Bütün mahlûkâtı yaratan ve onları muhteşem bir nizâm dâhilinde idâre eden Cenâb-ı Hak, bütün güzel isimleri ve kemâl sıfatları kendisinde toplamıştır. İnsanın hayran kaldığı ve elde etmek istediği ne kadar üstün vasıf varsa, Yüce Rabbimiz onların en zirve hallerine sahiptir. Ve daha insanın idrâk edemediği nice ulvî sıfatları mevcuttur.
Meselâ Allah Teâlâ, “Rahmân”dır. Bütün mahlûkâtına baştan nimetler lütfeder ve sayısız ihsanlarda bulunur, hiçbirini ayrı tutmaz. Cenâb-ı Allah “Rahîm”dir. Akıl, fikir ve irâde lütfederek seçme özgürlüğü ve hürriyet verdiği insanlara ihsân edeceği nimetleri, onların gayret ve kazançlarına bağlamıştır. Bu sebeple onlara, îmân ve amel-i sâlihlerine göre ihsanlarda bulunur. Hem de Cenâb-ı Hak “Mâliki yevmi’d-dîn”dir. O’nun istikbâlde bir mükâfat ve cezâ günü vardır ve o günün yegâne mâliki kendisidir. Orada insanları hesaba çekecektir. Dünyada yaptıkları işlerle mükâfâta lâyık olduğunu gösterenlere lütuflarda bulunduğu gibi, böyle olmayanlara cezâ verir. Bu sebeple bütün tâzîmler, hürmetler, hamdler, şükürler, senâlar, övgüler ancak O’na mahsûstur. İnsanlar hiçbir şeye boyun eğip el açmamalı, bütün tâzîm ve övgüleri Cenâb-ı Allah’a has kılmalıdır.
İşte insan için en büyük saâdet bu Yüce Zâtı, gücü nisbetinde tanımaktır. Zira onun, Allah’ı hakkıyla tanıması imkânsızdır. Kul, Rabbini ne kadar tanıyabilirse rûhen o kadar yükselir ve Yaratıcısına yaklaşır. En kuvvetli ve en zengin makâma sığındığı için de dâimâ rahat ve huzûr içinde olur.
Tevhîd
Allah’ı tanıma (mârifetullah) yolunda en mühim husus O’nun birliğini idrâk edip buna îmân etmektir. İslâm, Yaratan ile yaratılanların mertebelerini net bir şekilde açıklayarak Allah’ın birliğini ortaya koyar ve şirkin bütün yönleriyle bâtıl olduğunu gözler önüne serer. Meselâ birden fazla ilâh olduğu farz edilse bunlar mutlaka birbirleriyle nüfuz mücadelesine başlarlar. Birisi gâlip gelmedikçe kâinâtta hiçbir iş yapılamaz, düzen kurulamaz ve insanların mükâfât ve cezâ görmeleri de mümkün olmaz. Zîrâ birinin cezalandırmak istediği insan diğerine sığınabilir. Neticede ortayı bulmak için bunlardan daha güçlü bir reise ihtiyaç duyulur ki böylece tevhîd kendiliğinden ve zarûrî olarak ortaya çıkmış olur. Bu durumda diğerlerinin ilâhlık mertebesinde görülmesinin tam bir tenâkuz olacağı da âşikârdır.
Kudret-i İlâhiye
Biraz durup düşünelim… Etrâfımızda cereyân eden hâdiselere bakalım… Bebeğin oluşumu, doğması, doğduğu anda annenin süt üretmeye başlaması, çocuğun büyümesi, akıl ve idrak sahibi olması…
Göklerin ve yerin insanın yaşamasına müsait bir şekilde yaratılması, insanların aynı anne babadan çoğalmış olmalarına rağmen dillerinin ve renklerinin farklı farklı olması…
İnsanların gece istirahat edip uyumaları, gündüz de rızık temini için gayret etmeleri ve bu vakitlerin bahsedilen işler için en uygun şekilde ayarlanmış olması… Gece ile gündüz, Güneş ile Ay ve bunlardaki şaşmaz nizâm…
İnsana korku ve ümid veren şimşeğin çakması, gökten suyun gâyet muntazam bir şekilde inmesi ve kupkuru, ölmüş gibi görünen toprağı harekete geçirip tekrar diriltmesi…
Göklerin ve yerin çok dakik bir sistem dâhilinde ayakta durması ve içlerindeki sayıya gelmez canlıların yaratılması…
Rüzgârların yağmuru müjdeleyerek esmesi, bulutları muhtelif yerlere sevketmesi, göllerin ve denizlerin oluşması, dağ gibi gemilerin binlerce groston ağırlıklarıyla su üstünde yüzmesi, üzerine yüzlerce uçağın inip kalktığı küçük bir şehir mâhiyetindeki uçak gemilerinin okyanuslarda yol alması, aynı su ve aynı toprakla beslendikleri hâlde farklı farklı bitkilerin yetişmesi…
Bütün canlılara gökten ve yerden rızık verilmesi…
Bütün bunlar bize Allah Teâlâ’nın ilim, kudret ve azametinin nihâyetsizliğini göstermektedir.
Melekler
Allah Teâlâ, melek isminde insandan farklı bir boyutta yaşayan varlıklar yaratmış ve onlara muhtelif vazifeler vermiştir. Meleklerin, insanlar gibi yiyip içme vesâir husûsiyetleri yoktur. Sırf Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ve O’nun yüce emirlerine riâyet için yaratıldıklarından, onlara nefs verilmemiştir. Bu itibarla hiçbir zaman meleklerden hatâ, isyan ve günah sâdır olmaz. Son derece güçlü ve kuvvetlidirler.
Kitaplar
Cenâb-ı Hak, ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem -aleyhisselâm-’dan itibâren beşeriyete emir ve nehiylerini suhuflar ve kitaplar hâlinde göndermiştir. Bu ilâhî kelâmlar, peygamberler vâsıtasıyla insanlara ulaştırılmış ve öğretilmiştir.
Rivâyetlere göre suhufların onu Âdem -aleyhisselâm-’a, ellisi Şit -aleyhisselâm-’a, otuzu İdris -aleyhisselâm-’a, onu da İbrahim -aleyhisselâm-’a gönderilmiştir.[1] Büyük kitaplardan Tevrât, Mûsâ -aleyhisselâm-’a; Zebûr, Dâvûd -aleyhisselâm-’a; İncîl, Îsâ -aleyhisselâm-’a ve son olarak da Kur’ân-ı Kerîm, Âlemlerin Efendisi olan Hazret-i Muhammed -aleyhisselâm-’a nâzil olmuştur.
Peygamberler
Cenâb-ı Hak, insanlar içinden üstün akıl, zekâ ve ahlâk sahibi bazı kişileri seçerek onları kulları ile kendisi arasında elçi yapmıştır. Onların peygamberlik iddiâsında doğru ve sâdık olduklarını göstermek için de kendilerine bazı mûcizeler vermiştir. Meselâ, Muhammed -aleyhisselâm- kırk senelik ömründe dâima doğru sözlü olduğunu gösterdikten sonra kendisine peygamberlik verilmiş, mûcize olarak da birçok haberler vermiş; bunların bir kısmı hayatında, bir kısmı vefatından sonra tahakkuk etmiş ve istikbâle yalnız âhiret haberleri kalmıştır. Sâir peygamberlerde de mesele böyledir. Ancak Hazret-i Muhammed’in hayâtıyla alâkalı târihî nakillerin sağlamlığını gösteren vesîkaları diğerlerinde bulmak mümkün değildir. Bununla beraber Hazret-i Peygamber’in, her zaman devam eden bir mûcizesi vardır ki Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’an-ı Kerîm, Peygamberimiz’in zamanında olduğu gibi hâlâ insanlara ve cinlere meydan okumaya devam etmektedir:
“Haydi, onun gibi bir sûre getirin!” (el-Bakara 2/23)
“De ki: «Yemin ederim eğer ins ü cinn bu Kur’an’ın mislini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar, bir mislini aslâ getiremezler!” (el-İsrâ 17/88)
Bugüne kadar on dört asır geçtiği halde bu iddiâ yalanlanamamıştır. On dört asırdır doğruluğunu ispat eden bu kelâmın iddiâsı sâbit olmazsa, artık âlemde hiçbir söze, hiçbir tecrübeye inanmak ihtimâli yoktur.
Nihayetsiz merhamet sahibi olan Allah Teâlâ, kullarının ebedî saâdeti kolayca kazanabilmesi için her ümmete peygamber göndermiştir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e hitâben şöyle buyurur:
“Biz Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yakub’a, esbâta (torunlara), Îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârun’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik. Dâvud’a da Zebûr’u verdik. Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Sana anlatmadığımız (nice) peygamberler de gönderdik. Allah, Mûsâ ile de doğrudan konuştu.” (en-Nisâ 4/163-164)
Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlere îmân etmek ve hürmet göstermek İslâm’ın îmân esaslarındandır.
Hz. Musa -aleyhisselâm-, “ülü’l-azm” diye isimlendirilen büyük peygamberlerdendir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şeriflerde ismi en çok zikredilen peygamberdir. Kur’ân’ın 34 sûresinde muhtelif vesilelerle 136 defa zikredilir. Hz. Musa’ya, Firavun’a gitmesi emredilince, Allah’tan, kardeşi Harun’u kendisine yardımcı vermesini, vazifesine onu da ortak kılmasını istedi. Bu talebi kabul edilerek Hz. Harun -aleyhisselâm-’a peygamberlik lûtfedildi.
İslâm’a göre Hz. İsa -aleyhisselâm- da rasullerin en büyükleri olan beş “ülü’l-azm” peygamberden biridir. Kur’ân’ın 15 sûresinde 93 âyette ismi veya bir sıfatı ile zikredilir. Hz. Meryem de Kur’ân-ı Kerîm’de 34 yerde zikredilir. Kur’ân’da hiçbir müslüman kadının ismi zikredilmezken Hz. Meryem’e husûsî bir mevki verilerek 19. sûreye onun ismi verilmiştir.
Âhiret
Hayat, dünyadan ibaret değildir. İnsanın mes’ûd olup Cenâb-ı Hakk’ın güzel nimetlerinden istifâde etmesi de sadece bu dünya ile sınırlı değildir. Dünya hayâtı bittikten sonra “Âhiret” ismiyle ikinci bir hayat başlayacaktır. Allah Teâlâ, ölüleri tekrar diriltecek, onları dünyada yaptıklarından hesaba çekecek, Allah’ın istediği şekilde yaşayanlara mükâfât, O’nun dînine uymayanlara da cezâ verecektir. Allah’ın âhiretteki nimetleri hayal ötesi bir güzellikte ve nihâyetsizdir. Tabiî ki inkârcılar için hazırladığı cezâ ve azâbı da aynı şekilde çok şiddetlidir.
İkinci hayat, ebedî olup hiç bitmeyecektir. Zâten insan rûhunun taşıdığı sonsuz saâdet arzusunun da sonlu olan bu dünyadaki elli-yüz senelik ömre sığmayacağı, iz’ân sahibi her insanın kolaylıkla kabul ettiği bir vâkıadır.
Bütün peygamberler âhiretin olacağını haber vermişlerdir. Şân ve şeref sahibi bu peygamberlerin doğru söyledikleri defâlarca tecrübe edilmiş ve hattâ kendilerine yöneltilen îtirazlara karşı mûcizeler göstermiş olduklarından, onların âhiretin geleceğine dâir Allah’tan getirdikleri haberlere inanmamak için artık bir sebep kalmamıştır.
İslâm’a göre âhiret inancının özü şudur:
“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (ez-Zilzâl 99/7-8)
Bir şahıs, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e gelerek:
“–Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!” demişti.
Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- onu, kendisine Kur’an öğretmesi için ashâbından birine gönderdi. Sahâbî ona Zilzâl sûresini sonuna kadar öğretti. “Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu görür!” âyetlerine gelince, bu ifadelerden son derece müteessir olan şahıs, derin düşüncelere daldı ve:
“–Bu bana yeter!” dedi.
Bu durum Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e haber verilince:
“–Onu bırakın! Zira o hakîkati idrak etti, anlayış sahibi oldu!” buyurdu. (Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VIII, 597)
Yine, bir bedevi Allah Rasûlü’nün bu âyetleri okuduğunu dinleyince:
“–Ey Allah’ın Rasûlü, zerre ağırlığı kadar mı?” diye sordu. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet” buyurdu. Bir anda hâli değişiveren bedevî:
“–Vay benim hatâlarım!” dedi ve bu sözlerini defalarca tekrarlayıp durdu. Sonra da işittiği âyetleri tekrar ederek kalkıp gitti. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz onun ardından:
“–İman bu bedevînin kalbine girdi!” buyurdu. (Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VIII, 595)
İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’ın azametini yakından tanıyarak, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğini bilir ve hayatı boyunca yaptığı her harekete, söylediği her söze ve hattâ kalbinden geçen düşüncelere dahî dikkat eder. Şuursuz ve rastgele bir ân bile geçirmek istemez.