Tekfir

December 17, 2013 in Mes'eleler

 

Kişi, sırf kendisinden farklı düşünüyor diye diğer bir müslümanı tekfir etmemelidir (küfür içinde olduğunu söylememelidir). Bu hususta son derece dikkatli ve hassas davranmak îcâb eder.

Bu tavrı emr bi’l-mârûf ve nehiy ani’l-münker olarak görenler şu âyet-i kerimeye dikkat etmelidirler:

(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl, 125)

Namaz kılan, farzları edâ eden, haramlardan sakınan, Allah Teâlâ’nın dinini yayan, mescitler inşa edip Rabbine verdiği ahdini bozmayan iyi bir müslümanın, bir meselede hata yaptığına kanaat edersek, ilk önce bakarız: O mesele, âlimlerin farklı görüşler ileri sürdüğü, bir kısmının reddedip bir kısmının kabul ettiği ihtilaflı bir mesele ise o müslümanı mahkûm etmek için aceleci davranmayız.

Müslüman kardeşimizi, başka âlimlerin içtihadını tercih ediyor ve bizim gibi hareket etmiyor diye tekfir etmek büyük bir günahtır. Allah (c.c.) bize hikmet ve güzelce nasihat etmeyi emrettiği hâlde bu şekilde davranırsak çok çirkin bir iş yapmış oluruz.

Allâme Seyyid Ahmed Haddâd bu hususta şu açıklamayı yapar:

“Ehli kıbleden olan birinin tekfir edilmemesi husûsunda icmâ vardır. Ancak Yüce Yaratıcı’nın varlığını inkâr etmek, tevile ihtimali olmayacak şekilde apaçık bir şirke düşmek; nübüvveti, zarûrât-ı dîniyyeyi, tevatür yoluyla sabit olan veya üzerinde icmâ edilen hususları inkâr etmek bunun dışındadır.”

Zarûrât-ı dîniyye; tevhid, peygamberlik, peygamberliğin Muhammed (s.a.v) ile sona ermesi, âhirette yeniden dirilmek, hesap, ceza, cennet, cehennem gibi hususlardır. Bunları inkâr eden kişi tekfir edilir. Bu meselelerin bilinmiyor olması, İslam’a yeni girenler dışında hiç kimse için mâzeret değildir. O da bunları öğreninceye kadar mâzur görülür, bundan sonra o da mâzur değildir.

Bir de inkârı mümkün olmayan “mütevatir” haberler vardır. Mütevatir, yalan üzerine ittifak etmesi mümkün olmayacak derecede fazla bir topluluğun, kendileri gibi yalan üzere birleşmesi mümkün olmayan bir topluluktan rivayet ettiği habere denir.

Tevâtür, senet ve rivayet zinciri yönünden olabileceği gibi Kur’ân-ı Kerîm’in nakledilmesinde olduğu üzere tabaka yönüyle de olabilir. Kur’ân-ı Kerîm, dünyanın her yerinde okunmuş, okutulmuş, ezberlenmiş, tedris edilmiş, kitlelerin kitlelerden nakletmesiyle, rivayet zincirine ihtiyaç duymaksızın “mütevâtir” seviyesine ulaşmıştır.

Bazen de tevatür, nübüvvet asrından günümüze kadar tevarüs eden bir amel ya da mucizeler gibi bir bilgi olabilir. Bunlar tek tek ele alındığında bir kısmı tevatür derecesine çıkamasa bile hepsinin ortak noktası her müslüman tarafından bilinerek kesin mütevatir haberler arasına girmesidir.

Bu saydığımız mahallerin dışında bir müslümanı küfür ile itham etmek çok tehlikeli bir iştir. Hadis-i şerifte buyrulur:

“Bir kişi (din) kardeşine «Ey kâfir!» derse o söz ikisinden birine döner.” (Buhârî, Edeb, 73)

Tekfir, küfre girmeyi gerektiren hususları ve iman ile küfür arasındaki kesin sınırları, şeriatın nûrunu iyi bilen insanların verebileceği bir hükümdür. Aksi takdirde büyük bir fitne zuhûr eder ve insanların çoğu küfürle itham edilir.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Üç şey imanın aslındandır. (Birincisi) «Lâ ilâhe illallâh» diyen bir kişiye (el ve dil uzatmaktan) kendini çekmektir. (İşlemiş olduğu) bir günah sebebiyle onu kâfir saymayız, amelinden dolayı İslâm’ın dışına çıktığını söylemeyiz. (İkincisi) cihaddır. O, Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiği andan, ümme­timin en son neslinin Deccal’le savaşacağı âna kadar devam edecek­tir. Bunu ne bir zâlimin zulmü ne de âdil birinin adâleti ortadan kaldıramaz. (Üçüncüsü ise) kade­re îmân etmektir.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 33/2532)

Küfrü gerektiren ve gerektirmeyen ifadelerin arasını ayırmak; aklın ihtimal vermediği, aşılması ümit edilemeyecek kadar engebeli zor bir yoldur. Hakîkatlerin nihâyetine ulaşamamış bir kişi, insanları tekfir etmekten şiddetle sakınmalıdır. Zira bu çok tehlikeli bir iştir.

Muhammed bin Abdulvahhab bir mektubunda şöyle der:

“…Süleyman bin Suhaym’ın mektubunun size ulaştığını haber aldım… Allah biliyor ki bu adam, hiç söylemediğim, aklıma bile gelmeyen birçok şeyi bana iftira etmiştir. Bunların bir kısmı şöyledir:

Ben dört mezhebin bütün kitaplarını geçersiz kabul ediyormuşum. «İnsanlar altı yüz senedir hiçbir şey yapmamıştır» diyormuşum. Müçtehid olduğumu iddia ederek herhangi bir müçtehidi taklit etmekten vazgeçmişim. «Ulemanın ihtilafı zahmet ve sıkıntıdan başka bir işe yaramadı.» diyormuşum. Salih kullarla tevessül eden herkesi ve «Ey mahlûkatın en keremlisi» dediği için İmam Bûsîrî’yi tekfir ediyormuşum. «Eğer Rasûlullah (s.a.v)’in kubbesini yıkmaya gücüm yetseydi elbette onu yıkardım. Eğer gücüm yetseydi Kâbe’nin altınoluğunu alır, ona tahtadan bir oluk yapardım» diyormuşum.

Rasûlullah (s.a.v)’in kabrini ziyaret etmeyi haram görüyormuşum. Kişinin, anne ve babasının ve başka insanların kabrini ziyaret etmesini hoş görmüyormuşum. Allah’tan başkası adına yemin edenleri tekfir ediyormuşum. İbn-i Farid ve İbn-i Arabî’yi tekfir ediyormuşum. Delâilü’l-hayrât ve Ravdu’r-Reyâhîn isimli kitapları yakıyormuşum. Ravdu’r-Reyâhîn (güzel kokanların bahçesi) adlı kitabın adını Ravd’u’ş-Şeyâtîn (şeytanların bahçesi) diye değiştiriyormuşum.

Bu meselelerle alakalı cevabım şudur; «Allah’ım seni tenzih ederim, bu büyük bir bühtân ve iftiradır.» Daha önce Peygamber Efendimiz’e iftira atarak onun Hazret-i İsa’ya ve sâlihlere hakaret ettiğini söylemişlerdi. İftira ve yalan husûsunda kalpleri birbirine benzedi…” (Muhammed bin Abdülvahhâb, er-Resâilü’ş-şahsiyye, 1. Mektup)

Müslümana Hakâret Fâsıklık, Onu Öldürmek Küfürdür

Müslümanları kerih görmek, onlarla alâkayı kesmek ve sırt dönmek kesinlikle haram kılınmıştır. Müslümana hakaret eden fâsık, onunla savaşan ve bunu helal gören kimse ise kâfir olur.

Rasûlullâh (s.a.v) Mekke fethinden sonra Hâlid bin Velid’i 350 kişilik askerî bir birliğin başında Benî Cezîmelere gönderdi. Onları sadece İslâm’a davetle iktifa edecek, çarpışma yapmayacaktı.

Benî Cezîmeliler, Gumeysâ diye anılan sularının başında oturmakta idiler. Müslümanların geldiğini görünce, silahlandılar ve çarpışmaya kalkıştılar. Halid bin Velid; ikindi, akşam ve yatsı namazlarına kadar bekledi. Ezan sesi işitilmeyince, üzerlerine saldırdı. Onlardan, öldürülenler öldürüldü. Esir edilenler de esir edildiler. Benî Cezîmeler, sonradan, müslüman olduklarını iddia ettiler. Halid, Benî Cezîmelerden silaha sarılmış olanlara:

“–Siz, nesiniz? Müslüman mısınız yoksa kâfir misiniz?” diye sordu. Benî Cezîmeler:

“–Eslemnâ: Müslüman olduk!” demeyi beceremediler de, “Sabbe’nâ, Sebbe’nâ: Biz, bir dinden çıkıp diğer bir dine girdik!” dediler.

Halid bin Velid onların gerçekten müslüman olduklarına kanaat getiremedi. Teslim olurlarsa kendilerine eman vereceğini söyledi. Biraz tereddüt geçirdikten sonra teslim oldular. Hâlid onlara esir muâmelesi yaptı, sabaha çıkınca da öldürülmelerini emretti. Benî Süleym kabilesinden olan askerler ellerindeki esirlerden yaklaşık otuz kişinin boynunu vurdular. Muhacirler ile Ensâr ise, kendilerine teslim edilmiş olan esirleri saldılar.

Benî Cezîmelerden olup ölümden kurtulan bir adam Rasûlullâh (s.a.v)’in yanına gelerek başlarına geleni haber verince, Allâh Rasûlü ellerini semaya kaldırıp iki kere:

“–Allah’ım! Halid bin Velid’in yaptığı şeyden berî/uzak olduğumu Sana arz ederim!” diyerek Allah’a sığındı. Sonra da:

“–Onu zorlayıp bundan vazgeçirecek bir kimse yok mu idi?!” diye sordu. Haberi getiren zât:

“–Evet, vardı. Ak tenli, orta boylu bir adam ona karşı koydu. Fakat Hâlid onu azarladı, o da sustu. Endamı düzgün olmayan, uzun boylu bir adam da ona karşı koymak istemişti” dedi. Hazret-i Ömer:

“Yâ Rasûlallah! İlki benim oğlum, diğeri de Ebu Huzeyfe’nin azadlısı Sâlim’dir!” dedi.

Rasûlullâh (s.a.v), Hazret-i Ali’yi çağırdı ve:

“–Ey Ali! Şu kavmin yanına git! İşlerini hallet! Cahiliye çağındaki dâvâları ayaklarının altına al, hükümsüz say!” buyurdu.

Rasûlullâh (s.a.v), Mekke fethedildiği zaman, Kureyşîlerden Abdullah bin Ebi Rebia, Safvan bin Ümeyye ve Huvaytıb bin Abduluzzâ’dan, ordu ihtiyacı için ödünç olarak mühim miktarda para almıştı. Hazret-i Ali, yanına bu paralardan çokça alarak, Benî Cezîmelerin yurduna vardı. Halid bin Velid’in öldürmüş olduğu kimselerin diyetlerini ödedi. Kan bedellerinden veya iğtinam edilmiş ya da zâyî olmuş bütün mallarının, köpek yalaklarına varıncaya kadar, bedellerini kendilerine ödedi. Onların ödenmedik hiçbir alacakları kalmadı. Oradan ayrılacağı sırada onlara:

“–Kan veya mal bedelinden, size ödemediğim bir alacağınız kaldı mı?” diye sordu. Benî Cezîmeler:

“–Hayır!” dediler. Hazret-i Ali:

“–Şu yanımda kalan paraları da, Allâh Rasûlü’nün ve sizin bilmediğiniz şeylerden dolayı, Rasûlullâh (s.a.v) adına ihtiyaten size veriyorum!” dedi ve verdi. Efendimiz’in yanına döndü. Yaptıklarını anlatınca Rasûlullâh (s.a.v):

“–Çok iyi yapmış, isabet etmişsin! Ben Hâlid’e adam öldürmeyi emretmemiş, ancak onları İslâm’a davet etmesini emretmiştim” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 58, Ahkâm 35; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 16; İbn-i Hişâm, IV, 53-57; Vâkıdî, III, 875-884)

Bu meselenin izahında şöyle denmektedir: Halid bin Velid (r.a) onların “Biz dinden döndük” sözünü kibirden ve İslâm’ı reddetmek için söylediğini düşünmüştü. Fakat Rasûlullah (s.a.v) Hz. Halid’in aceleciliğini ve esirlerin maksadını tam olarak anlamadan yaptığı hareketleri reddetmiştir.

Halid bin Velid (r.a) da bu yaptıklarından mâzurdur. Zira Efendimiz (s.a.v) onun hakkında:

“Halid bin Velid, Allah’ın ne güzel bir kulu ve kabilesinin ne güzel bir ferdidir. Allah’ın kâfirler ve münafıklar üzerine çektiği kılıçlarından bir kılıçtır” buyurmuştur. (Ahmed, I, 8)

Meşhur Üsâme hâdisesi de bu meseleye misaldir.

Hz. Ali’ye, kendine muhalefet eden Cemel ehli hakkında:

“‒Onlar müşrik midir?” diye sorulduğunda;

“‒Hayır, onlar şirkten kaçtılar” demiştir. Bunun üzerine:

“‒Peki, onlar münafık mı?” diye tekrar sorulmuş. O da:

“‒Hayır, onlar münafık da değildir. Münafıklar Allah’ı az zikrederler, (onlar ise Allah’ı çokça zikrediyorlar)” demiştir.

“‒Öyleyse onların durumu nedir?” diye tekrar sorduklarında Hz. Ali (r.a):

“–Bunlar bize karşı taşkınlık eden kardeşlerimizdir.” diye cevap vermiştir. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 535/37763)