden dehşete kapılıp titremeye başladı. Onun bu hâlini gören Rasûlullah r gayet yumuşak ve tatlı bir lisanla:

«–Sâkin ol, sıkılma! Ben bir hükümdar değilim. Ben Kureyş kabîlesinden, kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!» buyurdu.” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 30; Hâkim, III, 50/4366; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, V, 69)

Yine Efendimiz r kendilerini Allah yoluna adamış fakir sahâbîler olan Ashâb-ı Suffe’ye büyük ehemmiyet verdi. O’nun, Allah ve Rasûlü’ne samîmiyetle bağlı siyâhî bir köleye gösterdiği ihtimâma, Ensâr ve Muhâcirlerin ileri gelenleri bile gıpta etti. İşte sahâbe-i kirâm, O’nun bu ahlâkını görerek, duyarak, yüreklerinde hissederek yetişti.

Bir gün Hazret-i Hasan t Kâbe’yi tavaf etmiş, ardından Makâm-ı İbrâhîm’de iki rekât namaz kılmıştı. Sonra yanağını Makâm’a koyup ağlamaya ve şöyle münâcât etmeye başladı:

“Yâ Rabbî, Sen’in küçük ve zayıf kulun kapına geldi. Allâh’ım, âciz hizmetçin kapına geldi. Yâ Rabbî, dilencin kapına geldi. Sen’in yoksulun kapına geldi!”

Bu niyazı defalarca tekrar ettikten sonra oradan ayrıldı. Yolda kuru ekmek parçalarıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastladı. Selâm verdi. Onlar da Hazret-i Hasan’ı mütevâzı yemeklerine dâvet ettiler. Hasan t yoksullarla birlikte oturdu. Peygamber nesline sadaka yemek câiz olmadığı için o azîz sahâbî:

“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” dedi.

İkramlarını kabul edemediği yoksulların gönüllerini almak için de, onları evine götürdü, yemek yedirdi, elbiseler giydirdi ve ceplerine de bir miktar para koydu.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)

Allah Rasûlü’nün mânevî terbiyesi ile yetişmiş olan Hazret-i Hasan t yine bir gün Medîne bağlarından birine uğramış ve orada zenci bir köle görmüştü.

Köle elindeki ekmekten bir lokma kendisi yiyor, bir lokma da önündeki köpeğe veriyordu. Böylece ekmeğini köpekle paylaşmıştı. Hasan t:

“–Neden onu küçük bir parçayla savmadın da ekmeği yarıdan ikiye böldün?” diye sordu. Köle:

“–Gözlerim onun gözlerinden hayâ etti de onu az bir ekmekle savamadım!” dedi. Bunun üzerine Hasan t:

“–Delikanlı, sen kimsin?” diye sordu.

Köle:

“–Ebân bin Osman’ın hizmetçisiyim.” dedi.

Hasan t:

“–Peki bu bağ kime ait?” diye sorunca, köle:

“–Ebân bin Osman’a ait.” karşılığını verdi.

Hazret-i Hasan:

“–Sakın buradan bir yere ayrılma, birazdan buraya, senin yanına döneceğim” diyerek oradan ayrıldı ve bağın sahibi olan Ebân’ın yanına vardı. Hem bağı hem de o zenci köleyi satın aldı. Ardından tekrar kölenin yanına dönerek:

“–Delikanlı! Seni satın aldım.” dedi. Bunun üzerine köle ayağa kalkarak:

“–Başım-gözüm üstüne! İtaat; Allâh’a, Rasûlü’ne ve sanadır.” dedi.

Bu sözleri duyan Hazret-i Hasan t:

“–Sen artık Allah için hürsün! Bu bağı da sana hibe ediyorum!” dedi. Köle de:

“–Efendim, bu bahçeyi, beni rızâsı için âzâd ettiğin Cenâb-ı Hakk’a hibe ediyorum!” diye bir infakta daha bulundu. (İbn-i Manzûr, Muhtasaru Tarîhi Dımeşk, VII, 25)

Velhasıl köle kâbına erilemeyecek bir şekilde faziletler üzerine faziletler sergiledi.

 İşte sahâbîlerine böyle bir gönül kıvâmı telkin etmiş olan Allah Rasûlü r ümmetinin muhtaçlarını, hastalarını, zor durumda olanlarını dâimâ düşünür ve:

“Ben her mü’mine kendi nefsinden daha ileriyim, daha yakınım. Bir kimse ölürken mal bırakırsa o mal kendi yakınlarına aittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana aittir; yetimlere bakmak da benim vazîfemdir.” buyururdu. (Müslim, Cum’a, 43)

Kendisi böylesine diğergâm olan Allah Rasûlü r ashâbını da bu ahlâk ile yetiştirdi. Nitekim bir gün, sabah namazını kıldıktan sonra ashâbına dönüp:

“–İçinizde bugün oruçlu olan var mı?” buyurdu.

Hazret-i Ömer t:

“–Yâ Rasûlâllah! Dün gece oruç tutmak aklıma gelmedi, onun için şimdi oruçlu değilim.” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir t:

“–Dün gece ben oruç tutmayı düşündüm ve sabaha oruçlu olarak çıktım.” dedi.

Rasûlullah r:

“–İçinizde bugün bir hasta ziyâretinde bulunan var mı?” buyurdu.

Hazret-i Ömer t:

“–Yâ Rasûlâllah! Sabah namazını kıldık ve yerimizden hiç ayrılmadık, nasıl hasta ziyaret edebilelim ki?” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir t:

“–Duydum ki kardeşim Abdurrahman bin Avf rahatsızlanmış. Mescide doğru çıktığımda, durumu nasıl diye bakmak için yolumu o tarafa uğrattım.” dedi.

Rasûlullah r:

“–İçinizde bugün bir yoksulu doyuran var mı?” buyurdu.

Hazret-i Ömer t:

“–Yâ Rasûlâllah! Namazı şimdi kıldık ve yerimizden hiç ayrılmadık?!” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir t ise:

“–Mescide girdiğimde, ihtiyacını arz eden birini gördüm. Oğlum Abdurrahman’ın elinde bir parça arpa ekmeği vardı. Onu alıp yoksula verdim.” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah r:

“–Seni cennetle müjdelerim.” buyurdu.

Hazret-i Ömer bir iç çekti ve:

“–Âh cennet!” dedi.

Rasûlullah r Hazret-i Ömer’i de memnun edecek bir söz söyledi. Ardından:

“–Allah Ömer’e rahmet eylesin, Allah Ömer’e rahmet eylesin! Ne zaman bir hayır yapmak istese Ebû Bekir muhakkak onu geçer.” buyurdu. (Heysemî, III, 163-164. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Zekât, 36/1670; Hâkim, I, 571/1501)

Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ ﴿7﴾ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ ﴿8﴾

“Boş kaldın mı hemen (başka bir) işe koyul ve yalnız Rabb’ine yönel.” (el-İnşirah, 7-8)

Âyet-i kerîmeler mûcibince, mü’min dâimâ bir hayır işini bitirip diğer bir hayır işine koşmalı, ömrünün sonuna kadar, devamlı artan bir hizmet aşkı içinde bulunmaya gayret etmelidir. Rabb’imizin tâlimâtı da, Peygamber Efendimiz’in arzusu da bu şekildedir.

Sayısız güzel ahlâk telkinleriyle ashâbını müstesnâ bir gönül ufkuna taşıyan Peygamber Efendimiz r kıyâmete kadar gelecek ümmeti için, hayatın her safhasında en güzel örnektir. Nice ayakların îman zemininden kaydığı; varlık, bolluk, zafer gibi nefsi kabartıp azgınlığa sevk edebilecek durumlarda, gurur, kibir ve ucuba kapılmamakta en güzel örnek, O’dur. Bunun zıddına sabırların zorlandığı müşkil durumlarda da isyâna düşmemek, metânetini korumak, rızâ ve tevekkül hâlini muhâfaza etmekte de en güzel örnek, yine O’dur.

Allah Rasûlü r tahammül ötesi bir meşakkat ve çile kumkuması olan Hendek harbinde, ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk, karanlık ve düşmana karşı verdikleri zorlu mücâdele esnâsında:

“Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirler’e nusret eyle!..” (Buhârî, Meğâzî, 29) niyâ­zında bulunuyordu. Dünyadaki bütün ıztırap ve yorgunlukların, ebedî saâdet dolu bir hayat karşısında değersiz olduğunu ifâde ederek, ashâbına âhireti hedef gösteriyordu. Böylece sabır, sebat, rızâ, teslîmiyet ve tevekkül ile gönüllerdeki metânetin ve rûhî muvâzenenin muhâfazasını tebliğ ediyordu.

Yine Mekke fethi de, müslümanların yirmi sene çektikleri çile, ıztırap ve zulümlerden sonra Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine lutfettiği en büyük zaferdi. Ancak Rasûlullah r Efendimiz, Mekke’ye muzaffer bir kumandanın gururuyla ve zafer işâretleriyle değil, devesinin üzerinde secdeye kapanmış olarak ve bir şükür edâsı içinde girmiştir. En cüz’î bir benlik tezâhürüne bile karşı koymak üzere:

“Ey Allâh’ım! Gerçek hayat, ancak âhiret hayatıdır!” niyâzında bulunmuştur. (Bkz. Vâkıdî, II, 824; Buhârî, Rikâk, 1)

Ashâb-ı kirâmdan Utbe bin Gazvân’ın şu hâli de, sahâbe neslinin Peygamber Efendimiz’in dünyaya bakış tarzını ve tevâzuunu gönüllerine nasıl nakşettiklerinin güzel bir misâlidir:

Bir gün Utbe t bir hutbe îrâd etti. Allâh’a hamd ü senâda bulunduktan sonra şöyle dedi:

“…Şüphesiz ki dünya geçici olduğunu bildirmiş ve hızla gelip geçmiştir. Ondan geriye kalan, kabın dibinde kalan su gibidir ki, sahibi de onu bir yudumda içiverir. Şüphe yok ki siz bu dünyadan sonu olmayan bir diyara gideceksiniz. Bu sebeple oraya elinizdekilerin en hayırlısıyla gidiniz…

Rasûlullah r ile beraber olan yedi kişiden biri olduğum günü gördüm. Ağaç yapraklarından başka yiyeceğimiz yoktu. Onları yerken ağızlarımız yara olmuştu. Bir hırka bulmuştum da onu ikiye bölüp Sa‘d bin Mâlik ile paylaşmış, yarısını ben, yarısını da o, izâr (örtü) olarak kullanmıştık. Bu gün ise bizden her biri, bir şehre idareci olmuş durumda. Bununla birlikte ben, kendi nazarımda büyük, lâkin Allah katında küçük olmaktan Allâh’a sığınırım… (Müslim, Zühd, 14)

Velhâsıl, hayatın varlık ve darlık zamanları, hep birer îman ve takvâ imtihanıdır. Bu imtihanlardan geçer notu alabilmek, Allah Rasûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanmaya bağlıdır. Bu cihanda insanlık şeref ve haysiyetimizi muhâfaza edebilmemiz; Allah Rasûlü’nün sabır, şükür, tevekkül, rızâ, teslîmiyet ve güzel ahlâkından hisse alarak mâneviyatımızı inkişâf ettirmemiz nisbetinde mümkündür.

Böyle bir mânevî tekâmül için, daha önce de bahsettiğimiz gibi, evvelâ iç âlemin tezkiye ve tasfiye edilmesi şarttır. Zira Cenâb-ı Hak, Şems Sûresi’nin başında, yaratılış hârikaları olan güneş, ay, gündüz-gece, semâ, arz ve nefs üzerine tam yedi ilâhî yeminden sonra bize, iç âlemimizdeki bitmek bilmeyen mücadeleyi bildirmiş ve kurtuluşun yegâne yolunu göstermiştir:

“…Her bir nefs ve onu düzenleyene, ona hem fücûru (Allah’tan uzaklaştıran kötülükleri), hem de takvâyı (Allâh’a yakınlaşma yolunu/vuslatı) ilham edene yemin olsun ki, iç âlemini temizleyen, kurtuluşa ermiştir. Onu temizlemeyen (günahlarla örten) ise felâkete uğramıştır.” (eş-Şems, 7-10)

Dolayısıyla insanoğlunun iç âleminde, bir tarafta nefsânî arzular ve fücur, diğer tarafta ise rûhânî vasıflar ve takvâ bulunmaktadır. Bir tarafta çamura saplanmak isteyen nefs, bir tarafta göklere kanat açmak isteyen ruh vardır.

Mevlânâ Hazretleri bunu bir misalle şöyle izah eder:

“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Musa da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar! Bu sebeple birbirine düşman bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!”

İç âlemin tezkiye ve tasfiyesi neticesinde kalbin selîm hâle gelmesi için, Hazret-i Peygamber r Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinden bilhassa şu temel düsturlara riâyet etmek îcâb eder:

1. Helâl gıdâ

İslâm, her hususta olduğu gibi yeme-içme husûsunda da helâl ve haram hudutlarıyla bir gıdâ rejimi telkîn eder. Zira bâtın tasfiyesi için, helâl lokma şarttır.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Lokmalar tohum gibidir. Fikir, düşünce ve niyetler onun mahsûlüdür.”

“Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmadan gelir. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma haramdır.”

“Hiç buğday ektin de arpa çıktı mı? Hiç atın merkep yavrusu doğurduğu görülmüş müdür?”

“Dün gece mîdeme birkaç şüpheli lokma indi de ilham yolunu tıkadı.”

İçinde yaşadığımız âlemde rızkı aramak için sebeplere sarılmak zarûrîdir. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Allah Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” buyrulur. (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

Allah Rasûlü r Tebük’ten dönerken, Sa‘d el-Ensârî t kendisini karşıladı. Allah Rasûlü r onunla musâfaha yaptı. Ellerinin nasırlaşmış olduğunu görünce:

“–Elin neden böyle?” diye sordu. O da:

“–Bunlar kürek ve çapa izidir. Bunlarla çalışıp âilemin nafakasını kazanıyorum.” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah r:

“–Bunlar ateşin dokunamayacağı ellerdir.” buyurdu. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, I, 424-425; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 86)

Diğer bir rivâyette:

“–Bunlar, Allah Teâlâ’nın sevdiği ellerdir.” buyurmuştur. (Serahsî, Mebsût, VII, 62 [Kitâbü’l-Kesb])

Helâlinden kazanmak için çalışıp gayret etmek gerekmekle birlikte, ihtirâsa kapılarak helâl-haram sınırlarını çiğnemek, büyük bir gaflettir.

Sahâbe efendilerimiz sabah evlerinden çıkarlarken hanımları:

“–Efendi, Allah’tan kork; haram kazanma! Biz dünyada açlığa sabrederiz, fakat kıyâmet gününde cehennem azâbına dayanamayız!” diyerek uyarırlarmış. (Abdülhamîd Keşk, Fî Rihâbi’t-Tefsîr, I, 26)

Cenâb-ı Hakk’ın haram kıldığı şeyleri yiyip içmek veya haram yollardan kazanılan parayla gıdâlanmak, uhrevî bir azap vesîlesi olduğu kadar, insanın kalbî hassâsiyetlerini de dumûra uğratır.

Abdülkâdir Geylânî ç şöyle nasihat eder:

“Haram yemek kalbi öldürür, helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma vardır seni dünya ile, lokma vardır seni âhiret ile meşgûl eder. Yine lokma vardır, seni Hâlık Teâlâ’ya rağbet ettirir.”

Bu hakîkate binâen Süfyân-ı Sevrî Hazretleri de:

Kişinin dindarlığı, gıdâsının helâlliği nisbetindedir.” buyurmuştur.

İnsanın kazandığı para da, yılan gibidir. Hangi delikten girdiyse oradan çıkar. Cebine haram para giren kimsenin amelleri de bozulmaya başlar. Zâhiren düzgün gibi görünse de, kalben ve bâtınen bozulur, ihlâs ve rûhâniyeti zâyi olur. Bu sebeple helâlin hesâbı, harâmın da azâbı olduğu şuuruyla, kazanca haram ve şüpheli karıştırmamaya, helâl nîmetleri de ölçülü bir şekilde kullanmaya âzamî gayret göstermek şarttır.

Kalpler, Allâh’ın emirlerine itaat hâlinde olursa, vücutlar feyiz ve hayır menbaı olur. Şüpheli ve harama bulaşan vücutlar ise kötülük menbaı hâline gelir.

Bütün bunlar gösteriyor ki; helâl ve haram husûsunda hassâsiyet ölçülerine son derece dikkat etmemiz zarûrîdir. Dolayısıyla önce bunların neler olduğunu en güzel ve doğru şekilde öğrenmek, sonra da uygulamak noktasında aslâ gaflet edilmemelidir. Aklımız, gönlümüz ve hissiyâtımız dâimâ helâllere meyyâl hâle gelmeli, haramlardan da nefret etmelidir. Hem şüphelilere hem de haramlara irâdemizde sağlam duvarlar çekebilmeliyiz ki, onların maddî ve mânevî zehirleri, virüsleri, mikropları, rûhumuzu kemirmesin. Bunun için en basit ve küçük görüneninden en büyüğüne kadar haramların her çeşidine karşı, onları kime karşı işlediğimiz muhâsebesi içerisinde uyanık olmalıyız. Bilhassa “kul hakkı” meselesinde, bir iğne kadar bile olsa, harama bulaşmamaya son derece dikkat etmeliyiz.

2. Kul hakkından sakınmak

Affın sahibi Cenâb-ı Hak, kul hakkını kendi affının dışında tutmuştur. Mü’min, herhangi bir şekilde hakkını yediği bir kimseden helâllik almadan ilâhî affa nâil olamayacağı şuuruna sahip olmalıdır. Hakkâniyet duygusunu hiçbir zaman kaybetmemeli, hasbe’l-beşer bir hak çiğnemişse, onu iâde edip helâllik almaktan kendini müstağnî görmemelidir.

Rasûlullah r Efendimiz’in şu hâli, bu hususu ne güzel îzah eder:

Sevgili Peygamberimiz r vefatlarından önce mü’minlere son defa hitâb ediyor ve onlara son hatırlatmalarda bulunuyordu. Bir ara sözü kul hakkına getirerek:

“Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa onu hemen ödesin, dünyada rezil rüsvâ olurum diye düşünmesin! İyi biliniz ki; dünya rüsvâlığı âhirettekinin yanında pek hafiftir.” buyurdu. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319; İbn-i Sa’d, II, 255)

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı ve:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyânet etmiş, üzerime üç dirhem geçirmiştim!” dedi. Efendimiz ona:

“–Sen bu hıyâneti ne için yaptın?” diye sordu. Adam:

“–Ona ihtiyacım vardı.” dedi. Peygamber Efendimiz r:

“–Ey Fadl bin Abbas! Bu kişiden Beytülmâl (hazine) hesabına üç dirhem al!” buyurdu. (Taberî, Târih, III, 190)

Yine Rasûl-i Ekrem r Efendimiz vefâtından önce ashabına yaptığı son nasihatlerinin bir yerinde şöyle demiştir:

“Nihâyet ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Kimin malından sehven (bilmeyerek) bir şey almışsam, işte malım gelsin alsın!

İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabb’ime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağım!

Hiç kimse; «Rasûlullâh’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek, asla benim huyum ve hâlim değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni görmüyorum!” buyurdu.

Öğle namazını kıldıktan sonra dönüp minbere oturdu ve bu sözlerini tekrar etti. Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı:

“–Sizden biri istekte bulununca ona üç dirhem vermemi emretmiştiniz, ben de vermiştim.” dedi.

Peygamber Efendimiz r:

“–Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl bin Abbas! Buna üç dirhem ver!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 255; Taberi, Tarih, III, 190)

Daha sonra şu niyazda bulundu:

“Ey Allâh’ım! Ben ancak bir insanım! Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş veya bir kamçı vurmuş veya lânet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete vesîle kıl!” (Ahmed, III, 400)

“Allâh’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, o sözümü kıyâmet gününde kendisi için, Sana yakınlık vesîlesi kıl!” (Buhârî, Deavât, 34)

Enes t da şöyle anlatır:

“Vefâtı esnâsında Rasûlullah r Efendimiz’in yanındaydık. Bize üç defâ:

«–Namaz husûsunda Allah’tan korkun!» dedi. Sonra da şöyle buyurdu:

«–Emriniz altındaki insanlar hakkında Allah’tan korkun, iki zayıf hakkında Allah’tan korkun: Dul kadın ve yetim çocuk. Namaz husûsunda Allah’tan korkun!»

Sonra; «Namaz, namaz.» diye tekrar etmeye başladı. (Mübârek lisanları söylemez olunca bile) rûh-i mübârekleri çıkıncaya kadar, bunu içten içe tekrar edip durdular.” (Beyhakî, Şuab, VII, 477)

İşte kul hakkı hassâsiyeti böylesine yüce olan Fahr-i Kâinât r Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48)

Bu hakîkatlerden hareketle İmam Gazâlî ç bir nasihatinde der ki:

“Kul borcundan son derece sakın! Kabûl olmuş pek çok ibâdetin sevâbı, kul borcu sebebiyle kaybolur gider.”

Şunu akıldan çıkarmamalı ki; bütün haramlar, özellikle de kul hakkı yemek, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya en büyük engeldir. Her kim ki Hakk’a yönelmek, O’na vâsıl olmak, O’nun rızâsını kazanarak iki cihan saâdeti elde etmek istiyorsa, önce aradaki o engelleri kaldırmalı ki, maksada yol açılsın. Kendisini o yolda ilerletecek olan kulluk vazifelerini samimî bir gönülle yapabilsin ve mîrâca ulaştıracak mâhiyette yüce ibadetler için Cenâb-ı Hakk’ın arzu ettiği huşû hâline erebilsin…

3. İbâdetlerde huşû

Daha önce, İslâm’da ibadet hayatı bahsinde de ifâde ettiğimiz üzere Cenâb-ı Hak, ibâdetlerin otomat bir hâlde ve sırf şekil planında îfâ edilmesini kâfî görmüyor. Rûhun da mutlakâ o fiillere iştirâk etmesini, böylece kalp ve beden âhengi içinde, huşû ve huzur dolu bir ibâdetle gönüllerin feyizlenmesini murâd ediyor. Nasıl ki bedenlerin kıblesi Kâbe ise, gönüllerin kıblesinin de Allâh’ın zâtı olduğu şuuruyla ibâdet etmemizi istiyor. Yüce Zât’ına yakınlığın, böyle bir ibâdet hayatına bağlı olduğunu beyan buyuruyor.

Bütün inceliklerine riâyetle edâ edilen ibâdetler, gönüller için en büyük rûhânî eğitimdir. Bu eğitimin muvaffakıyeti de, hiç şüphesiz ki Allâh’ın kelâmından ne kadar feyz aldığımıza bağlıdır.

4. Kur’ân-ı Kerîm’den alınacak feyiz

Kur’ân-ı Kerîm, murâd-ı ilâhîyi ifâde eder. Kur’ân’dan Allâh’a yakın olan takvâ sahipleri daha iyi anlarlar. Zira âyet-i kerîmede buyrulur:

“O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.” (el-Bakara, 2)

Kur’ân müttakîlere, Cenâb-ı Hakk’a yakınlaştıracak tefekkürü sevdirir, onları düşünmeye sevk eder ve bunu kolaylaştırır. İnsanın iç âlemini arındırır. Gönüller, Kur’ân’ın feyziyle dolduğu nisbette kemâl bulur.

İnsanın kemâli için; bedenî temizliği kadar, kalbî temizliği de zarûrîdir. Bunun yollarını da insanlığa Kur’ân haber vermektedir.

Cenâb-ı Hak, bizden kalb-i selîm, yani temiz bir kalp istemektedir. Bu sebeple kalplerimizin hantallaşmasından nehyetmekte ve bunun reçetesinin de Kur’ân olduğunu haber vermektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Îmân edenlerin Allâh’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (el-Hadîd, 16)

Bütün ibâdetlerde olduğu gibi hidâyet rehberimiz Kur’ân’dan lâyıkıyla istifâde edebilmek de ona ihlâs, takvâ ve samîmiyetle yaklaşmaya bağlıdır. Kalbî hastalıklar, insanın Kur’ân’la doğru buluşmasına mânî olur. Hattâ Kur’ân’ın rahmeti, şifâsı ve hidâyeti ile buluşamayanlar, tam aksine murdarlığa dûçâr olurlar.

Ayrıca Kur’ân, herkese kalbî istîdâdı nisbetinde sır ve hikmetlerini açıp derinleşir. Avâm-havâs bütün mü’minler aynı rahle önünde diz çöküp Kur’ân okurlar, fakat herkes kendi kalbî seviyesine göre ondan bir netice alır.

Kur’ân-ı Kerîm, kesâfetten arınmış ve rûhâniyetle dolmuş bir gönle kim bilir ne muhteşem sırlar ilhâm eder?!

Hazret-i Ömer’in şu hâli, Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl bir keyfiyet ile okumak gerektiği noktasında çok düşündürücüdür. O büyük sahâbî:

“Bakara Sûresi’ni on iki senede hatmettim ve şükür için bir deve kurbân ettim!..” buyurmuştur. (Kur­tu­bî, Tefsîr, I, 40)

Hazret-i Ebû Bekir t da şöyle demiştir:

“Kur’ân’ın bir âyetinin îzâhını yapmak, bana, onu sadece ezberlemekten daha güzel gelmektedir.” (İbnü’l-Enbârî, Kitâbu Îzâhi’l-Vakf, I, 23)

O güzîde sahâbîlerin Kur’ân okuyuşu, sadece lafızların telaffuzundan ibâret bir okuyuş değildi. O okuyuş, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârına vukûfiyet kesbedip oradaki ilâhî tâlimatların tefekküründe derinleşerek hassas bir kalp ile okumaktı. Kur’ân’ı gerçek mânâda okumak ve ondan lâyıkıyla istifâde etmek de, ancak bu şekilde mümkündür.

Yani Kur’ân’dan istifâde husûsunda insanlar derece derecedir. İnsanların kimisi nefsine zulmeder, Kur’ân’ı öğrendiği hâlde gereği gibi okuyup amel etmeyerek en büyük nîmeti ziyân etmiş olur. Kimi orta yoldadır, kâh amel eder, kâh ihmâl eder. Kimisi ise Kur’ân’ı hayatının mihveri kılarak Allâh’ın izniyle hayır yolunda ilerler ve Rabb’iyle dost olur.[4]

Kur’ân-ı Kerîm’de gerçek mü’minler hakkında şöyle buyrulmuştur:

“Allâh’ın âyetleri okunduğunda sağır ve kör davranmazlar.” (el-Furkân, 73)

“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

Hak Teâlâ, Kur’ân’ı güzelce okumak, zihnen ve kalben idrâk etmek ve muktezâsınca yaşamak sûretiyle onunla mûtenâ bir alâka kurmamızı murâd etmektedir. Bunun aksine Kur’ân ile ilgilenmemek, onunla alâkayı kesmek ve onu ihmal etmek, ağır bir âhiret vebâlidir.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Her kim Kur’ân’ı öğrenir de (Mushaf’ı asar) ilgilenmez, bakmaz (onunla istikâmetlenmez) ise, kıyâmet günü gelir, (Kur’ân o kimsenin) yakasına yapışır:

«–Yâ Rabbî, bu kulun beni hapsetti. Beni terk edip uzak kaldı. Benimle amel etmedi. Benimle onun arasında Sen hüküm ver.» der.” (Âlûsî, Rûhu’l-Meâni, XIX, 14)

Bu hakîkatten dolayıdır ki Hazret-i Ömer t şöyle buyurmuştur:

“Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, bunun aksine hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zira Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahman’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalplerin açıldığı en son kitaptır…” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)

Mü’minler olarak Kur’ân-ı Kerîm ile alâkamızı muhâsebe etmemiz zarûrîdir. Acaba Kur’ân ile alâkamız, Allah ve Rasûlü’nün arzu buyurduğu seviyeye ne kadar yakın? Kur’ân’ın rûhânî dokusundan ne kadar hissedar durumdayız?

Velhâsıl, Kur’ân ile buluşan mü’min yürekler, Kâinâtın Hâlıkı’nın müstesnâ bir tecellî mekânı olur. Kur’ân ile yaşayan bir insan, şu muazzam ve muhteşem kâinâtın bir yelpaze misâli dürülüp içine sığdığı minyatür bir âlem olmanın huzur ve saâdetini yaşar. Gönül insanı için Kur’ân-ı Kerîm, tefekkür dünyasının derinliklerine açılan ihtişamlı bir kapıdır.

Bu muhteşem kapıdan tilâvet, tefekkür, tezekkür, kıyam ve zikirle girmeye en elverişli, en bereketli vakitler ise, ancak ve ancak seherlerdir…

5. Seherleri ihyâ

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde, geceleri az uyuyup seherlerde istiğfâr eden kullarını medheder.[5] Bu ilâhî iltifat, aynı zamanda Hak âşığı ârif kullar için çok husûsî bir dâvetiye demektir. Nitekim Hazret-i Ömer t bir seher vakti mescide girince Abdullah ibn-i Mes’ûd’un şöyle duâ ettiğine şâhid olmuştur:

“Allâh’ım, çağırdın, icâbet ettim. İşte şu seher vakti beni bağışla!”

Gecenin sükûna erdiği, ekseriyetle insanoğlunun sıcak yataklarında uykuya hasrettiği seher vakitleri, Hak dostları için ganîmet saatleridir. Zira o saatlerde gönül kapıları açılır, ehline nice sırlar ayân olur.

Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri:

“Geceler gündüz olmadan bana hiçbir şey fetholunmadı.” der.

Şeyh Seyfeddin ç geceleri iki rekâtta bir hatim indirir ve seherlerin mânevî hazzına müstağrak bir hâlde:

“Yâ Rabbî doyamıyorum, geceler ne kadar da kısa!” diye Rabb’ine ilticâ ederdi.

Yine Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de, geceleri teheccüd, duâ, zikir ve istiğfâr ile ihyâ etmenin ehemmiyetini ve seherlerin Hak âşıkları nazarındaki mânevî zevkini mısrâlarında şöyle ifâde etmiştir:

Doldur o şerabdan yine doldur yine bir sun,

Dursun gece, ey dost, onu durdur, ne olursun!

Vur uykumu zincirlere vur, geçmesin anlar,

Varmaz gecenin farkına, varmaz uyuyanlar…[6]

Şüphesiz ki geceleri tatlı uykuları bölerek Hakk’ın huzûruna durabilmek ve seherlerin feyzinden lâyıkıyla istifâde edebilmek için, gündüzleri de güzel değerlendirmek gerekir.

Hasan-ı Basrî g der ki:

“Gece ibâdetine kalkmak, günahlar altında ezilen kişiye ağır gelir.”

İbrahim Edhem Hazretleri de seherleri ihyâ etmek isteyip de gece kalkamayanlara şu îkazda bulunur:

“Gündüzleri O’na isyân etme ki, geceleri O seni huzûrunda durdursun.”

Hakk’ın murâd ettiği arınmış bir kalbe sahip olmayı arzulayan mü’minler; gecelerini ibâdet ve tâat ile nurlandırarak, seherlerin rûhâniyetini gündüzlerine de aksettirme heyecanı içinde olurlar.

Geceleri nurlandıracak ilâhî kandiller, teheccüddür, istiğfardır, duâ ve salevattır, tefekkürdür, yani samimi bir gönülle Hakk’ı zikirdir…

6. Zikir

Kişi neyi seviyorsa onu çokça yâd eder. Allâh’ı sevmenin en güzel tezâhürlerinden biri de, O’nun güzel isim ve sıfatlarını çokça anmak, O’nu tesbih, takdis, O’na hamd ve şükür ifâdelerini, dilden ve gönülden hiç düşürmemektir. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın medhettiği kulların husûsiyetleri beyânında şöyle buyrulur:

“O kimseler (gerçekten akıl, idrak, şuur ve aşk-ı ilâhîye sahip olan mü’minler), ayakta iken, otururken ve yatarken Allâh’ı sürekli zikrederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Zikrin neticesinde, kalpte târifsiz bir huzur ve itmi’nan hâli meydana gelir ve ilâhî aşkın lezzeti tomurcuklanır. Îmânın kemâle ermesi de, ilâhî aşk sâyesinde mümkündür. Zira eğer ruhta ilâhî sır ve hikmetler okyanusuna açılabilecek aşk kuvveti yoksa, insan, aklın ulaşabildiği sığ kıyılarda bile boğulur gider. Ya da nefsâniyet fırtınalarında helâk olur. Bu sebeple fânî med-cezirlerin fırtınalarından kurtulmak, rûhun huzur ve sükûna kavuşması ve aşk-ı ilâhînin ulvî hazzı ile dolmak için, zikrin feyz ve rûhâniyetine ihtiyaç vardır.

Hak dostu ârif kullar, zikrullâh’ın vecdine müstağrak bir gönlün huzur ve hazzı ile yaşarlar. Bu, onların en büyük mânevî zenginliği ve gönül hazînesidir. İbrahim Edhem Hazretleri der ki:

“Bizim iç dünyamızda tattığımız lezzetleri, varlık sahipleri bilselerdi, bizden onu almak için her şeylerini fedâ ederlerdi.”

Zikrin mânevî haz ve lezzetinden lâyıkıyla hisse alan bir mü’min, onu hayatının her ânına yaymanın heyecanı içinde yaşar. Nitekim mü’min;

Yapacağı her işe بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ diyerek başlar,

Bütün işlerinin sonunda اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ der,

Ağzından bilmeyerek kötü bir söz çıktığında; أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ der,

İstikbalde yapmak istediği bir şeyi ifâde ederken; إِنْ شَاءَ اللّٰهُ der,

Birileri tarafından kendisine hile ve tuzak kurulduğu veya kötü bir durumla karşılaştığı zaman; لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ der,

Kendi nefsine ve malına az veya çok bir musibet eriştiğinde إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ der,

Gece veya gündüz her fırsatta لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ zikrine devam eder.

Bir gün Rasûlullah r:

“–Cennet bahçelerine uğradığınızda oradan lâyıkıyla istifâde ediniz.” buyurdu.

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlâllah! Cennet bahçeleri ile neyi kastediyorsunuz?” diye sordular. Peygamber Efendimiz r:

“–Zikir halkalarını.” buyurdu. (Tirmizî, Deavât, 82/3510)

Zikrin bir mânâsı da hatırlamak, hatırda tutmak demektir ki, insanın hiçbir zaman hatırından çıkarmaması gereken en mühim hakikatlerden biri de ölümdür. Zira dünyaya gelen herkes, bir ölüm mahkûmu olarak gelir. Bunun için, dâimâ gerçekleştirmemiz gereken en zarûrî tefekkürlerimizden biri de:

7. Tefekkür-i mevt

Tefekkür-i mevt, yani ölümü sık sık hatırlayıp o mutlak istikbâl vâkıası üzerinde derin derin düşünerek fânîlik idrâki içine girmek, kalbi menfîliklerden arındırıp olgunlaştırmanın en mühim basamaklarındandır.

Hak âşığı Mevlânâ Hazretleri ne güzel söyler:

“İnsanların çoğu bedenlerinin ölümünden korkarlar. Hâlbuki asıl korkulup endişe edilmesi gereken, kalplerin ölümüdür.”

“Gerçek ölüm, Hak’tan ayrı kalmaktır.”

Gerçekten de kalbin, mâneviyâta karşı duyarsızlaşması, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini alık ve abus bir çehre ile seyretmesi, mânevî bir felâkettir. Bu fecî durum, fânî hayatın aldatıcı zevklerine ve gelip geçici menfaatlerine kalben râm olmanın bir neticesidir.

Bunun içindir ki Rasûl-i Ekrem r Efendimiz:

“Bütün dünyevî zevkleri bıçak gibi keseni (yani ölümü) çokça hatırlayın!” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Zühd, 4; Nesâî, Cenâiz, 3)

Nefsin mayasında fânîliğe isyan meyli vardır. Nefis dâimîlik istediği için ölümden korkar ve kaçar. Nitekim âyet-i kerîmede, ham bir nefsin bu özelliği şöyle ifâde edilir:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kâf, 19)

Nefsi isyan ve azgınlığa sevk eden gaflet zehrinin en tesirli panzehiri, ölüm hakîkatini hatırlamaktır.

Bu sebeple Cenâb-ı Hak herkesin tabiî olarak kabul ettiği bu hakîkati kullarına tekrar tekrar hatırlatmıştır:

“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir.” (er-Rahmân, 26)

“Her can ölümü tadacaktır. Sonunda Biz’e döndürüleceksiniz.” (el-Ankebût, 57)

“Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Biz’e döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 35)

Bu âyet-i kerîmelerle Cenâb-ı Hakk’ın biz kullarına vermek istediği mesaj, fânîliğimizin idrâki içinde yaşamamızın lüzûmudur.

Fânîliğinin idrâki içinde olan bir gönül;

–Tevbeye yönelir,

–Kul hakkından, haram yemekten ve gaflete sürüklenmekten titizlikle sakınır,

–İbâdetlerini huşû ile edâ eder,

–Güzel ahlâk sahibi olur,

–Nefsin ihtiraslarından kurtulur.

Bu şuurla yaşayıp hayatına çeki düzen veren bir mü’min için ölüm, mâtem değil, “şeb-i arus / düğün gecesi” mutluluğu olarak tezâhür eder. Bu da; «مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا» / “Ölmeden evvel ölünüz.” sırrını idrâk edebilenlerin kârıdır. Onlar için ölüm, ebedî saâdete açılan bir kapıdır. Ölmeden evvel ölebilen Hak dostları, daha yaşarken fânîlik idrâki içine girebildikleri içindir ki, fânî bedenleri toprak altına girdikten sonra bile gönüllerde yaşamaya devâm ederler.

Dolayısıyla ölmeden evvel ölmenin sırrına ermiş yüce ruhlarla beraberlik ve onların mânevî terbiyeleri altında bulunmak, mânen ölüm tehdidi altında bulunan kalpler için diriltici bir nefhadır. Bu nefhadan nasîb almanın en güzel yolu da hiç şüphesiz ki onların sohbetleridir.

8. Sohbet

Sohbet, Ra­sû­lul­lah r Efendimiz’in müekked bir sün­ne­tidir. Sahâbe neslinin gönüllerinin yoğrularak kemâle ermesi de sohbet-i Peygamberî ile olmuştur.

İbâ­det vec­di için­de ge­çen bü­tün soh­bet­ler, Rasûl-i Ekrem r Efendimiz’in soh­bet­le­rin­den bir akis­tir. Zira mâ­ne­vî is­ti­fâ­de­nin mer­ke­zi O’dur. Rû­hî he­ye­can­lar­la do­lu soh­bet­ler, hep o mer­kez­den te­sel­sü­len nak­lo­lan pa­rıl­tı­lar­dır.

Mânevî sohbetlere iştirâk etmek, Peygamber Efendimiz’in sünnetine ittibâ mâhiyetinde olduğundan, o meclislerde ibâdet vecdi içinde bulunmak îcâb eder. Nitekim ashâb-ı kirâm da Rasûlullah r Efendimiz’in sohbetlerinde büründükleri huzur, dikkat ve edep hâlini:

“–San­ki ba­şı­mı­zın üze­rin­de bir kuş var da kı­pır­da­sak uçu­ve­re­cek zan­ne­der­dik.” şek­lin­de ifâ­de etmişlerdir.[7]

Mühim bir mânevî terbiye ve irşad metodu olan sohbetler, bütün tarikatlerde ve bilhassa Nakşîlikte kalpten kalbe feyiz nakli için husûsî bir mevkîyi hâizdir.

Bü­yük ve­lî Şâh-ı Nak­şi­bend ç buyurur ki:

Bi­zim ter­bi­ye yo­lu­muz soh­bet üze­ri­ne ku­ru­lu­dur. Halvette şöhret, şöhrette ise âfet vardır. Hayır ve bereket, birlik ve beraberliktedir. Birlikte olmak, sohbetle mümkündür. Ancak bu hâlin gerçekleşmesi, soh­betin faydalı olması şartına bağlıdır. Bir kişinin başkasıyla sohbeti ise benliği terk edip hiçliğe bürünmekle hâ­sıl olur.”[8]

Sahâbeyi ve Hak dostlarını örnek alarak sâ­dık ve sâ­lih­ kimselerin sohbetlerinde bulunmayı ga­ni­met bi­lmek gerekir. Zira sohbet, mânevî bir reçete almaktır. Samimî bir gönülle sohbete gelen, yanlışlarını görüp eksikliklerini kavrar, sâlih amellerini ve ahlâkını daha da güzelleştirme imkânı bulur.

Kitap satırlarında, zihnî tefekkür, tahassüse gâliptir. Sohbetlerde ise tahassüs, yani duygu derinliği ön safhadadır. Okumak daha ziyade, düşünceyi; dinlemek ise daha ziyade, anlayışı harekete geçirir. Sohbetler, kendisine müştak gönüllerde, incelik, zarâfet ve hassâsiyet meydana getirir. Bu sebeple mânevî terakkî için sohbet, en güzel fırsattır ve kitaptan kuru kuruya okumakla giderilemeyecek mühim bir ihtiyaçtır.

Ancak sohbet meclisinde bulunmak, bu fırsatın değerlendirilmesine ve bu ihtiyacın giderilmesine tek başına yetmez. Yelkenini açmayan bir gemi nasıl rüzgârdan istifâde edemezse, kalbini sohbetin feyz ve rûhâniyetine açmayan bir kişi de bu mânevî rahmet yağmurundan mahrum kalır.

Bunun için de sohbet meclislerinde sırf fiziken ve gâfilâne oturmaktan, kuru bir beraberlikten sakınmalıdır. Kalbin duygu derinliklerine varılmaksızın ve idrak kapıları açılmaksızın sâlih ve sâdıklarla beraberliğin fayda sağlamayacağı unutulmamalıdır. Dolayısıyla onlarla geçecek bir saniyelik beraberliği bile bir asırlık fayda ve feyz içinde tecellî ettirecek bir gönül uyanıklığı ile değerlendirebilmeye gayret edilmelidir. İşte ancak o zaman makbul bir beraberlik gerçekleşir.

9. Sâlih ve sâdıklarla beraberlik

Nasıl ki her maddeden farklı değerlerde bir enerji ve radyasyon yayılıyorsa, insanın kalbinden de gözle görülmeyen, fakat erbâbınca hissedilen bir mânevî enerji yayılmaktadır.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) buyurur. Bu şekilde kalbimizin müsbet tesirlere muhâtap olmasını telkin eder. Diğer bir âyet-i kerîmede de:

“…Zâlimler topluluğu ile oturma!” (el-En’âm, 68) buyurarak hissiyâtın merkezi olan kalbi menfî tesirlerden korumayı emreder.

Sâlih insanlarla bir arada olmanın mânevî bereketlerinden birini, Rasûlullah r Efendimiz şöyle ifâde buyurmuşlardır:

“Allah U sâlih bir kişi (vesîlesi) ile, komşularından yüz hânenin üzerindeki belâları defeder.”

Sonra da Efendimiz r şu âyet-i kerîmeyi okumuştur:

“…Eğer Allâh’ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle defetmesi olmasaydı, elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lutuf ve kerem sahibidir.” (el-Bakara, 251) (Taberânî, Evsat, IV, 239; Heysemî, VIII, 164)

İrâdesi elinde bulunmayan kalbimizin, en büyük ilâhî sermâyesi muhabbettir ve mü’min onu nerede ve nasıl kullanacağını iyi idrâk etmelidir. Küllî irâdenin bu lutfunu ziyan etmemelidir.

Mü’minin gönlü dâimâ; “Yâ Rabbî! Bana sevdiklerini sevdir, sevmediklerini de sevdirme, kalbimi koru!” niyâzı içinde olmalıdır. Çünkü kişi sevdiği kimsenin yolunca gider. Muhabbet neticesinde müsbet veya menfî yönde bambaşka bir insana dönüşmenin pek çok misâli vardır.

İşte câhiliye insanları, Rasûlullah r Efendimiz’in delâletiyle hidâyete kavuşup O’nun etrâfında pervâne oldukları için sâdıklaştılar. Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i bile, sâdıkların mu­habbet harcından nasîb aldığından, büyük bir ilâhî lutfa nâil oldu. Bunun zıddı olarak Hazret-i Lût’un karısı ile Hazret-i Nûh’un karısı ve oğlu Kenan, fâsık ve zâlimlerle ihtilât etme netîcesinde, ilâhî kahra dûçâr oldular.

Abdülkâdir Geylânî ç buyurur ki:

“Nefsin husûsunda seninle birlikte cihâd edenle arkadaş ol. Nefsini azdıranla arkadaş olma. İhlâslı ol, aksi hâlde boş yere yorulursun.”

O hâlde ömür sermâyesini Allah Rasûlü r Efendimiz’in sâdık âşıkları olan sâlih mü’minlerle beraber olarak kullanmaya gayret göstermek îcâb eder.

{

İç âlemin tezkiye ve tasfiyesine dâir bu ve benzeri düsturlara riâyet neticesinde -Allâh’ın lutfuyla- kalpler safâya ermeye başlar. Böyle kalpler, artık hâ­di­se­le­rin bâtının­da bu­lu­nan se­bep­ler zin­ci­rin­de­ki ni­hâî se­be­be, yani “mu­râd-ı ilâ­hî”ye vâkıf olarlar. Bun­dan do­la­yı hik­me­te vu­kû­fi­ye­tin hu­zur ve sü­kû­nu için­de ya­şar­lar. Te­lâş ve en­di­şe gi­bi bir­çok be­şe­rî za­af­tan kurtulurlar.

On­lar için ar­tık kâinatta “abes” yok­tur. “Ya­ra­tıl­mı­şı hoş gör Ya­ra­tan’dan ötü­rü.” düstûruyla baş­la­yan mâ­ne­vî te­rak­kî­de, hik­me­te îti­bar ederek her şeyi ib­ret, mu­hab­bet ve hay­ret his­le­riy­le do­lu ola­rak sey­re başlarlar. Hikmette derinleşen kalpler ve ibretle bakan gözler, kâinatta ilâhî neşveden başka bir şey görmezler.

Böy­le­le­ri için bü­tün bir kâ­inât, ar­tık okun­ma­ya mü­hey­yâ (ha­zır) bir ki­tap gi­bi­dir. On­lar, sa­tırlar­da­ki ilim­le­ri aş­mış­lar, sa­dırlar­da­ki il­me ulaş­mış­lar­dır.

Fakat bunun aksine îmânın aşk, vecd ve lezzetine kavuşamadıkları için, hayat ve kâinat muammâsını çözemeyen; güllerin, ağaçların, kurtların-kuşların hâl lisânından anlamayan; rüzgârların, derelerin, bağların, bahçelerin sessiz-sözsüz beyanlarını alık ve abus bir bir çehreyle seyredip geçen ham ruhlara ne kadar da yazık!..



[1] Muvatta’, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed, II, 381; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X, 192.

[2] Buhârî, Edeb, 96.

[3] Bkz. Müslim, Zühd, 36.

[4] Bkz. Fâtır, 32.

[5] Bkz. Âl-i İmrân, 17; ez-Zâriyât, 18.

[6] Dîvân-ı Kebîr’den nazmen dilimize çeviren: Emin Işık.

[7] Bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 23-24.

[8] Buhârî, Enîsü’t-tâlibîn, s. 90; Reşahât, s. 68; Ebu’l-Kāsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 52a, 62a.

%d bloggers like this: