Kur’an’ın Mucizeliği ve Bazı İ‘câz Vecihleri

Özet:

Kur’an’ın mucizevî bir kitap olduğu Ehl-i Sünnet arasında genel kabul görmüştür. Ancak onun hangi yönlerden mucize olduğu konusunda ittifak edilemediği gibi iʻcâz vecihlerine de bir hudut tayin edilememiştir. Bu makalede Kur’an’ın, kendisinin mucizeliğini nasıl ispat ettiği ve mucizevî yönlerinden bir kısmı açıklanmaya gayret edilecektir.

Anahtar kelimeler: Kur’an, Mucize, İʻcâz, Tehaddî, Belagat

Rasûlullâh (s.a.v), kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunu ve Allah katından vahiy al­dığını insanlara ilân edip herkesi İslâm’a davet etmeye başlayınca Mekke’li putperestler ona karşı şiddeti gi­derek artan bir muhalefet baş­lattılar. Allah’ın hiçbir şey indirmedi­ğini[1] Kur’ân’ın -hâşa- Allah kelâmı değil beşer sözü olduğunu, onu Peygamber Efendimiz’in kendisi uydurup Allah’a nisbet et­tiğini söylemeleri,[2] Allâh Rasûlü’nü muhtelif zamanlarda mecnun, şâir, kâhin, sihirbaz ya da büyüye tutulmuş ol­makla itham etmeleri üzerine[3] bu iddiaların batıl olduğu bildirildi[4] ve Kur’ân’ın Cebrail vâsıtasıyla yeri ve gökleri yaratan Âlemlerin Rabbi tarafından indirildiği açıklandı[5].

İnkarcılar, Kur’ân ve kaynağı hakkında öne sürdük­leri iddiaların tutarsızlığını anlayınca baş­ka yollar aramaya başladılar. Kur’ân’da eski kavim­lere dâir kıssaların anlatıldığını görünce, Kur’ân’ı başkalarının da yardımıyla Hz. Peygamber’in uydurduğu bir yalan, kendi­sine dikte edilen eski milletlerin efsane­leri diye karalamaya çalıştılar (el-Fur­kân 25/4-5). Kur’ân’ı Hz. Peygamber’e bir ya­bancının öğrettiğini söylediler. Bu iddiâya Kur’ân, apaçık Arapça ile nâzil olan bir kitabı, ana dili Arapça olmayan bir kişinin dikte et­mesinin mantıksızlığını ifade ederek cevap verdi (en-Nahl 16/103; eş-Şuarâ 26/210-212). Hz. Peygamber ve Kur’ân hakkında söyledikleri bu sözle­r kendilerini dahî tatmin etmeyen inkârcılar, devamlı fikir değiştirdiler[6]. Velhâsıl Kur’ân hakkında birbirini tutmayan farklı farklı iddiâlar ortaya attılar.

İşte bu inkârcılara Kur’ân’ın gerçekten Allâh’tan gelen bir kitap olduğunu ispat etmek için bazı mûcizelerin gösterilmesi gerekiyordu. Zâten peygamberliğini ilân eden bir kimsenin de sözünde doğru olduğunu ispatlayabilmesi için benzerini insanların yapamaya­cağı, mucize denilen harikuladelikler göstermesi şarttır. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Gönderilen her peygambere, insanların hidâyetine vesile olacak bir mucize muhakkak verilmiştir. Bana verilen de Allâh’ın bana vahyettiği kelâm nevinden olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebeple kıyamet günü ümmetimin diğer ümmetlerden sayıca çok olmasını ümit ediyorum”[7]. Bu sebeple Kur’ân, muhtelif yönleriyle bir mucize olmak üzere gönderilmiş, böylece hem kendi muhtevâsının doğruluğunu hem de Peygamber Efendimiz’in sıdkını ispat etmiştir.

İ’câz “الإعجاز” Arapça “عجز” fiilinden müştâk olup bir kimseyi âciz bırakmak, geri bırakmak ve geçmek gibi mânâlara gelir[8]. Istılâhta ise Kur’ân’ın, yüce bir makâma yükselmesi sebebiyle, ister belağati, ister teşrî‘î değerleri, isterse ğaybî haberleri bakımından olsun, onun bir benzerini getirmekten beşerin âciz kalması mânâsına gelir[9]. Mucize kelimesi ise i‘câz masdarının ism-i fâilidir. Sonundaki “ة”nin müenneslik alâmeti olduğunu söyleyenler bulunmakla birlikte mübâlağa ifâde ettiğini kabul edenler de vardır[10]. Bu tarifteki belâğâte dâir üstünlük, birinci derecede Arapça’ya vâkıf olan edipleri ilgilendirirken, teşrî‘î üstünlüğü ve gaybi haberler vermesi, bunlarla birlikte bütün akl-ı selîm ve ilim sâhibi insanları alakadar etmekte ve böylece Kur’ân’ı evrensel bir ilâhî mesaj haline getirmektedir[11].

Mucizeler, hissî ve aklî olmak üzere iki kısımda incelenir. Hissî mucizeler ya münkirlerin talebi üzerine, yahut bir lüzûm üzerine gösterilmiş ve daha çok o zamanın insanlarına hitap etmişlerdir. Aklî mucizeler ise daha sonraki insanları da tesiri altına almıştır. Bunlar zaman ve mekânla mukayyet olmayıp, devamlıdırlar. Bu itibarla aklî mucizeyle gelen Peygamber (s.a.v)’in seciyesini, ahlâkını ve tebliğ ettiği Kur’ân-ı Kerîm’i her asırda sayısız mütefekkir ve ilim adamı incelemiş[12], hâlen de incelemeye devam etmektedirler.

Peygamberlerin mucizeleri, umûmiyetle kendi dönem­lerinde öne çıkan ve rağbet gören hususlarda olmuştur. Peygamber Efendimiz’in de bunlar gibi zaman ve mekânla kayıtlı pek çok hissî mucizeleri mevcuttur. Bu mucizeler hadis ve siyer kitaplarında geniş bir şekilde anlatılmıştır. Birkaç misal vermek gerekirse, Mekke’de Kureyşin kendisinden bir mucize istemesi üzerine Peygamber Efendimiz’in ayı ikiye bölmesi[13], az bir yiyecekle çok sayıda kimseyi doyurması[14], parmaklarından suların akması ve susuz olan büyük bir ordunun kanıncaya kadar bundan içip bütün ihtiyaçlarını gidermesi[15], yerden alıp düşman tarafına attığı bir avuç toprağın düşman askerlerinin tamamına isâbet ederek gözlerini göremez hâle getirmesi[16], daha önceleri kendisine yaslanıp hutbe okuduğu kuru hurma direğinin, yeni yapılan minber dolayısıyla Hz. Peygamber’den uzak kaldığı için inlemesi[17]… gibi pek çok hâdise zikredilebilir.

Hz. Peygamber’in bunun gibi birçok hissi mucizesi olmakla birlikte, O’nun en büyük mucizesi Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân, kendisinin mucize oluşunu, Allah’tan baş­ka hiçbir gücün onun bir benzerini getiremeyeceğini bildirmek ve bu hususta inkârcılara meydan okumak (tehaddî) sûretiyle ispat etmiştir[18]. Nitekim ilk davet yıllarında insanların imanında rol oynayan en mühim sebep Kur’ân’ın bu mucizevî yapısıdır[19]. Kur’ân-ı Kerim’de çetin inatçılar arasında nakledilen Velid b. Muğire, Nahl sûresinin 90. âyetini işittiğinde, Kur’ân’daki ilâhî esrarı sezip hakikati itiraf etmek zorunda kalmış ve şöyle demiştir: “Vallahi, Muhammed’den az önce öyle bir kelâm dinledim ki insan sözü desem değil, cin sözü desem değil! Öyle bir halâveti (tatlılığı), öyle bir talâveti (güzelliği) var ki sormayın! Öyle bir kelâm ki üstü meyveli, altı verimli, bereketli! O muhakkak üstün gelir, ona üstün gelinemez”[20].

Kur’ân’ın nâzil olduğu ilk yıllarda Velid gibi edib olan ve olmayan pek çok Arap, onun mucizevî yönlerini tasdik etmiş, bunların çoğu da müslüman olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v) Kur’ân’ın mucize oluşunu ve bu hususiyetinin ebediyen devam edeceğini bildirdiği bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Kur’ân-ı Kerim öyle bir kelâm-ı ilâhîdir ki o, vukû bulacak her türlü fitneye karşı insanı selâmete erdirir. Onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin durumları, insanlar arasında meydana gelecek hâdiselerin hükümleri vardır. O, hak ile bâtılı tefrik eder, mâlayâni değildir. Kendisini terk eden azgını Cenâb-ı Hak helâk eder. Onun dışında hidâyet arayanı Allâh dalâlete düşürür. O, Hak Teâlâ’nın sapasağlam ipi, zikr-i hakîmi ve sırât-ı müstakîmidir. Kendisine bağlananlar hiçbir zaman sapmaz, onu söyleyen diller yanılmaz. Âlimler ona doyamaz, çok tekrardan dolayı tâzeliğini asla kaybetmez, insanları şaşırtan mucizevî özellikleri bitip tükenmez. Cinler, onu dinledikleri zaman; «Gerçekten biz, hayranlık veren bir Kur’ân dinledik» (el-Cinn 1) demekten kendilerini alamamışlardır. Kur’ân’a dayanarak konuşanlar doğru söylerler, onunla hüküm verenler isâbet ederek âdil davranırlar. Onu tatbik edenler ecir kazanır, ona çağıran dosdoğru yolu bulur”[21].

Şimdi de Kur’ân’ın, ilk nâzil olduğu günlerde mucizeliğini nasıl ilan ettiğine bakalım:

KUR’ÂN’IN MEYDAN OKUMASI (TEHADDÎ)

Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemde Araplar arasında çok ateş­li bir edebî rekabet yaşanmakta, önde gelen şâirler, bazen yıllarını vererek hazırladıkları kasideleriyle, hatipler de nutuklarıyla panayırlarda yarışmaktaydılar. Bütün insanların izleyebileceği açık meydanlarda zamanın edebiyat üstadlarına takdim edilen edebî ürünlerin, nasıl titiz eleştirilere tâbi tutulduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Meselâ Hansâ, Ukaz panayırında en meşhur şâirlerden Hassân bin Sâbit’in bir beytinde tam sekiz hata bulmuştu[22]. İşte böyle bir edebî ortamda Allah Teâlâ, in­kârcılara meydan okuyarak Kur’ân-ı Kerîm’in, bü­tün insanları benzerini ortaya koymaktan âciz bırakan bir mükemmelliğe sa­hip olduğunu ilân etti.

Mekke ve Medîne döneminde birçok defâ tekrar edilen bu meydan okuma, Kur’ân’da dört safhada[23] gerçekleşmiştir ki bu da, muârızları birden bire şaşırtmamak, onlara kendi imkân ve kudretlerini yeterince kullanabilecekleri bir mühlet vermek içindir. Birinci aşamada, Mekkeli müşriklerden Kur’ân’ın tamamına benzer bir kitap getirmeleri talep edilmiştir: “De ki: Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler”[24].

İkinci safhada Kur’ân sûrelerine benzer on sûre getirmeleri talep edildi: “Yoksa “Kur’ân’ı kendisi uydurmuş” mu diyorlar. De ki: “İddianızda tutarlı iseniz, haydi (belağatta) onunkine benzer on sûre getirin, isterse kendi uydurmanız olsun ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardımınıza çağırın!” (Hûd 11/13).

Fakat onlar, bu dâvete de herhangi bir mukabelede bulunamadılar. Üçüncü aşamada Kur’ân’ın bir sûresinin benzerini getirme­leri istendi: “Yoksa «Onu kendisi uydurmuş» mu diyorlar? De ki: «Öyleyse, iddianızda tutarlı iseniz haydi onunkine benzer bir sûre ortaya koyun ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa hepsini de yardımınıza çağırın»” (Yunus, 38).

Dördüncü safhada ise Kur’ân, tam misli olmasa da kısmen olsun, kendisine benzer bir söz söylemeye dâvet etti: “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ânın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka şâhitlerinizin (güvendiklerinizin, yardımcılarınızın) hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz” (el-Bakara 2/23).

Mekke dönemine âit safhalarda mislehû diye benzeri teklif ediliyordu. Nüzul sırası ve meydan okuma safhası bakımından en son olan bu âyette ise teb’iz ifade eden min mislihî buyrulmuş, böylece tahdîdî bir nazîre değil, takrîbî bir nazîre de olabileceği bildirilmiştir. Yani “Sizden tam bir nazîre istemiyorum, bilâkis herhangi bir cihetle kayıtlı olmaksızın, herhangi bir şekilde benzer söz getirmeniz bile yeter” denilmiştir[25].

Bakara sûresinin 24. âyet-i kerimesinde inkarcılar ikaz edilerek böyle bir muârazayı hiçbir zaman yapamayacakları, dolayısıyla isyandan vazgeçerek ilahî azaptan kurtulmalarının kendileri için daha faydalı olduğu bildirilmiştir. Bu âyetteki “وَلَنْ تَفْعَلُوا: ki asla yapamayacaksınız..” ibaresi öyle bir eminlik ve kat’îlik hissi ifade etmektedir ki, böylesi bir hüküm ancak ilmi ve kudreti sınırsız, tam ve kusursuz olan bir zât, yani Allah tarafından konulabilir. Yaratıklardan hiç bir kimse, beşer açısından gayb, yani belirsiz ve kapalı olan istikbale ait böylesi bir kesinlikte hüküm veremez. Muhâtaplar, acziyetlerini ilân ve iddia eden bu sözü duydular, bu söz gönüllerinde yerleşti, dilden dile dolaştı ve böylece, Kur’ân’a muâraza edemeyeceklerini anladılar. Bu âyet onların âcizliklerini ufuktan ufuğa taşıdı, yetersizliklerini tescil etti ve onların, dillerini âdeta mühürledi[26]. Şayet bu âyetlere muhâtap olan kimseler hakikî bir şekilde muârazaya güç yetirebilseler ve bunu yapabilecek bir kudrete sahip olsalardı, Hz. Peygamber’in nübüvvet davasını geçersiz kılıp mesnedlerini ve delillerini boşa çıkarma hususundaki ihtirasları yüzünden, ellerinden gelebilecek hiçbir tedbiri geri koymazlar, ne pahasına olursa olsun, bunu gerçekleştirme yollarını ararlardı. Eğer böyle bir şeyi de gerçekleştirmiş olsalardı, bu da herkes tarafından duyulmuş olur ve mesela Müseylimetu’l-Kezzab’ın hezeyanları misali, bize kadar da nakledilirdi[27].

Bazı âlimler tehaddînin safhalarını üç veya dörtle sınırlandırırken, Zerkeşî gibi bir kısmı da detaylandırmış, sayıyı biraz daha artırmıştır[28]. Said Nursî ise hepsini kapsayacak şekilde dokuz maddeyle şöyle açıklamıştır:

1. Yüksek nazmı, gaybî haberleri, ihtiva ettiği ilimleri ve yüksek hakikatleri ile birlikte tam bir Kur’ân’ın mislini, ümmî bir şahıstan getiriniz. 2. Eğer bu şekilde mislini getirmek gücünüzün üzerinde ise, belîğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz. 3. Eğer buna da kudretiniz yetmezse, on sûre kadar bir mislini yapınız. 4. Bu da mümkün olmadı ise, uzun bir sûrenin mislini yapınız. 5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûrenin misli olsun. 6. Eğer ümmî bir şahıstan imkân bulamadı iseniz, âlim ve kâtib bir adamdan olsun. 7. Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek sûretiyle yapınız. 8. Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün insanlar ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün fikirlerin neticelerinden istifade ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan Arapça kitaplar mevcuttur. Bunlarla Kur’ân arasında bir mukayese yapılırsa, Kur’ân mukayeseye gelmez. Çünkü hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur’ân ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. (Böyle olsaydı herkes benzerini yapabilirdi). Öyle ise hepsinden yukarı, hepsinin üstünde bir kitaptır. On üç asırdan beri (müellif için on üç, bizim için ise on beş) misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir vesselâm. 9. “Bizim şâhitlerimiz yoktur. Eğer muârazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur” diye gösterdikleri o bahaneyi de def’etmek için, “Şahitlerinize de müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler” buyrulmuştur[29].

Müşrikler bu tehaddîye cevap veremedikleri için onun yerine; yalanlama, kışkırtma, iftira gibi saldırgan bir tavır takındılar; “Bu ancak nakledile gelen bir sihirdir”[30], “Süregelen bir sihirdir”[31], “Bizzat kendisinin uydurduğu bir yalandır”[32], “Öncekilerin masallarıdır”[33] gibi hakikate tekabül etmeyen, ayrıca kendi kararsızlık ve tutarsızlıklarını da gösteren bir takım haksız iftirâlarla meşgul oldular. “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin! Okunurken gürültü yapın, belki gâlip gelirsiniz” (Fussılet 41/26) diyerek acziyetlerini iyice ortaya koydular.

Kur’ân’ın asırlardır insanları âciz bırakan mucizevî yönleri nelerdir. Şimdi de bunlardan bir kısmına kısaca temas edebiliriz:

KUR’ÂN’IN MUCİZELİĞİNİ GÖSTEREN BAZI HUSUSLAR

Kur’ân-ı Kerim’in muciz bir kitap olduğu ittifakla kabul edilmekle birlikte onun hangi yönlerden mucize olduğu hakkında ihtilaf edilmiş, günümüze kadar âlimler pek çok farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:

Rummânî (v. 384/994) i‘câz vecihlerini yedi başlık altında incelemiştir. Şöyle ki: Muâraza için birçok sebep mevcut olmasına ve buna şiddetle ihtiyaç duyulmasına rağmen Arapların Kur’ân’a muâraza yapmamaları, Kur’ân’ın bütün insanlara meydan okuması, belağati, ilerde vuku bulacak hadiseleri doğru bir şekilde haber vermesi, bilinen edebî şekillerden ayrı olması, her mucizeye kıyas edilebilmesi ve sarfe’dir[34]. Hattâbî (v. 388/998) i‘câzın Kur’ân’ın belâğatında olduğunu söylemekle birlikte, bu konuda başka bir hususa daha dikkat çekerek, Kur’ân’ın kalblerde meydana getirdiği derûnî ve manevî tesiri açıklar. Kur’ân’dan başka hiçbir manzûm ya da mensûr söz, kulağa geldiğinde, korku ve dehşet halinde bile olsa, kalbe lezzet ve tatlılık vermez. Kur’ân’ı dinlediğinde gönüller huzur duyar, kalpler, açılır. İnsan onun hazzını aldığında derinden sarsılır, içini korku kaplar, tüyleri diken diken olur ve kalbi çarpmaya başlar. Kur’ân onun nefsi ile içinde gizlediği köklü inançları arasına girer. Rasûlullâh’ın nice düşmanı vardır ki onu öldürme niyetiyle gelmiş, Kur’ân’ı işitince hiç vakit geçirmeden ilk düşüncesinden vazgeçmiş, onunla anlaşmış ve dinine girmiş, düşmanlığı dostluğa, küfrü îmana dönmüştür.[35]

Bâkıllânî’ye (v. 403/1012) göre ise i‘câz vecihleri üçtür: Kur’ân’ın gaybî haberler ihtivâ etmesi, ümmî bir kimse vâsıtasıyla tebliğ edilmesi ve Kur’ân’ın hiçbir beşerin ulaşamayacağı derecede belağatın zirvesinde olan bir nazım, tertip ve te’life sahip olması[36]. Cürcânî (v. 471/1078) öncekilere nazaran biraz daha farklı bir nazariye ortaya koymuş ve i‘cazın Kur’ân’ın nazmında olduğunu bildirmiştir. Ona göre kelamın unsurları üçtür: Lafız, mânâ ve nazm. Nazım, kelamı ancak nahv ilminin gerektirdiği biçimde ortaya koymak, sözkonusu ilmin kanun ve usullerine uygun davranmak, belirlediği metodları bilip onlardan sapmamak, çizdiği prensipleri gözetip onlardan hiçbirini ihlal etmemektir. Cürcanî’ye göre, istiâre, kinâye, temsîl ve bütün çeşitleriyle mecaz, nazmın ge­reklerindendir[37].

Suyûtî’ye göre i‘câz vecihleri çoktur ve sınırlandırılamaz. Kendisi üç ciltlik eserinde otuz beş madde zikretmiştir.[38] Kurtubî ise bunu on maddede anlatır.[39] Muâsır âlimlerden Mustafâ Sâdık er-Râfiî’ye göre i‘câz şu alanlarda tahakkuk etmiştir: Kur’ân’ın kendisine has mûsikîsi, belâğatı, insanlara tesir etmesi, tarihi (Nüzûlü, cem’i vs…), lüzumsuz söz ve kelime bulunmaması ve ilmî hakîkatleri ihtivâ etmesi[40].

Kur’ân Allah kelâmı olduğu için onun i‘câz vecihlerini sınırlandırma hususunda âlimler tam bir karara varamamışlardır[41]. Bazı âlimler i‘câzı muayyen hususlara inhisar ettirmişlerdir. Ancak cumhûrun görüşünü dikkate aldığımızda doğru olan, i‘câz vecihlerini tahdit etmemektir[42]. İ’câzı, her hangi bir mevzû ile sınırlandırmak mümkün gözükmemektedir. Çünkü zaman ilerledikçe, Kur’ân’ın mucizelik istidâdı da onunla birlikte yeniden anlam kazanarak farklı boyutlarıyla beşeriyetin ufkunu süslemeye devam etmektedir. Bu sebeple Kur’ân’ın i‘câzı bir kişinin, hatta bir cemaatin herhangi bir zamanda tam olarak ortaya koyabileceği bir şey olmaktan çıkmıştır. Bu konuda çalışan âlimler onun esrarından ancak bir kısmı aydınlatabilirler[43]. Şu halde Şâtıbi’nin dediği gibi, “Kur’ân’ın mucize oluşu, belli bir sûre ya da belli bir âyete veya belirli bir tarz ve üslûba has değildir; aksine mucize olan onun mâhiyetidir, kendisidir… Onun i‘câzının hangi yolla olduğu farz edilirse edilsin, ona delâlet edecek olan Kur’ân’ın bizzat kendisi ve mâhiyetidir ve onun hangi tarafını ele alacak olursanız olun, o yön, sizi Rasûlullâh’ın doğruluğuna götürecektir”[44].

Bununla birlikte biz, öne çıkan i‘câz vecihlerinden bir kısmını burada kısaca açıklamaya çalışacağız:

1. Kur’ân’ın Belağatı, Fesâhatı ve Nazmı (el-İ’câzu’l-Beyânî)

Her peygamber kavminin diliy­le gönderildiği gibi[45] Kur’ân-ı Kerîm de apaçık bir Arapça ile nazil ol­muştur[46]. Arapça indirilmiş olan Kur’ân’da, kelimelerin seçimi, cümlelerin teşkili ve mevzuların anlatımı gibi hususlarda, Arapça’da bilinen şe­killere göre farklılık arz eden ve kendine has olan eşsiz bir üslûb kullanılmıştır. Bir mukayese yapıldığında, insanların kullandıkları üsluplarla Kur’ân’ın üslûbu arasında çok büyük farklar olduğu görülür. Yani Allah kelâmı ile beşer kelâmı arasındaki fark yaratanla yaratı­lan arasındaki fark gibidir[47].

Rummânî’nin (v. 384/994) belirttiğine göre “anlamı, münâsip ve güzel lafızla zihinlere ulaştırmak” demek olan, üst, orta ve alt tabakaları bulunan belâgatın en yüksek derecesi Kur’ân’da mevcuttur. Bu bakımdan Kur’ân’ın hem Arapların hem de Arap olmayanların benzerini ortaya koyamayacakları bir i’câz husûsiyeti vardır[48].

Kur’ân’ın, ses nizamında ve lisanî güzelliğinde ortaya çıkan tatlı ve dikkat çekici lafızları kullanması; hem avam hem havas herkesi tatmin etmesi; hem aklı hem de ruhu birlikte doyurması; nazmının kuvvetli ve mütenasip olması; tek bir mânâyı bir çok lafız ve değişik yollarla en fasih bir şekilde takdim etmesi; insanlar açısından bir arada kullanılması mümkün olmayan ve biri diğerinin zıddı iki ayrı gayeyi teşkil eden icmâl ve beyânı bir arada bulundurması; lafız için mânâyı, mânâ için de lafzı heder etmemesi gibi pek çok lisanî üstünlükleri mevcuttur ve bunlarla insanlara karşı meydan okumuştur.

Kur’ân’ın meydan okuması, insanların aynı lafızlarla, aynı üslupla, belâğat açısından benzerini getirmeleri yönünde değildir. Zira insanların sözlerine de böyle bir nazîre yapmak imkânsızdır. Bu sebeple “Üslûb-i beyân, ayniyle insân” denilmiştir. Herkesin kendine mahsus bir tarzı vardır. Dolayısıyla ifâdelerini başkasınınkine benzetebilenler pek enderdir. Kur’ân’ın insanlara meydan okuduğu esas nokta ise, üslûbu ve ifâde tarzı nasıl olursa olsun, belâğat ve beyân itibariyle hakikati tesirli bir tarzda ifâde etme açısından Kur’ân’ın seviyesinde bir kelâm getirmeleridir. Nitekim edipler ve şâirler arasındaki mukâyese de bu mânâda yapılmaktadır[49].

Âlimlere göre Kur’ân’ın i‘câzı onun sadece Arapça kelimeler kullanmış olmasıyla alâkalı görülmemelidir, çünkü bu kelimeleri Araplar daha önce de kul­lanıyorlardı. İ‘câz sadece anlam yönüyle de ilgili değildir, zira Kur’ân’ın mânasının bir kısmı önceki kutsal kitaplarda da mevcut­tur. Diğer taraftan Kur’ân’da yer alan ilâhî bilgiler, varlığın başlangıcı ve işleyişi, in­sanın yaratılışı ve akıbeti, gaybdan haber verme gibi hususlar da Kur’ân’ın kendi bünyesine has i‘câzını teşkil etmez. Bu tür bilgiler Kur’ân’ın dışında Arapça’daki bir başka söz dizimi, hatta bir başka dille veya dil dışı bir yolla da anlatılabilir. Ancak bunlar, okuma yaz­ma bilmeyen, başkalarından ders alma­yan bir peygamber tarafından nakledildiği için i‘caz vechi olarak görülmüştür. Kur’ân’ın kendi yapısına has olan asıl i‘câzı onun sahip olduğu özel söz dizimiyle ilgilidir[50].

Bu özel söz diziminde öne çıkan belâğat, sözün hâlin gereklerine mutâbık olması ve lafzın hassas bir şekilde kastedilen mânaya uymasıdır. Bir insan, kendisine ne kadar kudret verilirse verilsin bu gâyenin zirvesine çıkmaya güç yetiremez. İnsanın, belâğatı hakkıyla gerçekleştirebilmesi için Arapça’nın bütün lafızlarını müterâdifleriyle birlikte gözden geçirmesi ve onların içinden kastedilen mânâya ve hayal edilen sûrete en münâsip olanını seçmesi lâzımdır. Söz; zihindeki mânâ, ona delâlet eden lafız ve muhayyilede onun için oluşturulan sûretin hassas uyumu nisbetinde beliğ sayılır[51]. İnsan ise bu kadar zor bir işi tam olarak yapamaz. Ancak kabiliyeti nisbetinde bir kısmına muvaffak olabilir. Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî, insanın, bütün gayret ve çabasına rağmen bu hedefi gerçekleştirememesinin iki sebebi olduğunu bildirir:

a. Mânâlar, fikirler ve tasavvurlar insan nefsinin derinliklerinden zuhur eder. Lafızlar ve tabirler ise insana hâriçten gelir. Bu sebeple de sınırlı ve kısıtlıdır. Dolayısıyla üzerinde ittifak edilen husus şudur ki: Bir dil ne kadar geniş olursa olsun, mânâ ve hislerin çok cüz’î bir kısmını ifade edebilir. Meselâ “elem” ve “güzel” kelimelerini pek çok şuur, his ve mâna çeşidine karşılık olarak kullanmaktayız. Bu çeşitleri tefrik ederek her biri için en uygun lafzı kullanamıyoruz. Bunun gibi kelimelerin ekserisi birbirinden farklı birçok mânâlar için kullanılmakta, aralarındaki müşterek nokta da sathî alâkalardan öteye gitmemektedir. Bir insan bu dallanmış mânâları tam ifâde edebilmek için uğraştığında buna tâkatinin yetmeyeceğini anlar.

b. Kur’ân’ın kendisiyle nâzil olduğu Arap lügati, bahsedilen bu kusurlara rağmen, büyük bir kelime ve lâfız deryâsıdır. Bu kelimelerin büyük çoğunluğu da müterâdiflerdir. Bir yazar ne kadar belîğ olursa olsun, zihninde ne kadar çok kelime bulunursa bulunsun, kelimelerin tamamını bütün müterâdifleriyle ve bütün açıklığı ile bilmesi mümkün değildir. Bu sebeple içinden geçen mânâ ve hislere en yakın olan kelimeyi seçip kullanması imkânsızdır. Ancak konuşmak ve yazmak istediğinde hızlı bir şekilde düşünür ve ilk aklına gelen ve kendisine kolay gelen bir kelimeyi alıp kullanır. Kullanması gereken kelime üzerinde biraz daha düşünse mânâya daha uygun olan bir başkasını bulabilir. Ancak bunu sürekli bir şekilde devam ettiremez. Bazı yerlerde muvaffak olsa, çoğu yerde bunu başaramaz. Maksadını daha açık bir şekilde ifâde edecek kelime ve müterâdifler her zaman için mevcut olmaya devam eder[52].

Bununla birlikte hissedilen mânâların sâdece en münasip kelimeyi seçmekle ifade edilmesi de mümkün olmayabilir. Kelimelerin dizilişi, cümlelerin teşekkülü, metnin siyak ve sibakı da mânâ ve hislerin ifade aracıdır. Kur’ân-ı Kerim müterâdifler arasında delâlet itibariyle en uygun, tasvir açısından en mükemmel olan kelimeyi almaktadır. Dilin imkânları tükenip geride dil sınırlarının ötesinde bazı mânâ ve tasavvurlar kaldığında, Kur’ânî kelimeler onları nazım, ses, vezin ve ölçü yoluyla ifade yoluna gitmektedir. Bunlar da okuyucunun, kelimeleri birbirine kaynaştırarak tilâvet ettiği veya dinlediği esnâda hissettiği ve Kur’ân’ın bütünlüğü içinde mevcut olan mânâlardır.[53] Bu sebeple pek çok âlim, Kur’ân’ın i‘câzını nazmında görmüşlerdir. Meselâ Hattâbî (v. 388/998) şöyle demektedir: “Kelâm şu üç şeyden teşekkül eder: لفظ حامل ومعنى به قائم ورباط لهما ناظم: Taşıyıcı olan lafız, lafızla ayakta durabilen mânâ, bu ikisini birbirine bağlayan nazım” (Hattâbî, s. 24).

Bütün bunlardan çıkarılacak netice, Kur’ân kelimelerinin üstün vasıflarını insanların sözlerinde ve tabirlerinde bulmanın mümkün olmadığıdır. Kur’ân, kelimeleri, mânânın sathını, derinliklerini, farklı tasvir ve hususiyetlerini ihtiva edecek şekilde kullanır. Mürâdif kelimeler içinde, verilmek istenen mânâya en münâsip olanı seçer. Meselâ Mısır Azizi’nin hanımı tarafından, kendisini ayıplayan kadınlara verilen daveti ifâde etmek için kullanılan kelimeye bir bakalım. Gayet düzenli, lüks ve göz alıcı bir mekânda onları oturtmuştu. Ellerini kestikleri ifâde edildiğine göre bu mecliste yemek ikram edildiği muhakkaktır. Kur’ân bunu anlatır fakat “yemek” kelimesini kullanmaz. Çünkü bu kelime, çevresindekilerin yemek arzu ve iştahını tasvir etmekte, dolayısıyla fikir ve hayali mutfağa çekmektedir. Kur’ân-ı Kerim, hiçbir karışıklık ve çirkinlik hissettiren tasavvura dokunmadan, lüks sofrada yenen yemeği nezih bir şekilde ifâde etmek için çok güzel ve tam yerine oturan bir tabir icad etmiştir. Şimdi âyete bakalım:

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً

“Hanım o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayalı döşeli mükellef bir sofra hazırlattı” (Yûsuf 12/31).

“Oturup yaslanılacak yer, koltuk, yastık gibi manâlara gelen مُتَّكَأً kelimesi burada, siyak sibak ve cümlede kullanımı itibariyle rahat, lüks, keyif verici, güzel ve zengin bir sofra tasviri vermektedir. Âyet, yemekten hiç bahsetmemekle birlikte, hem onun en âlâsını ifâde etmekte hem de kadınların içinde bulundukları müreffeh ortamın tasvirini pek çok ayrıntısı ile sunmaktadır[54].

Kur’ân’ın nazmı, kelimeleri seçmesi ve onları en münâsip yerlerde kullanması hususunda bir misal de, şu âyetlerin mukâyesesi ile verilebilir: Abese sûresinde şöyle buyrulur: “O kulakları patlatan kıyamet sayhası geldiği zaman! İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, hanımından ve evlatlarından kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır” (Abese 80/33-37).

Meâric sûresinde de şöyle buyrulur: “Her mücrim o günkü azaptan kurtulmak için fidye olarak oğullarını, hanımını, kardeşini, kendisini barındıran sülalesini, hatta yeryüzündeki kimselerin tamamını verip de kurtulmak ister. Lâkin ne mümkün! O cehennem alev alev yanan bir ateştir. Eli, ayağı, bütün uzuvları söküp atar. Çağırır îmana sırtını dönüp haktan yüz çevireni, bir de servet toplayıp yığan ve hayırda harcamayanı. Gerçekten insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. Başı derde düştü mü sızlanır durur. Ama servet sahibi olunca da pinti kesilir. Ancak namazlarını devamlı kılanlar böyle değildir” (el-Meâric 70/11-22)

Abese sûresinde kardeş zikredilerek başlanmış onu anne, baba, hanım ve çocuklar takip etmiştir. Meâric suresinde ise bunun aksine çocuklardan başlanmış, hanım, kardeş, kabile ve yeryüzündeki diğer insanlar sayılmıştır. Bu tanzim rasgele bir şey olmayıp pek çok hikmetlere mebni yapılmıştır. Bunların bir kısmından şöylece bahsetmek mümkündür: Abese’de mevzu kaçma üzerinedir. İnsan önce uzak olandan kaçar en son ise kendisine yakın olan kimseden kaçar. Burada zikredilenler içinde insana en uzak olan kardeş, en yakın olan da zevce ve çocuklardır. Çocuklar hanımdan da sonradır. Zira bir insan hanımından ayrılabilir, lâkin çocuklarından hiçbir zaman ayrılamaz. Onları koruyup kollamak ister, üzerlerine titrer.

Âyette anne, babadan önce zikredilmiştir. Çünkü baba yardım etme, zararlardan koruma hususunda, anneye göre daha güçlü ve kuvvetlidir. İnsan ise o anda korku ve kaçma hâlindedir ve kuvvetli kimselerin yardımına muhtaç durumdadır. Zevceden kaçış da babadan sonraya bırakılmıştır. Çünkü insanın kalbi ona daha çok bağlıdır. Hanımı bir kimsenin sır ortağı ve hayat arkadaşıdır. Abese sûresinde siyak, tanıdıklardan ve yakınlardan kaçış ve kendi başına kalmak isteyiştir. Çünkü o gün herkes kendini kurtarma derdindedir ve en yakınlarına dahi bakma fırsatı yoktur. Hatta onların hak iddia etmelerinden korkmaktadır. Bu kaçış manzarası aynı konuyu işleyen sûrede anlatılmıştır. Zira “Abûs: surat asmak”, ülfet etme ve açılmanın zıddı olarak bir iç kaçışı bildirdiği gibi “tevellî: yüz çevirmek, dönmek” de kaçmanın bir çeşididir. Aynı şekilde 10. âyetteki “telehhî: ilgi göstermemek” kelimesi de bir şekilde kaçışı ifade etmektedir.

Meâric sûresindeki görüntü ise tâkat getirilemeyecek bir azâb sahnesidir. Mücrim, alevlenmiş ve kızışmış olan cehennem ateşine atılmak için getirilmiştir. Bu mücrim, bütün yolları deneyerek ve her şeyini feda ederek kurtulmak istemektedir. Bu da onu en yakını olan çocuklarından başlamaya ve biricik yavrusunu, cehennemin azgın ateşinin dibine atmaya sevk etmektedir. Durumun vahameti ve korkunçluğu icabı, burada kalbe en yakın olandan başlanmıştır. Şuna da dikkat etmek lazım ki, burada söz konusu olan kimse normal birisi değil mücrimdir. Mücrim, kendi kurtuluşu için her şeyi yapmaya hazırdır, hatta en yakınını dahi ateşe atabilir. O, kendi işlediği cürüm sebebiyle insanların tamamını fedâ eder ve onların cehennemde yanmasına hiç aldırmaz.

Bu manzaradan önce 10. âyette konuyla alakalı olarak “Birbirlerine gösterildikleri halde hiçbir candan dost, dostunun hâlini sormaz” buyrulurken sonrasında da insanın çok hırslı, sabırsız, başı derde düştüğünde sızlanıp duran bir yapıya sâhip olduğu söylenir. Böylece siyak sibak münasebeti hâsıl olur.

İnsanın kendisine en yakın olan kimseleri dahi fedâ etmesi gösteriyor ki o azap, bütün tasavvurların üstünde ve korkusu hayalin ötesindedir. Bu sahnenin azaptan bahsederek başlayan bir sûreye konulmasıyla mevzûlar arasında kurulan muazzam âhenk de Kur’ân’ın ilâhî üslûbundaki azamete delâlet etmektedir.

Abese sûresindeki âyetlerde “المرء” kelimesi kullanılmıştır. Hâlbuki öncesindeki âyetlerde “insan” kelimesi kullanılmıştı. Bu kelime sâdece erkekler için kullanılırken insan kelimesi hem erkek hem de kadın için kullanılır. Takdim edilen manzarada ise kişinin hanımından kaçtığı bildirilmektedir. Öyleyse kadını ifade etmeyip sadece erkeği ifade eden “el-mer’ü” kelimesi kullanılmalıydı. Aynı şekilde bu kelimenin çoğulu olan “ricâl” cinler için de kullanılmaktadır. Âyet “el-mer’ü” kelimesiyle bu kaçışın insanlar gibi cinlere de şamil olduğunu bildirmektedir. İnsan kelimesi ise cinleri içine almaz. Yine bu kelime “racül” kelimesinin aksine büyük küçük bütün erkekleri ihtiva etmektedir. Erkeklerin kaçıştığı ifâde edilen bir ortamda ise kadınların kaçmasından bahsetmeye hâcet yoktur. Bu durumda, hiçbir açık kapı bırakmayan, makâma ve ifâde edilmek istenen mânâya en münâsip kelime “el-mer’ü” kelimesidir[55].

Kur’ân’ın fesâhat alanındaki bir husûsiyeti de şudur: Kur’ân’da bazı kelimeler sâdece cemî sîğasıyla kullanılır, müfredleri hiç kullanılmaz. Mesela “لب” kelimesi hep çoğulu ile “ألباب” şeklinde kullanılır. (Zümer, 21; İbrahim, 52) Müfred kullanılması gerektiğinde “kalb” devreye girer. Çünkü “bâ” harfinde şiddet sıfatı vardır. Ona ancak şiddetli bir lâm uygun gelir ve bu kelimeyi rahatlatır. İki bâ arasına bir fâsıla da girince harflerin geçişi ve kelime yumuşar, rahat okunur hâle gelir. Buna mukâbil aynı vezindeki “جُبّ” kelimesi kullanılır. Çünkü bu kelimenin harfleri birbirine uygundur ve fesahatı bozacak bir zorluk yoktur. Yine “أكواب” kelimesi kullanılmakla birlikte, müfredi kullanılmaz. Çünkü müfredinde cemisindeki kadar incelik, güzellik ve tenâsüb yoktur. Aynı şekilde “الأرجاء” kullanılır, müfredi hiç geçmez. Bunun aksine “الأرض” kelimesi müfred olarak kullanılır, cemisi kullanılmaz. Cemiye ihtiyaç olduğunda bütün tefekkür ve düşünceleri uzun müddet secde ettirecek mükemmel bir usul kullanılır ve سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ denir. (Talak, 12) “الآجرّ” kelimesi için de benzer bir metod kullanılarak gayet rakîk, latîf ve tatlı bir ifâde kullanılmıştır: فَاَوْقِدْ ل۪ي يَا هَامَانُ عَلَى الطّ۪ينِ (Kasas, 38). Tabii burada daha başka i‘câz yönleri de mevcuttur; firavunun durumunu tahkir, akılsızlığını ve şaşkınlığını tasvir gibi[56].

Görüldüğü üzere Kur’ân’da hiçbir zaman fesâhat sırrı bozulmamıştır. Buraya kadar Kur’ân’ın kelime kullanımı ve cümle yapısı hususundaki titizliğine temas etmeye çalıştık. Aynı şekilde harfleri kullanmada da husûsî bir metod tâkip edilmiş, mânâyı en güzel ve en açık bir şekilde ifâde etmek için harf-i cerlerin birbiri yerine kullanılması veya hazfedilmesinde beşer üstü bir mükemmellik sergilenmiştir. Kaynaklarımızda bunun misalleri pek çoktur[57]. Kur’ân’ın üslûp husûsiyetlerini ise müstakil bir başlık hâlinde daha geniş olarak açıklamaya çalışacağız.

Kur’ân’ın beyân yönünden mucize oluşu, onun en mühim ve en umûmî i‘câz vechidir. Çünkü Kur’ân’ın belâğat, fesâhat ve kendine mahsus üslûp hususiyetleri onun tamamını içine alır. Uzun veya kısa bütün sûre ve âyetler bu vecihten nasibini almıştır. Meselâ gaybdan haber vermesi, teşriî ve bilimsel i‘câzı böyle değildir. Bu sebeple pekçok âlim Kur’ân’ın i‘câzını daha çok onun beyânında aramışlardır.

2. Gaybî Haberler Vermesi

Kur’ân’ın, Allâmu’l-ğuyûb olan Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine delalet edecek şekilde, gaybe dâir haber ve işaretler ihtivâ etmesi, onun diğer bir i‘câz vechidir. Kur’ân, hem geçmişe, hem hâle, hem de geleceğe dair işaretler, bilgiler ve göndermeler içermektedir[58]. İnsanın ilk yaratılış sahnesini, burada cereyan eden hâdiseleri; önceki toplumları, onların hayat hikâyelerini; kendilerine gönderilen peygamberlerle münasebetlerini anlatması mâzîye âit gayb haberleridir. Cenâb-ı Hakk’ın zât-ı ulûhiyeti, sıfatları, fiilleri, melekler âlemi, cinler âlemi, kabir âlemi, cennet cehennem ile alakalı haberler, bilhassa ehl-i kitab, münafık ve müşriklerin içlerinden geçirdikleri hîle ve tuzakları, psikolojik yapılarını anlatan âyetler nüzul zamanıyla alâkalı gaybî bilgilerdir. Gaybe dâir haberlerin en başta gelenleri ise, bilhassa gelecekte cereyan edecek hâdiseleri mevzû edinen âyetlerdir. Bildirilen bu haberlerin, haber verildikleri gibi aynen tahakkuk ettiği tarihen de sâbit olduğundan, Kur’ân’ın gaybleri en iyi bilen Allah tarafından indirildiğinde şüphe kalmamıştır.

Allah Teâlâ, Hz. Meryem’in doğumunu haber verdikten[59] ve Hz. Yusuf’un kıssasını anlattıktan sonra[60] bu hâdiselerin ğayb olduğunu bildirmiş, Hz. Nuh’un kıssasından sonra da: “İşte bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sana vahiyle bildiriyoruz. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin…” (Hûd 11/49) buyurmuştur.

Geleceğe âit haberler hususunda Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Evet, Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz ki Kur’ân’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?” (Fussılet 41/53).

Âyetten şu hususları çıkarmak mümkündür: Birincisi, Allah insanlara delillerini gösterecektir. İkinci olarak bu gösterme işi, istikbalde, yani Kur’ân’ın nüzûlünden sonra, ileriki bir zamanda olacaktır. Üçüncüsü bu deliller hem dış dünyada, hem de kendi öz varlıklarında olacaktır. Dördüncü olarak bu belgeler, Kur’ân’ın vahy eseri olduğunu ispatlayacaktır. Son olarak bu işin teminâtı ve kefili de her şeyi hakkıyla gören Yüce Allah’tır[61].

Yapılacak bir savaşta Bizanslılar’ın İranlılar’a galip ge­leceği[62], Bedir Savaşı’nda düşman ordusunun yenilgiye uğratılaca­ğı[63], müslümanların Mescid-i Harâm’a güvenle girecekleri[64], insanların kitleler halinde İs­lâm’ı benimseyecekleri[65], İslâm dininin diğer bütün dinlere üstün geleceği[66], müslümanların muzaffer olup Mekke’yi fethedeceği[67], Kur’ân’a muâraza yapılamayacağı[68] Kur’ân metninin muhâfaza edileceği[69], müslümanlar arasında tefrika çıkacağı[70], Firavun’un cesedinin muhâfaza edilip gelecek nesillere ibret olarak bırakılacağı[71] gibi birçok hâdisenin önceden bildirmesi ise Kur’ân’ın istikbâle âit haberlerindendir. Hz. Peygamber’in, kendisi açı­sından gayb alanına giren bu tür haber­leri vahye istinad etmeden, önceden haber vermesi imkânsızdır.

Keza yahûdiler hakkındaki şu haberler de bu cümledendir: “Bununla beraber, Biz onların aralarına, kıyamete kadar sürüp gidecek bir kin ve nefret bıraktık. Her ne zaman onlar savaş çıkarmak için bir yangın tutuşturdularsa Allah onu söndürdü. Sırf fesat çıkarmak için dünyanın her tarafında koşup dururlar. Allah müfsitleri sevmez” (el-Mâide 5/64), “O vakit Rabbin, kıyamet gününe kadar onları kötü azaba uğratacak kimseler ortaya çıkaracağını bildirdi. Onları parça parça topluluklar halinde dünyanın her yerine dağıttık. Aralarında iyi kimseler de vardı, iyi olmayanlar da. Kötülüklerden dönüş yaparlar diye onları gâh nimetler, gâh musîbetlerle imtihan ettik” (el-A‘râf 7/167-168).

Şu âyetlerde olduğu gibi kevnî ve tabiî kanunlar hakkındaki kesin beyânât da gaybî haberler cinsindendir:[72] “Onlardan hayatta bıraktığımız kimsenin ise, hilkatini tersyüz ederiz. Hâlâ akıllanmazlar mı?” (Yâsîn 36/68), “Nerede bulunursanız bulunun: Sağlam, yüksek kulelerde, hattâ eflâke ser çeken gökteki yıldız burçlarında bile olsanız, ölüm mutlaka size yetişir” (en-Nisâ 4/78), “…Hâlbuki bu dünya hayatında onların maişetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını çalıştırması için, kiminin derecesini kimine üstün kılan Biziz. Senin Rabbinin rahmeti ise, onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır” (ez-Zuhruf 43/32).

 Zaman ve mekân kayıtlarından âzâde ve kesin bir üslûba sâhip olan bu hükümlerin, yarının ne getireceğini, ilmin neleri keşfedeceğini bilemeyen bir insan tarafından söylenmesi mümkün değildir.

Gayba dair i‘câz ile yakından alâkalı olan bir yön de özellikle son iki asırda üzerinde önemle durulmaya başlanan Kur’ân’daki bilimsel i‘câzdır. Esas maksadı insanı hidâyete erdirmek olan Kur’ân’ın çok sayıdaki âyetinde, bilhassa tevhid akidesine dik­kat çekmek üzere tabiat ilimlerinin sahasına giren konularda verdiği özlü bilgi­lerin daha sonra modern ilim tarafından da keşfedilmesi, onun ayrı bir i‘câz yönünü teş­kil etmektedir. Bu mühim bir i‘caz yönüdür fakat âyetler ile pozi­tif bilimin ulaştığı sonuçlar arasında irtibat kurarken Kur’ân’ın asıl hedefini hatırdan çıkararak zorlama te’villere gitmemek gerekir. Kur’ân’ın bir fen kitabı olmadığı, her şeyi en ince teferruatıyla çok iyi bilen Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini kesin olmayan nazariye­lerle irtibatlandıranların yanlışa düşme ihtimalinin büyük olduğu unutulmamalıdır[73]. Kur’ân ile bu nazariyeler arasında bir uyumsuzluk varsa, Allah’ın bildirdiği bilgiler ve verdiği haberler doğrudur fakat bizim nazariyemiz doğruyu bulamamıştır. Çünkü Allah Teâlâ: “Onun (Kur’ân’ın) haberlerinin doğru olduğunu bir müddet sonra mutlaka öğreneceksiniz” (Sâd 38/88) buyurmaktadır.

Bir başka âyette de bilimsel araştırmalar yapan ve Allah’ın tabiatta ve sosyal hayatta koymuş olduğu değişmez kanunları keşfetmeye çalışan âlimlerin, bu araştırmalar neticesinde Kur’ân’ın vahiy mahsulü bir kitap olduğunu görecekleri ifade edilir (Sebe’ 34/6). Bir başka âyete göre[74] Kur’ân-ı Kerim gaybî haberleri ile ileride ortaya çıkacak bazı bilgilere işaret etmektedir. Münkirler ise Kur’ân’ın üslûbunu incelemeden ve geleceğe dâir verdiği haberlerin gerçekleşmesini beklemeden hemen körü körüne onu yalanlamaya kalkmışlardır[75].

Hâsılı Kur’ân gaybden verdiği haberler açısından da mucizedir. Çünkü onun haber verdiği şeyler doğru olarak tahakkuk etmektedir. Bu tür haberlerden bahseden başka kitaplar da bulunabilir ancak onların hiçbiri Kur’ân’a yaklaşabilecek vasıf ve kıymette değildir. Tarihin şehâdetiyle sâbittir ki hiçbir kitaptaki gayb haberleri Kur’ân’dakiler kadar, objektif bir kesinlik derecesinde, doğrulanmamıştır.

3. Vahiy Hz. Peygamber’in Arzusuna Göre Gelmemiştir

Vahyin ilk başladığı aylarda vukû bulan fetret döneminde ve daha sonraki muhtelif hâdiseler sebebiyle Allâh Rasûlü vahyin gelmesini çok istemiştir. Lâkin Cebrâil onun arzusuna göre hareket etmemiş, Allah Teâlâ ne zaman emrettiyse vahyi o zaman getirmiştir[76]. Aynı şekilde, Hz. Peygamber, gerek müşriklerle olan çetin mücâdeleleri ve tebliğ faaliyetleri sırasında, gerekse inatçı ehl-i kitabı İslâm’a daveti esnasında kalbini rahatlatmak için vahyin gelmesini isterdi. Ancak vahiy Allah’ın takdir ettiği vakitte ve miktarda nâzil olurdu. Peygamberimiz de bu durum karşısında sadece bir muhâtap, vakti ve zamanı İlahî İrade tarafından belirlenmiş olan vahyin; dikkatli, uyanık, sorumlu ve sâdık bir telakkî edicisi mevkiinde kalmıştır. Ne istediği istikamette vahiy gelmiş ne de gelen vahyi tebliğ etmeme gibi bir hakkı söz konusu olmuştur. Allah Teâlâ: “O, ğayb (vahiy)[77] konusunda hiç ketûm değildir” (et-Tekvîr 81/24) âyetiyle onun bu husustaki hassasiyetini ortaya koymuştur.

İbn Abbâs’ın şu rivâyeti konumuzu anlatma açısından oldukça mühimdir: Rasûlullah (s.a.v) Hz. Cibril’e: “Niçin yanıma daha fazla gelmiyorsun?” diye sormuştu, bunun üzerine: “Rabbinin emri olmadıkça biz inmeyiz. Önümüzde ve arkamızdaki bütün geçmiş ve gelecek şeyler ve bunların arasındakiler hep O’na aittir. Sen’in Rabbin unutkan değildir, hiçbir şeyi unutmaz” (Meryem, 19/64) âyeti nâzil oldu[78].

Kureyş müşrikleri Nadr b. Hâris ve Ukbe b. Ebî Muayt’ı, Medine’de bulunan yahudi hahamlarına gönderdiler ve: “Yahudi hahamlarına Muhammed’i sorun; onun vasıflarını onlara söyleyin ve söylediklerini nakledin. Onlar ilk kitapların sahibidir. Bizde olmayan peygamber haberleri onlarda vardır” dediler…

Yahudi hahamları bu gelenlere şöyle akıl verdiler: “Şimdi size söyleyeceğimiz üç şeyi ona sorun. Eğer onları bilirse o Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Bilemezse o bir sahtekârdır ve kendi kendine uyduruyordur. Bu durumda ona istediğinizi yapabilirsiniz. Evvelâ O’na çok eski zamanlarda yaşamış olan gençleri (Ashâb-ı Kehf) sorun. Onların gerçekten garip, şaşırtıcı haberleri vardır. Sonra, çok dolaşan ve yeryüzünün doğularına, batılarına kadar giderek oraları fetheden adamı (Zülkarneyn) sorun? Bir de ona rûhu sorun?…”

Kureyşliler Hz. Peygamber’e gelerek bunları sordular. Hz. Peygamber (s.a.v) de “İnşaallah” demeyi unutarak: “Sorduklarınızın cevabını size yarın haber vereceğim” buyurdu. Bunun üzerine Kureyşliler O’nun yanından ayrıldılar. Allah Rasûlü (s.a.v) 15 gün bekledi, fakat bu esnada Allah Tealâ kendisine bu konularda vahy göndermedi, Cebrail de kendisine gelmedi. Nihâyet Mekkeliler: “Muhammed bize yarın haber vereceğim diye vaadde bulundu. Bugün 15 gün oldu halâ sorduklarımızdan hiçbiri hakkında bize bilgi vermedi” demeye başladılar. Elbette vahyin gelmemesi, Hz. Peygamber’i çok üzdü, Mekkelilerin konuşmaları da ona ağır geldi. Sonunda Cibrîl geldi ve Allah Tealâ’dan Kehf Sûresi’ni getirdi. Bu sûrede sordukları gençlerin ve o çok dolaşan adamın haberi ile müşriklerin söylediklerine üzüldüğü için ona bir itâb vardı. Bir de Cebrâil, “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbımın emrindendir ve size ilimden çok az bir şey verilmiştir” (el-İsrâ 17/85) âyetini getirdi (Taberî, XV, 238-239).

Aynı şekilde Kıble’nin Kudüs’ten Kâ’be cihetine döndürülmesi hususunda da vahiy Allah’ın istediği zaman inmiştir. Hz. Peygamber, kıblenin Kâ’be cihetine olmasını çok istiyordu, lâkin on altı[79] ya da on yedi ay gibi uzun bir süre bekledikten sonra kıble, pek çok hikmete mebnî Kâ’be istikametine çevrildi[80].

İfk hadisesi esnasında da, bir aya yakın bir zaman büyük bir sıkıntı içinde beklenilmesine ve hâdiseyi aydınlatıcı bir beyâna şiddetle ihtiyaç duyulmasına rağmen, vahiy ancak İlahî meşîetin dilediği zamanda gelmiştir[81].

Kur’ân’daki itâb (azarlama) âyetlerini de bu meyanda düşünmek mümkündür[82]. Mesela Tahrim suresinin ilk âyeti ve nüzul sebebi bunlardandır (Buhârî, Talâk, 8; Müslim, Talâk, 20). Aynı şekilde Bedir Harbi sonrasında esir alınan müşriklere yapılan muâmele, Hz. Peygamber ve beraberinde bazı sahâbenin azarlanmasına sebep olmuştur[83]. Abese sûresinin baş tarafındaki itab âyetleri de konumuz açısından çarpıcı bir misaldir. Âmâ olan Abdullâh b. Ümm-i Mektûm bir gün Peygamberimiz’in yanına gelmiş ve; “Ey Allâh’ın Rasûlü beni irşâd et” diye talepte bulunmuştu. O sıra Rasûlullâh (s.a.v) müşriklerin ileri gelenlerinden biri ile ilgileniyor, ona İslâm’ı anlatıyordu. Bu sebeple İbn Ümm-i Mektûm’a cevap veremedi. Israr ettiği halde Efendimiz onun talebini tehir ederek, müşriğe dönüyor ve; “Söylediklerimde bir beis görüyor musun?” diyerek iknâ etmeye çalışıyor, müşrik de bir beis görmediğini söylüyordu. İşte bu hâdise üzerine Âbese sûresindeki itâb âyetleri nâzil oldu (Tirmizî, Tefsir, 80/3331; Muvatta, Kur’ân, 8).

Ahzab sûresinin 37-39. âyetleri de bu mevzûda ele alınabilir. Hz. Âişe; “Eğer Allâh Rasûlü kendisine inen vahiyden bir şey gizleseydi şu âyeti gizlerdi.” diyerek Ahzâb sûresindeki Efendimiz’in Hz. Zeyneb’le evlenmesini konu alan ve itâb ihtivâ eden otuz yedinci âyeti zikretmiştir (Tirmizî, Tefsir, 33/9).

Yine Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: “Kim Rasûlullâh’ın Allâh’ın kitâbından bir şeyi gizlediği zannına kapılırsa Allâh’a en büyük iftirâyı atmış olur. Çünkü Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Ey Rasûl! Rabbinden sana inen vahiyleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Rabbinin elçiliğini yerine getirmiş olmazsın! Allâh seni insanlardan koruyacaktır. Emin ol ki Allâh, kâfirleri murâdlarına erdirmeyecektir!»” (el-Mâide 5/67) (Müslim, Îmân, 287).

Burada şuna da temas etmek gerekir: İtab vâki olan durumlar dikkatle incelendiğinde, Hz. Peygamber’in, mübah olan iki durumdan muhâtaplarının hidâyetine, insanlara merhamete ve düşmanların kalplerini kazanmaya en müsait; kabalıktan, katılıktan ve dine şüphe getirmekten en uzak olanı tercih ettiği görülür. Bu tercihleri neticesinde itâba mâruz kaldığı durumlarda, açık bir emir olmadığı için isâbet edememiş bir müctehid veya evlâ olanı terk eden bir kimse mevkiindedir. Dolayısıyla mâzurdur ve ictihadının karşılığında sevabını alır[84].

Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşıldığı üzere vahiy tamâmen Allâh’ın irâdesiyle inmiş, çok defâ Hz. Peygamber’in arzu ettiği zaman ve muhtevâda gelmemiştir. Bazen de Allâh Rasûlü’nü azarlayıcı ve îkâz edici mâhiyette gelmiştir. Peygamber Efendimiz de kendisine gelen vahiyden bir tek harfi bile gizlemeden olduğu gibi insanlığa nakletmiştir. İşte bu durum, Kur’ân’ın ilâhî menşe’li olduğunu ve beşerin ortaya koyduğu eserlere benzemediğini göstermektedir. Çünkü insanların eserlerinde kendileri ile alâkalı bu tür hitâb ve itâbları bulmak mümkün değildir.

4. Teşrî‘î İ‘câz

Kur’ân-ı Kerim’de, hukukçuların müstağnî kalması mümkün olmayan köklü bir kanun koyma metodu ile birlikte insanların maslahatı için zarurî ve mühim hükümler mevcuttur. Kur’ân’ın bu hususiyeti asırların geçmesiyle birlikte kuvvetlenerek devam etmektedir. Bu onun teşrî‘ îtibârıyla olan i‘câzıdır. Teşrî‘î i‘câz, beşerî kanunların aksine, Kur’ân’ın ihtivâ ettiği ahkâmın zamanın ilerlemesine rağmen her devrin ihtiyaçlarına uygun olmasında, insaf ehli tarafından tenkid edilecek hiçbir yerinin olmamasında, diğer kanunlar tarafından halli çok zor olan meseleleri kolayca çözmesinde[85] ve bu muhteşem nizâmı diğerlerine nazaran çok kısa bir sürede zirveye ulaştırmış olmasında tecellî eder.

Toplumların hayatında kanun ilk başta tam mânâsıyla tekâmül etmez. Hiçbir cemiyet ilk önce mütekâmil bir kanunî yapı tesis edip daha sonra yükselerek medeniyet seviyesine çıkmaz. Kültür ve medeniyet seviyesi yavaş yavaş yükseldikçe toplumun kanunî yapısı da oturmaya ve gelişmeye başlar. Sosyoloji âlimleri ve hukukçular bu konuda ittifâk hâlindedirler. Ancak Arap yarımadasında durum bu ittifakın aksine olmuştur. İlim, medeniyet ve kültürden nasipleri olmayan ümmî bir kavim arasından birden bire mütekâmil bir kanun zuhûr etmiş; medenî hukûku, ahvâl-i şahsiyeyi, devletlerarası hukûku, harp ve barış ahkâmını… en güzel ve en sağlam şekilde ortaya koymuştur[86]. Tarihin şehâdetiyle sabittir ki hiçbir teşrîî hüküm ve açıklamalar, Kur’ân’dakiler kadar tesirli, geçerli, gündemde ve insanlık için hayırlarla dolu olamamıştır. Bu hususta inceleme yapan müsteşrikler, böyle mucizevî bir durumu izâh edebilmek için muhtelif yollara başvurmuşlar, Roma hukukundan iktibas edildiğini iddia etmişler, sonra böyle bir faraziye ile o zamanki Arap yarımadasının durumu arasında hiçbir alâkanın olmadığını görünce yahudi şeriatinden alındığını söylemişler, bunu da inandırıcı bulmayınca “Hammurâbî kanunlarından muktebes olabilir” demişlerdir. Bütün bunlar hakikati kabul etmekten kaçmanın tezâhürleridir[87].

Hakikat şudur ki Kur’ân, o tarihe kadar hiç bir dinin, hiç bir medenî teşekkülün ortaya koyamadığı adâlet ve medeniyet esaslarını tebliğ etmiştir. En bedevî ve ibtidâî bir muhitte İslâm gibi yüksek bir medeniyetin ilk olarak ve kısa sürede ortaya konulması hiç şüphesiz bir mucizedir. Diğer taraftan bu medeniyetin tahsil görmemiş ve okuma yazma bilmeyen bir ümmî tarafından ortaya konulması ise daha büyük bir mucizedir. Kâsımî, Kur’ân’ın bu mucizevî yönünü ifâde sadedinde şöyle demektedir: “Allah Teâlâ, Arap ümmetini tedrîcî olarak yirmi üç senede terbiye edip yetiştirmiştir. Bu seviyede bir gelişme normal şartlarda diğer toplumlar için ictimâî âmiller vâsıtasıyla ancak birkaç asırda tamamlanabilir…”[88].

Mustafa Öztürk de, Kur’ân’ın i‘câzının daha ziyâde, ümmî peygamberin dilinden şifâhî olarak tebliğ ve tebyin edilen bir mesajın yirmi üç sene gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde, gerek şahsî gerekse ictimâî sahada gerçekleştirmiş olduğu tevhid merkezli fevkalâde dönüşümde aranması gerektiğini söyleyerek[89] aynı noktaya işaret etmektedir.

SEÇME BİBLİYOĞRAFYA

Abbâs, Fadl Hasan, İ‘câzü’l-Kur’âni’l-Kerîm, Ammân 1991.

Âlûsî, Şihabüddin Seyyid Mahmûd, Rûhu’l-me‘ânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-‘azîm, I-XXX, Beyrut, ts.

Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed, İ‘câzü’l-Kur’ân, Beyrut 1988.

Bûtî, Muhammed Said Ramazan, Min Ravâi‘ı’l-Kur’ân, Beyrut 1416/1996.

Cürcânî, Abdülkâhir, Delâilü’l-i‘câz, Beyrut 1997.

Çelik, Ömer, Kur’ân Âyetlerinin Bilimsel ve Teknolojik Gelişmelerle İlişkisi, İstanbul 2001.

Draz, Muhammed Abdullah, en-Nebeü’l-Azîm, Dâru’l-kalem, ts.

Ebü’s-Suûd, Muhammed b. Muhammed, İrşâdü’l-‘akli’s-selîm, I-IX, Beyrut, ts.

Hâkim en-Neysabûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, Beyrut 1990.

Hâlidî, Salâh, el-Beyân fî İ‘câzi’l-Kur’ân, Amman 1991.

Hattâbî. Hamd b. Muhammed, Beyânü i‘câzi’l-Kur’âni, (Selâsü resâil fi i‘câzi’1-Kur’ân içinde, nşr. Muhammed Halefullah – Muhammed Zağlûl Sellâm), Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 19-65.

Hımsî, Naîm, Fikratü i‘câzi’l-Kur’ân, Beyrut 1980.

İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-Arab, Beyrut ts.

Mehmet Kileci, Kur’an Mucizesi, İstanbul 1997.

Kutub, Seyyid, et-Tasviru’l-fennî fi’l-Kur’an, Kâhire 1992.

Miras, Kâmil, Tecrîd-i Sârîh Tercemesi, Ankara 1981.

Nursî, Bediuzzaman Saîd, İşârâtü’l-i‘câz, trc: Abdülmecid Nursî, İstanbul 1986.

Râfiî, Mustafa Sâdık, İ‘câzü’l-Kur’ân, Beyrut 2003.

Rummânî, en-Nüket fi i‘câzi’l-Kur’ân (Selâsü resâil fi i‘câzi’1-Kur’ân içinde, nşr. Muhammed Halefullah – Muhammed Zağlûl Sellâm), Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 69-104.

Sâbûnî, Nureddin, Mâturîdiye Akâidi, trc. Bekir Topaloğlu, Dımeşk 1979.

es-Sâmirrâî, Fâdıl Sâlih, Lemesâtün beyâniyye fî nusûsin mine’t-Tenzîl, Amman 2003.

____, Belâğatü’l-kelimeti fi’t-ta‘bîri’l-Kur’ânî, Ammân 2001.

Suyûtî, Celâleddin Abdurrahman, el-İtkân fî ulûmi’l-Kur’ân, (thk. Muhammed Ebü’l-Fadl İbrahim), yy. 1327.

____, Mu‘terekü’l-akrân fî i‘câzi’l-Kur’ân (nşr. Ali Muhammed el-Becâvî), I-III, yy., 1973.

Şâtıbî, Ebu İshak İbrahim b. Musa b. Muhammed el-Gırnatî, el-Muvâfakât fi usuli’ş-şeria, I-IV, şrh. Abdullah Draz, Dâru’l-fikr, 1975.

Taşköprülüzade Ahmed Efendi, Mevzuâtü’l-Ulûm, sad: Mümin Çevik, İstanbul 1975.

Yavuz, Yusuf Şevki, “İ‘câzü’l-Kur’an” mad., DİA, İstanbul 2000, XXI, 403.

Yıldırım, Suat, “Kur’an” mad., DİA, Ankara, 2002, XXVI, 393.

____, Kur’an. İlimlerine Giriş, İstanbul 1983.

____, Kur’an-ı Kerim ve Fennî Keşifler, Ankara, 1990.

Zerkânî, Muhammed Abdülazim, Menâhilü’l-‘irfân, I-II, İsa el-Bâbî Matbaası.

Zerkeşî, Muhammed b. Abdullah, el-Burhân fî ulûmi’l-Kur’ân, (thk. Muhammed Ebü’l-Fadl İbrahim), I-IV, 1980, Dâru’l-fikr.

Zeyn, Mahmud Ahmed, el-Kur’ânü İ‘câzün teşrî‘iyyün müteceddid, Dubai 2004.


[1] el-Mülk 67/9.

[2] el-Mü’minûn 23/38; el-Müddessir 74/24-25.

[3] Yûnus l O/ 2; el-Hicr 15/6; el-İsrâ 17/47; el-Furkân 25/ 8; es-Sâffât 37/36; Sâd 38/4; ed-Duhân 44/ 14; et-Tûr 52/29-30; el-Kalem 68/51.

[4] el-Hâkka 69/41-42; et-Tekvîr 81/25; eş-Şuarâ 26/210-211,

[5] el-Bakara 2/97; eş-Şuarâ 26/193-194; Tâhâ 20/4; eş-Şuarâ 26/192; es-Secde 32/2; el-Vâkıa 56/80.

[6] el-Enbiyâ 21/5; Yıldırım, Suat, “Kur’an” mad., DİA, Ankara, 2002, XXVI, 393.

[7] Buhârî, İ’tisam, 1; Fedâilü’l-Kur’an, 1; Müslim, İman, 279.

[8] İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-Arab, Beyrut ts. V, 369; Hımsî, Naîm, Fikratü i‘câzi’l-Kur’ân, Beyrut 1980, s. 7.

[9] el-Bûtî, Muhammed Said Ramazan, Min Ravâi‘ı’l-Kur’ân, Beyrut 1416/1996, s. 125.

[10] Sâbûnî, Nureddin, Mâturîdiye Akâidi, trc. Bekir Topaloğlu, Dımeşk 1979, s. 46, tercüme kısmında s. 111; Hâlidî, Salâh, el-Beyân fî İ‘câzi’l-Kur’ân, Amman 1991, s. 23.

[11] Yavuz, Yusuf Şevki, “İ‘câzü’l-Kur’an” mad., DİA, İstanbul 2000, XXI, 403.

[12] Miras, Kâmil, Tecrîd-i Sârîh Tercemesi, Ankara 1981, IX, 283.

[13] Buhârî, Menâkıb, 27; Menâkıbu’l-Ensâr, 38; Tefsîru Sûre 54, 1; Müslim, Munafıkîn, 43, 47, 48; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 377, 413.

[14] Buhârî, Megazi, 29; Menakıb, 25; Et‘ime, 6; Müslim, Eşribe, 141, 142; Tirmizî, Menakıb, 6; el-Muvatta’, Sıfatü’n-Nebi, 19.

[15] Buhârî, Menakıb, 25; Şurût, 15; Cihad, 132; Müslim, Fezail, 6; Tirmizî, Menakıb, 6.

[16] Müslim, Cihad, 81.

[17] Buhârî, Menakıb, 25; Tirmizî, Cum‘a, 10; Menakıb, 6; Nesâî, Cum‘a, 17; İbn Mace, İkame, 199; Darimî, Mukaddime, 6; Salat, 202; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 249, 267, 315, 363.

[18] Yıldırım, Suat, “Kur’an” mad., DİA, Ankara, 2002, XXVI, 394.

[19] Kutub, Seyyid, et-Tasviru’l-fennî fi’l-Kur’an, Kâhire 1992, s. 11.

[20] Bu meşhur rivâyet için bkz. Hâkim, Müstedrek, II, 506-507/3872; Suyutî, el-İtkân, IV, 5; Ebu’s-Suûd, IX, 57; Cürcanî, Delâil, s. 291; Kadı Iyâz, Şifâ, I, 229; Draz, en-Nebe’, s. 93; İbn Âşûr, I, 106-107.

[21] Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1.

[22] Râfiî, Mustafa Sâdık, İ‘câzü’l-Kur’ân, Beyrut 2003, s. 185.

[23] Bu safhaların sıralanışı hakkında ileri sürülen farklı görüşler için bkz. Zerkeşî, el-Burhân fî ulûmi’l-Kur’ân, (thk. Muhammed Ebü’l-Fadl İbrahim), 1980, II, 91; Suyûtî, el-İtkân, IV, 4; Hâlidî, el-Beyân, s. 67-70.

[24] el-İsrâ 17/88. Ayrıca bkz. el-Kasas 28/49; et-Tûr 52/34.

[25] Draz, en-Nebe’, s. 84.

[26] Râfi‘î, İ‘câz, s. 142.

[27] Sâbûnî, Maturîdiyye Akaidi, s. 47, tercüme kısmında s. 113.

[28] Zerkeşî, el-Burhân, II, 91, 110.

[29] Nursî, Bediuzzaman Saîd, İşârâtü’l-i‘câz, trc: Abdülmecid Nursî, İstanbul 1986, s. 149-150.

[30] el-Müddessir 74/24.

[31] el-Kamer 54/2.

[32] el-Furkan 25/4.

[33] el-En’am 6/25; el-Enfal 8/31, vb.)

[34] Rummânî, en-Nüket fî icâzi’l-Kur’an, s. 75, 109 vd.

[35] Hattâbî, Beyânü i’câzi’l-Kur’an, s. 24, 64. Suyutî, el-İtkân, IV, 14-16.

[36] Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed, İ‘câzü’l-Kur’ân, Beyrut 1988. s. 50-68.

[37] Cürcanî, Delâil, s. 17 vd.

[38] Suyûtî, Mu’tereku’l-akrân fî i’câzi’l-Kur’an, I, 3.

[39] Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kur’an, I, 73-75.

[40] er-Râfiî, İ’câzu’l-Kur’an, s. 131 vd.

[41]M. Abduh-M. R. Rızâ, Tefsiru’l-menâr, I, 198. Âlimlerin i‘câz hakkındaki görüşlerini daha geniş bir şekilde görmek için bkz. Suyûtî, el-İtkân, IV, 7-20; Abbâs, Fadl Hasan, İ‘câzü’l-Kur’âni’l-Kerîm, Ammân 1991, s. 37-160; Karaçam, Sonsuz Mûcize Kur’an, s. 144-145, 383-386; Nasrullâh Hacımüftüoğlu, Kur’an’ın Belâğatı ve İ‘câzı Üzerine, s. 109, 150-163; Mehmet Kileci, Kur’an Mucizesi, İstanbul 1997, s. 127-130.

[42] Yıldırım, K. İlimlerine Giriş, s. 174.

[43] Bu hususta bkz. es-Sâmirrâî, Fâdıl Sâlih, Lemesâtün beyâniyye fî nusûsin mine’t-Tenzîl, Amman 2003, s. 5, 8; Kılıç, Kur’ân: Dildeki Sonsuz Mucize, s. 222.

[44] Şâtıbî, el-Muvâfakât, Dâru’l-fikr, 1975, III, 376-377.

[45] İbrâhîm 14/4.

[46] en-Nahl 16/103; eş-Şuarâ 26/195.

[47] Yıldırım, “Kur’an” mad., DİA, XXVI, 394.

[48] en-Nüket fî İ‘câzi’l-Kur’an, s. 69-70.

[49] Yıldırım, Suat, K. İlimlerine Giriş, s. 173-174.

[50]Suyûtî, IV, 10-11 ; Yıldırım, Suat, “Kur’an” mad., DİA, Ankara, 2002, XXVI, 395.

[51] el-Bûtî, Ravâi‘, s. 135-136.

[52] el-Bûtî, Ravâi‘, s. 136-137. Ayrıca bkz. Taşköprülüzade Ahmed Efendi, Mevzuâtü’l-Ulûm, sad: Mümin Çevik, İstanbul 1975, II, 849.

[53] el-Bûtî, Ravâi‘, s. 140.

[54] Bûtî, Ravâi‘, s. 142. Bûtî, üzerinde durduğumuz “mütteke’en” kelimesinin, kalıbını ve iştikaklarını Kur’an’ın ortaya koyduğu, bundan sonra Arapların kullanmaya başladığı pek çok kelimeden biri olduğunu söyler (Aynı yer). Râfiî de Kur’ân’ın bazı lüğavî vecihler ortaya koyduğunu, bunların daha sonra insanların dilinde ve kaleminde bir metod hâline geldiğini, dolayısıyla Kur’ân’ın Arap dili üzerinde büyük bir tesire sâhip olduğunu söyler (İ‘câzü’l-Kur’ân, s. 64). Kur’an’ın kelimeleri kendine mahsus bir yapıda kullanması hakkında bkz: Samirrâî, et-Ta‘bîru’l-Kur’anî, s. 16 vd. Aynı müellifin bu hususlarda Belâğatü’l-kelimeti fi’t-ta‘bîri’l-Kur’ânî, Ammân 2001 ismiyle bir kitabı daha bulunmaktadır.

[55] Samirrâî, Fâdıl Sâlih, “Lemesâtün fenniye fî nusûsin mine’t-Tenzîl”, Buhûsü’l-mü’temeri’l-evvel li-i‘câzi’l-Kur’anî, Bağdat, 21-26 Ramazan 1410, s. 519-521, 526-527. Müellif daha sonra bu tebliğini “Lemesâtün beyâniyye…” ismiyle kitaplaştırmıştır. (Üçüncü baskı Amman 2003) Buraya aldığımız misal kitabın 193-197 sayfaları arasındadır.

[56] Râfiî, İ‘câzü’l-Kur’ân, s. 190-192.

[57] Misaller için bkz. Abbâs, İ‘câz, s. 165, 193-206; Hâlidî, el-Beyân, s. 151-153.

[58] Hâlidî, el-Beyân, s. 234; Yavuz, “İ‘câzü’l-Kur’ân”, DİA, XXI, 405.

[59] Al-i İmrân 3/44.

[60] Yusuf 12/102.

[61] Yıldırım, Suat, Kur’an-ı Kerim ve Fennî Keşifler, Ankara, 1990, s. 11; Çelik, Ömer, Kur’ân Âyetlerinin Bilimsel ve Teknolojik Gelişmelerle İlişkisi, İstanbul 2001, s. 47.

[62] er-Rûm 30/2-5.

[63] el-Kamer 54/45.

[64] el-Feth 48/27.

[65] en-Nasr 110/2.

[66] et-Tevbe9/33; el-Feth 48/28; es-Saf 61/9.

[67] el-Feth 48/16, 27.

[68] el-Bakara 2/23-24.

[69] el-Hicr, 10.

[70] el-En’âm 6/65.

[71] Yunus 10/92.

[72] Bûtî, Ravâi‘, s. 152.

[73] Yıldırım, “Kur’an” mad., DİA, XXVI, 397.

[74] Yûnus 10/39.

[75] Alûsî, Rûhu’l-meânî, XI, 119-120, (Yûnus 10/39 tefsirinde); Çelik, Kur’ân Âyetlerinin Bilimsel ve Teknolojik Gelişmelerle İlişkisi, s. 48.

[76] Peygamber Efendimiz sadece sıkıntılı zamanlarında değil her zaman vahyin inmesiyle çok sevinir, Cenab-ı Hak’la bir bağlantısı olduğu için mesrûr olurdu. (Buhârî, Tefsir, 19/2; Tirmizî, Tefsir, 19/3157; Zerkânî, Menâhil, I, 53) Hatta ashab-ı kiram da vahyin gelmesi ile büyük bir sevinç duyarlardı. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 103)

[77] Ebu’s-Suûd, IX, 119.

[78] Buhârî, Tefsir, 19/2; Bed’ü’l-Halk 6; Tevhid 28; Tirmizî, Tefsir, 19/3157. Ayrıca bkz. Kurtubî, XI, 128, 129.

[79] Ebu’s-Suûd, I, 174.

[80] el-Bakara 2/144. Buhârî, İman, 30; Tefsir, 2/12, 18; Salât, 31; Müslim, Mesâcid, 11; Nesâî, Kıble, 1, Salât, 22; İbn-i Sa’d, I, 241-242.

[81] en-Nûr 24/11-21; Buhari, Şehâdât, 15, 30; Hibe 15; Cihad 64; Megâzi 11, 34; Tefsir, 12/3; 24/6, 11; Eyman 18; İ’tisan 28; Tevhid 35, 52; Müslim, Tevbe 56/2770.

[82] Bu hususta tafsilat için bkz. Matrafî, Uveyyid bin Ayyâd, Âyâtü’l-itâbi’l-Mustafâ (s.a.v) fî dav‘i’l-ismeti ve’l-ictihâd, Mekke-i Mükerreme 2005; Demireşik, Ömer Faruk, İtab Ayetleri Işığında Hazreti Peygamber’in Dindeki Yeri ve İsmeti, İstanbul, 2003, (Marmara Üni. Sos. Bil. Ens. Basılmamış yüksek lisans tezi)

[83] Bkz. el-Enfal 8/67-68; Müslim, Cihâd, 58; Ebu Davud, Cihad, 120/2690; Tirmizî, Siyer, 18/1567; Tefsîr, 8/3084; Ahmed, I, 30-31, 247, 383-384; Vâkıdî, I, 107; İbn-i Sa’d, II, 22; Ebu’s-Suûd, İrşâd, IV, 36; Yıldırım, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, s. 184.

[84] Yıldırım, K. İlimlerine Giriş, s. 223.

[85] Zeyn, Mahmud Ahmed, el-Kur’ânü İ‘câzün teşrî‘iyyün müteceddid, Dubai 2004, s. 30.

[86] İslâm dininin zuhûru üzerinden asırlar geçip onun ışığı her tarafa yayıldıktan sonra, dünya üzerinde bir uyanış devri başlamış ve adâlet, medeniyet gibi hisler harekete geçerek yükseliş kaydetmiştir. Kur’ân’ın adâlet ve hürriyet prensiplerini gören La Fayette (v. 1834) hayretler içinde kalarak: “Ey şanlı Arap, aşkolsun sana! Adâletin tâ kendisini bulmuşsun!” diye haykırmıştır (Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX, 289).

[87] Bûtî, Sa‘îd Ramazân, Min Revâi‘ı’l-Kur’an, s. 153-155.

[88] Kâsımî, Muhammed Cemâlüddîn, Mehâsinü’t-Te’vîl, Kâhire ts. II, 219.

[89] Öztürk, Mustafa, Kur’an Dili ve Retoriği, Ankara 2002, s. 172, 175.