Ahmet Cevdet Paşa’nın Kur’ân Tercümesine Yazdığı Muḳaddime ile Lüġāt-i Ḳurʾâniye Ḥaḳḳında Lâḥika-i Şerîfe İsimli Eserinin Tahlili, Kaynaklarının Tespiti ve Terceme-i Şerîfe’siyle Karşılaştırılması

Analysis of Aḥmed Cevdet Pasha’s Preface to the Translation of The Qurʾān, and His Work Named Lüghāt-i Ḳurʾāniye Ḥaqqında Lāḥiqa-i Sharīfa, the Examination of Its Sources and Comparison with his Terjeme-i Sharīfa

Murat Kaya

Doç. Dr., İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı

Associate Professor, İstanbul Sabahattin Zaim University, Faculty of Islamic Sciences, Department of Basic Islamic sciences

İstanbul, Turkey

muratkaya43@gmail.com orcid.org/0000-0001-5544-8548

Abstract: Aḥmed Cevdet Pasha (d. 1312/1895) is one of the influential and prominent Ottoman scholars in history and law. Besides history and law, he also produced works on literature, sīra (the life of the Prophet) and tafsīr (the Qur’anic exegesis). In the last years of his life, Cevdet Pasha aimed to translate the Qurʾān including short comments on the verses, but this work was remained limited to the sūrah al-Baqara. Correspondingly to this translation named Terjeme-i Sharīfa, he prepared a glossary to the Qurʾān called Lāḥiqa-i Sharīfa for expressions and terms that require detailed explanation. Hereby, this work could only include the sūrah al-Baqara. After Cevdet Pasha’s death, his books passed to his daughter Ms Fāṭima ʿAliyye (d. 1936). The director of the Library of Maʿārif, Nācī Qāsim (d. 1963) gave a deed stipulating that he would take the first part of the Lāḥiqa-i Sharīfa and Terjeme-i Sharīfa from her and return them as they are. Later on, he published only the Muqaddima (introduction) and Lāḥiqa-i Sharīfa in the work named Tercemeli Ḳurʾân-ı Kerîm (İstanbul: 1927). Placing the Muqaddima at the beginning of the book and Lāḥiqa-i Sharīfa at the end misled some people by making them to think that the translation belongs entirely to Cevdet Pasha. Sulayman Tevfīq reprinted these two works together within his translation named el-Beyān fī ʾāyāti’l-Qurʾān in 1928. Terjeme-i Sharīfa has not been published anywhere else. Emine Armağan recently found and published a notepad in which Cevdet Pasha wrote Terjeme-i Sharīfa, mentioned Muqaddima and Lāḥiqa-i Sharīfa. In her book Emine Armağan printed the pages belonging to Cevdet Pasha as thumbnails, but she did not publish them in Latin. In this article, Muḳaddime and Lâḥika-i Şerîfe are Latinized and compared to the Terceme-i Şerîfe. The relevant parts of the translation are given in the footnotes. This study is an attempt to determine to what extent the translation in the manuscript form corresponds to the glossary and the soundness of relating the text to the author. In addition, many errors in the Ottoman edition of the glossary were also corrected.  In the Muqaddima, Cevdet Pasha draws attention to the necessity of God’s existence, the illiteracy and the trustworthiness of his Messenger, and that the revelation is the primary source of knowledge for people. He summarizes the process of the Qurʾān’s revelation, notification and compilation. He briefly touches on the issues related to ʿUlūm al-Qurʾān. Cevdet Pasha, who passed from here to the miracle of the Qurʾān, talks about the qadim (pre-existing) nature of the divine word and teḥaddī. Cevdet Pasha emphasizes that understanding the Qurʾān is possible only by knowing the Arabic language very well and whithout this knowldege the Qurʾān cannot adequately be translated into another language. On the other hand, he also believes that the first meanings can be externally translated in order to explain the first meanings of the verses to those who do not know Arabic. Cevdet Pasha’s preface is considerably concise in structure. He shortly pointed to the crucial issues in one sentence and passed to the other subjects. While writing Terjeme-i Sharīfa, Cevdet Pasha left the extensive explanations of the polysemous words and terms that cannot be translated literally to the tafsīr and Lāḥiqa. Cevdet Pasha’s Lāḥiqa-i Sharīfa is entirely original and not merely a translation of any Qurʾānic dictionary. He compiled the meanings of a word existing in different verses, and he was very meticulous in choosing the meanings the words. He summarized very detailed informations in the sources in a simple, concise and fluent style. The arrangement of the words was based on the abbreviated versions used in the Qurʾān. In addition to the lexical meaning of the word, he sometimes mentioned the words’ roots, form, singular and plural forms, ism al-fāʿil, ism al-mefʿūl, ism al-mekān, synonym/antonym, lexical aspects, the meaning and terminology it expresses in different recitations of the Qur’an (al-qırāat). He in particular highlighted if the word is one of the al-asmāʾ al-ḥusnā. He explained the changes in the meaning of a word when it is used for Allah or for humans. He shortly touched on the legal rulings. Cevdet Pasha clearly expressed in his work the most vital issues that the community should know without tiring the general reader of scientific disputes, philosophical discussions and literary analysises. Cevdet Pasha did not refer to any sources in his work and did not mention the transmission chain of the narrations. As a result of our research, we determined that he benefited from the commentaries of al-Zamakhshari (d. 538/1144), al-Rāzī (d. 606/1210), al-Qurṭūbī (d. 671/1273) and Beyḍāvī (d. 685/1286). We have seen that there are some similarities between the explanations of the words in the Lāḥiqa-i Sharīfa and the famous Qurʾānic dictionaries such as al-Mufredāt, Umdet al-ḥuffāẓ and Beṣāir. Cevdet Pasha’s wide knowledge on both Arabic and Turkish languages and the fact that he wrote this work when he was at the peak of his scientific career enabled him to give a very accurate and original construe to the words of the Qurʾān.

Keywords: Tafsīr, Aḥmed Cevdet Pasha, Lāḥiqa-i Sharīfa, Terjeme-i Sharīfa, Qurʾān, Lexicon.

Öz: Ahmet Cevdet Paşa (öl. 1312/1895) tarih ve hukuk alanlarında öne çıkmakla birlikte edebiyat, siyer ve tefsirle ilgili eserler de vermiş önemli bir Osmanlı âlimidir. Hayatının sonuna doğru kısa açıklamalı bir Kur’ân tercümesi yapmaya başlamış ancak bu çalışması Bakara sûresi ile sınırlı kalmıştır. Terceme-i Şerîfe adını verdiği bu çalışmasına paralel olarak daha ayrıntılı açıklamalar gerektiren kelime ve ıstılahlar için Lâḥika-i Şerîfe ismiyle bir Kur’ân lugatçesi hazırlamıştır. Tabii olarak bu da Bakara sûresinin sonuna kadar devam edebilmiştir. Cevdet Paşa’nın vefatından sonra kitapları kızı Fatma Aliye Hanım’a (öl. 1936) intikal etmişti. Maʿârif Kütüphânesi müdürü Nâci Kāsım (öl. 1963) Lâḥika-i Şerîfe ile Terceme-i Şerîfe’nin birinci cüz’ünü ondan alarak bunları aynen iade edeceğine dair bir senet vermiş, daha sonra birinci cüz’den sadece Muḳaddime ile Lâḥika-i Şerîfe’yi Büyük Türk Âlimi Cevdet Paşa merhûmun lüġāt-i Ḳurʾâniye ḥaḳḳında lâḥika-i şerîfesini hâvî tercemeli Ḳurʾân-ı Kerîm (İstanbul: 1927) adlı eserde neşretmiştir. Muḳaddime’yi kitabın başına Lâḥika-i Şerîfe’yi de sonuna koymuş olması bazı insanları yanıltmış, meâlin tamamen Cevdet Paşa’ya ait olduğunu düşünmelerine sebep olmuştur. Süleyman Tevfîk bu iki eseri 1928’de el-Beyân fî ʾâyâti’l-Ḳurʾân isimli tercümesiyle birlikte yeniden basmıştır. Terceme-i Şerîfe ise herhangi bir yerde basılmamıştır. Emine Armağan, yakın zamanlarda Cevdet Paşa’nın Terceme-i Şerîfe’yi yazdığı defterleri bularak neşretmiş, orada Muḳaddime ve Lâḥika-i Şerîfe’den bahsetmiş, bunların sayfalarını küçük resimler hâlinde basmış ancak onları Latinize ederek yayınlamamıştır. Bu makalede Muḳaddime ile Lâḥika-i Şerîfe Latinize edilerek Terceme-i Şerîfe’yle karşılaştırılmış, tercümenin ilgili kısımları dipnotlarda gösterilmiştir. Böylece yazma hâlindeki tercümenin lügatçe ile ne kadar uyumlu olduğu ve müellife nispetinin sıhhat derecesi tespit edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca lügatçenin Osmanlıca neşrinde yer alan çok sayıdaki hata da tashih edilmiştir. Cevdet Paşa Muḳaddime’de Allah’ın varlığının zorunlu, Rasûlü’nün ümmî ve emîn, insanların temel bilgi kaynağının da vahiy olduğuna dikkat çeker. Kur’ân’ın nüzul, tebliğ ve metinleşme sürecini özetler. Ulûmu’l-Kur’ân’la ilgili konulara kısa kısa temas eder. Buradan Kur’ân’ın mucize oluşuna geçen Cevdet Paşa, kelâm-ı ilâhînin kadîm oluşundan ve tehaddîden bahseder. Cevdet Paşa Kur’ân’ı anlamak için Arap dilini çok iyi derecede bilmek gerektiğini ve onun başka bir dile hakkıyla tercüme edilmesinin mümkün olmadığını vurgular. Ancak Arapça bilmeyenlere ilk manalarını sathî bir şekilde anlatmak için tercüme edilebileceği görüşündedir. Cevdet Paşa’nın Muḳaddime’si gayet vecizdir. Önemli konuları birer cümleyle özetleyip geçmiştir. Cevdet Paşa Terceme-i Şerîfe’yi yazarken birebir tercüme edilmesi mümkün olmayan çok anlamlı kelime ve ıstılahları aynen bırakmış, bunların geniş izahlarını tefsir kısmına ve Lâḥika’ya havale etmiştir. Cevdet Paşa’nın Lâḥika-i Şerîfe’si ise herhangi bir Kur’ân lugatının tercümesi değil, tamamen orijinaldir. O bir kelimenin farklı âyetlerde ifade ettiği manaları bir araya getirmiş, kelimelere verdiği anlamları seçerken çok titiz davranmıştır. Kaynaklardaki uzun bilgileri sade, veciz ve akıcı bir üslupla özetlemiştir. Kelimelerin tertibinde Kur’ân’da kullanılan kalıpların ıstılahlaşmış hâlini esas almıştır. Kelimenin lugat anlamı yanında zaman zaman hangi kökten türediğini, veznini, müfred ve cemʿini, ism-i fâʿilini, ism-i mefʿûlünü, ism-i mekânını, mukābilini/zıddını, lugat vecihlerini, farklı kıraatte ifade ettiği anlamı ve ıstılah manasını zikretmiştir. Esmâ-i Hüsnâ’dan ise onu özellikle belirtmiştir. Bir kelimenin Allah Teâlâ için kullanıldığında ne anlama, insanlar için kullanıldığında hangi anlama geldiğini söylemiştir. Az da olsa fıkhî hükümlere temas etmiştir. Cevdet Paşa, genel okuyucuyu ilmî ihtilaflar, felsefî tartışmalar ve edebî tahlillerle yormadan halkın bilmesi gereken en lüzumlu konuları açık bir dille ifade etmiştir. Cevdet Paşa eserinde herhangi bir kaynağa atıfta bulunmamış ve rivayetlerin senedini zikretmemiştir. Araştırmalarımız neticesinde onun Zemahşerî (öl. 538/1144), Râzî (öl. 606/1210), Kurtubî (öl. 671/1273) ve Beydâvî’nin (öl. 685/1286) tefsirlerinden istifade ettiğini, bilhassa Râzî ve Beydâvî’yi daha çok kullandığını tespit ettik. Lâhika-i Şerîfe’deki kelimelerin açıklamalarıyla el-Müfredât, Umdetü’l-huffâz ve Besâir gibi meşhur Kur’ân lugatlarının açıklamaları arasında bir takım benzerlikler olduğunu gördük. el-Büstânî’nin (öl. 1301/1883) Muhîti’l-muhît (Beyrut: 1286) isimli Arapça lugatini kullandığını tespit ettik. Cevdet Paşa’nın iki dili de iyi bilmesi ve ilmî kariyerinin zirvesindeyken bu eserleri yazması, Kur’ân kelimelerine son derece isabetli ve orijinal karşılıklar vermesini sağlamıştır.

Anahtar Kelimeler: Tefsir, Ahmet Cevdet Paşa, Lâḥika-i Şerîfe, Terceme-i Şerîfe, Kur’ân, Lugatçe.

Giriş

Ahmed Cevdet Paşa din, hukuk, târih, edebiyat, mantık gibi muhtelif sahalarda kıymetli eserler vermiş bir Osmanlı âlimi ve devlet adamıdır.[1] Târîh-i Cevdet, Tezâkir, Ma‘rûzât, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ, Belâgat-ı Osmâniyye, Kavâid-i Osmâniyye, Mi‘yâr-ı Sedâd, Âdâb-ı Sedâd fî ilmi’l-âdâb en meşhur eserleridir. Kur’ân’ın cemʻine dâir Arapça olarak kaleme aldığı 26 sayfalık Ḫulâṣatü’l-beyân fî teʾlîfi’l-Ḳurʾân[2] isimli eser öteden beri bilinmekte olup Ali Osman Yüksel tarafından Muhtasar Kur’an Tarihi[3] adıyla tercüme edilerek yayımlanmıştır. Cevdet Paşa son zamanlarında Kur’ân’ı tercüme etmeye de başlamış, onun için kaleme aldığı mukaddimede Kur’ân-ı Kerim’de tekrar edilen ve ayniyle tercümesi mümkün olmayan kelimeleri açıklayan bir Kur’ân lügati hazırlamaya başladığını haber vermiştir. Terceme-i Şerîfe[4] ismini verdiği tercüme ile lügatin eş zamanlı gittiği anlaşılmaktadır. Zira tercüme Âl-i İmrân sûresinin ikinci âyetiyle bittiği gibi lügatçe de birkaç kelime dışında sadece Bakara sûresi ile sınırlı kalmıştır.[5] Osman Nûri Ergin,[6] Osman Keskioğlu[7] ve Muhammed Hamîdullah[8] lügatçeden, Niyazi Berkes de tercümeden bahsetmişlerdir.[9]

Cevdet Paşa hayattayken iki yüz seksen beş civarında eserini Veliyyüddin Efendi Kütüphanesi’ne vakfetmiştir. Vefatından sonra diğer kitapları kızı Fatma Aliye Hanım’a intikal etmiştir.[10] Maʻârif Kütüphânesi müdürü Nâci Kāsım Lâhika-i Şerîfe ile Terceme-i Şerîfe’nin birinci cüz’ünü ondan alıp kendisine şu senedi vermiştir:

“Ahmed Cevdet Paşa merhumun Lâhika-i Şerîfe nâmıyla yazdığı Lügāt-i Kur’âniye ile Terceme-i Şerîfe’nin birinci cüz’ünü Fâtıma Aliye Hanımefendi hazretlerinden aldım. Bu eserleri (iki cüz’ü) tabʻ ettikten sonra parçalamadan aynen iade edeceğime dair işbu senedim takdim edildi. 23 Şubat 927, Nâci Kāsım, Maʻârif Kütüphânesi Müdürü”[11]

Nâci Kāsım, birinci cüz’ün sadece mukaddime kısmı ile Lâhika-i Şerîfe’yi 1927’de İstanbul’da “Büyük Türk Âlimi Cevdet Paşa merhûmun lügāt-i Kur’âniye hakkında lâhika-i şerîfesini hâvî tercemeli Kur’ân-ı Kerîm” isimli eserin içinde hatalarla dolu bir şekilde neşretmiştir. Terceme-i Şerîfe ise herhangi bir yerde basılmamıştır.

Fatma Aliye Hanım’ın vefatından sonra Cevdet Paşa’nın metrukâtı Beyazıt İnkılap Müzesi tarafından satın alınmıştır. Onun çoğu müellif nüshası olan[12] bu eserleri 1981 yılında Taksim Atatürk Kitaplığı’na taşınmış ve hâlen orada bulunmaktadır.[13] Ancak Nâci Kāsım’ın aldığı kısımlar ile Terceme-i Şerîfe’nin 5. cüz’ü eksiktir.

Nâci Kāsım, mukaddimeyi, “Cevdet Paşa merhumun tahrîr buyurdukları Kur’ân-ı Kerîm Tercemesi’nin mukaddimesi pek müfîd bulunduğundan teberrüken derç edildi” takdimiyle, Osman Râşid Efendi ve diğer bazı âlimleri yazar olarak gösterdiği mealin başına, Lâhika-i Şerîfe’yi de sonuna ilave etmiştir. Bu durum bazı insanları yanıltarak mealin tamamen Cevdet Paşa’ya ait olduğu zannına sebep olmuştur. Nûri Ergin bu durumu “tercemenin tamamını Cevdet Paşa gibi yüksek bir şahsiyete mal ederek kitabın satışını teminden başka bir gayeye matuf olamaz”[14] şeklinde yorumlamıştır.

Süleyman Tevfîk 1928’de mukaddimeyi el-Beyân fî âyâti’l-Kur’ân isimli tercümesinin başına, Lâhika-i Şerîfe’yi de sonuna koyarak tekrar basmıştır.[15] Mukaddime gayet kısa olup iki sayfadır. Lâhika-i Şerîfe ise on beş sayfa olup her sayfasında iki sütun vardır. Alfabetik sırayla hazırlanmıştır. Bu sıralamayı nâşirin yapmış olması da muhtemeldir. Çünkü Cevdet Paşa tercümeye devam edeceği için başka kelimeler de yazıp en sonunda sıralardı. Ancak eser yarım kalınca yayıncı mevcut kelimeleri alfabatik sıraya koyup neşretmiş olabilir. Yazma nüsha elimizde olmadığı için bu konuda kesin bir şey söyleyemiyoruz.

Emine Armağan, Cevdet Paşa’nın Terceme-i Şerîfe’yi yazdığı defterleri bularak neşretmiş[16], orada mukaddime ve Lâhika-i Şerîfe’den bahsetmiş, bunların sayfalarını küçük resimler hâlinde basmış[17] ancak garip bir şekilde onları latinize ederek yayınlamayı düşünmemiştir. Hâlbuki hepsi bir arada neşredilseydi bir bütünlük arz ederdi. Bu sebeple biz de Cevdet Paşa’nın Kur’ân’la ilgili çalışmalarını tamamlama düşüncesiyle mukaddime ile Lâhika-i Şerîfe’yi neşredip tahlilini yapmak istedik.

Biz bu makaleyi neşre hazırladığımız sırada Büyüyenay yayınları bu eserleri kısmen sadeleştirerek neşretti.[18] Ömeroğlu tarafından sadeleştirilen mukaddime ile Lâhika-i Şerîfe’de ne hikmetse pek çok kelime aynen bırakılıp dipnotta anlamı verilmiştir. Yani ne tam sadeleştirme ne de aslına uygun bir neşir yapılmıştır. Çalışmada takip edilen usulle ilgili de herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Osmanlıca baskıda hatalı yazılan kelimelere çok az istisnalar hariç dokunulmamış, yanlış ifadeler aynen tekrar edildiği gibi bir de trajikomik bir şekilde dipnotta bunların lügat anlamları verilmiştir.[19] Bu matba hatalarının anlamı bozuyor olması da hiç dikkate alınmamıştır.[20] Bunun yanında “ihkâm”ı “ahkâm”, “savâb”ı “sevap” yapmak gibi bazı okuma hatalarına ve yanlış izafetlere de rastlanmaktadır.

1. Mukaddime ve Lâhika-i Şerîfe’nin Tahlili

1.1. Mukaddime’nin Tahlili

Cevdet Paşa mukaddimeye besmelenin tercümesi ve şükür ile başlar. Allah’ın varlığının zorunlu olduğuna, Rasûlü’nün de ümmî ve emîn oluşuna dikkat çeker. Allah’ın Kur’ân’ı indirerek insanlara ve cinlere bilmediklerini öğrettiğini söyleyerek temel bilgi kaynağının vahiy olduğuna işaret eder.

Kur’ân’ın ne zaman inmeye başladığını ve iniş şeklini kısaca özetler. Vahyin Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla geldiğini söylerken sebeb-i nüzûle, âyet ve sûrelerin nüzûl sırasıyla mushaftaki sıralanışının farklılığına temas eder. Kur’ân’ın nüzul, tebliğ ve metinleşme sürecini özetler. Mekkî ve Medenî sûreleri tarif ederek Medenî olan bazı âyetlerin Mekkî sûrelerde bulunduğunu söyler, Mekke ve Medîne’de ilk nâzil olan sûreleri zikreder.

Buradan Kur’ân’ın mucize oluşuna geçen Ahmed Cevdet Paşa, peygamberlere verilen mucizelerin hitap ettikleri asırda revaçta olan alanlarda zuhûr ettiğini belirtir. Bu arada kelâm-ı ilâhînin kadîm olduğunu da ifade eder. Ardından Kur’ân’ın tehaddîsinden bahsederek sihir gibi şiirler söyleyen ve hutbeler okuyan fesahat ve belağat ehli insanların onun kısa bir sûresine bile nazîre yapmaktan âciz kaldıklarını, böylece Kur’ân’ın beşer sözü olmadığının açıkça ortaya çıktığını söyler.

Cevdet Paşa Kur’ân’ı anlamak için Arap dilini çok iyi derecede bilmek gerektiğini, herkesin Arapçadaki meleke ve mahareti kadar Kur’ân’ın zevkine varabileceğini ifade eder.

Kur’ân’ın tercümesi meselesine temas eden Cevdet Paşa, onun başka bir dile hakkıyla tercüme edilmesinin mümkün olmadığını söyler. Ancak Arapça bilmeyenlere ilk mânalarını sathî bir şekilde anlatmak için tercüme edilebileceği görüşündedir. Daha önce yapılan tercümelerin dilinin eskimesi sebebiyle kendi zamanında konuşulan İstanbul Türkçesi ile tercümeye başladığını bildirir. Burada Cevdet Paşa’nın o devirde meşhur olan Tibyân, Mevâkib, Zübedü’l-Âsâr, Tefsîri’l-Cemâlî gibi eserleri[21] kastettiği düşünülebilir.

Son olarak tercümede takip ettiği usulü anlatır. Önce âyetlerin mealen tercümesini yaptıktan sonra ihtiyaç duyulan yerlerde şerh ve izah yazacağını ve bu ikisinin arasını bir parantez işaretiyle ayıracağını bildirir. Ardından Lâhika-i Şerîfe ile ilgili bilgi verir ve bunu niçin hazırladığını anlatır. Kur’ân-ı Kerîm’de mükerreren geçen ve aynıyla Türkçe’ye tercümesi mümkün olmayan kelimeleri açıklayıp izah etmek için elif-bâ sırasına göre bir lügatçe yazıp Terceme-i Şerîfe’nin sonuna ekleyeceği haberini verir.

Cevdet Paşa’nın mukaddimesi gayet vecizdir. Ulûmu’l-Kur’ân konularını birer cümle ile özetleyip geçmiştir. Burada tercüme ve tefsirde takip ettiği usulden daha tafsilatlı bahsetmesi ve istifade ettiği kaynakları zikretmesi beklenirdi.

1.2. Lâhika-i Şerîfe’nin Tahlili

Tercüme yapanların malumu olduğu üzere bir dilde ıstılah hâline gelmiş kelimeler veya tek kelime ile anlaşılabilen mefhumlar diğer dilde aynı konumda olmayabilir. Bir de bu kelimeler tercüme edilen metinde çokça tekrar ediliyorsa o zaman işi kolaylaştırmak için yapılması gereken şey tercümeyle birlikte bir de küçük lügatçe hazırlamaktır. Uzun tefsirler her kelimeyi geniş geniş açıkladıkları için buna gerek duymazlar ancak Kur’ân’ı tercüme eden veya kısa tefsirini yapanlar böyle bir çalışmaya şiddetle ihtiyaç hissederler. Hatta tercüme yapılmasa bile Kur’ân gibi edebî bir metni daha iyi anlayabilmek için bu tür ıstılah ve kelimelerin izahına ihtiyaç duyulmuştur ki ilk dönemlerden beri kaleme alınan lügavî tefsir ve Kur’ân lügatlerini ortaya çıkaran da bu zarurettir. İşte Cevdet Paşa da bunu yapmış, çok tekrar eden ve Türkçe’ye birebir tercüme edilmesi mümkün olmayan çok anlamlı kelime ve ıstılahları tercümede aynen bırakmış, bunların geniş izahlarını tefsir kısmına ve Lâhika’ya bırakmıştır. Mesela el-Bakara 2/106 âyetini tefsir ederken neshi iki sayfaya yakın açıkladıktan sonra “Bunların tafsilatı Lâhika-i Şerîfe’dedir oraya bak”[22] diyerek takip ettiği usulü açıkça ortaya koymuştur.

Ahmed Cevdet Paşa’nın Lâhika-i Şerîfe’si herhangi bir Kur’ân lügatinin tercümesi değil, tamamen orijinaldir. O bir kelimenin farklı âyetlerde ifade ettiği mânâları bir araya getirmiş, bunun için lügat ve tefsir kitaplarından istifade etmiştir. Umre maddesinde olduğu gibi bazı ıstılahları fıkıh kitaplarından özetlemiştir.

Cevdet Paşa’nın Kur’ân kelimelerine verdiği mânaları seçerken çok titiz davrandığı anlaşılmaktadır. Kaynaklarımızdaki uzun bilgileri sade, veciz ve akıcı bir üslupla özetleyiverdiği, âdeta sehl-i mümteni sanatını tatbik ettiği görülmektedir. Nesh, gayb, hikmet, sücûd gibi bazı maddeleri uzunca açıklamıştır. Aynı kökten türeyen ittikā, takvâ ve müttakī kelimelerini ayrı maddeler hâlinde açıklamayı tercih ederek aynı bilgileri kısaca tekrar ettikten sonra diğer maddelere atıfta bulunmuştur. Terceme ve Lügatçe Bakara sûresiyle sınırlı kaldığı hâlde hudûʻ, me’âb, mîʻâd, ra’fet, rifʻat, refîʻ gibi bu sûrede yer almayan birkaç kelimenin açıklamasına da yer vermiştir.

Kelimelerin tertibinde Kur’ân’da kullanıldıkları kalıpların ıstılahlaşmış hâlinin esas alındığını söyleyebiliriz. Kelimenin lügat anlamı yanında zaman zaman hangi kökten türediğini, veznini, müfred ve cemʻini, ism-i fâilini, ism-i mefʻûlünü, ism-i mekânını, mukābilini/zıddını, lügat vecihlerini, farklı kıraatte ifade ettiği anlamı ve ıstılah mânasını zikreder. İhtiyaç hâsıl olduğunda kelimenin zaptını yapar, Esmâ-i Hüsnâ’dan ise onu özellikle belirtir. Bir kelimenin Allah teâlâ için kullanıldığında ne anlama, kullar için kullanıldığında hangi anlama geldiğini söyler. Az da olsa fıkhî hükümlere temas eder.

Cevdet Paşa’nın tefsirlerden hareketle Türkçe’ye en uygun anlamı bulup onu ustaca kullandığı görülmektedir. Sık sık “Lisânımızda … diye tabir olunur” şeklinde Türkçe’deki yaygın kullanımları ve deyimleri vermesi esere ayrı bir zenginlik katmıştır. Meselâ “Mesâbe”ye “meşveretgâh ve umûr yeri”, “Sefîh”e “kaçık” anlamı verir. Lügatler “cennet” kelimesini “ağaçlarla kaplı olan bağ ve bahçe” diye tarif ederken o âyetlerin tasvîrinden hareketle tarife “köşkleri” de ilave eder.

Cevdet Paşa, genel okuyucuyu ilmî ihtilaflar, felsefî tartışmalar ve edebî tahlillerle yormadan halkın bilmesi gereken en lüzumlu konuları açık bir dille ifade etmiştir.

1.3. İstifâde Ettiği Kaynaklar

Cevdet Paşa eserinde herhangi bir kaynaktan söz etmemiş, naklettiği rivayetlerin sened ve râvîlerini zikretmemiştir. Bu sebeple onun kaynaklarını tespit etmek için uzun süre araştırmak zorunda kaldık. Sağlığında Veliyyüddin Efendi Kütüphanesi’ne vakfettiği kitapların listesini incelediğimizde Butrus b. Bûlus el-Büstânî’nin (ö. 1301/1883) Kitâbu Muhîti’l-muhît (Beyrut: 1286) isimli Arapça lügat dikkatimizi çekti. Lügatçeyi onunla mukayese ettiğimizde Cevdet Paşa’nın bu lügatten zaman zaman istifade ettiğini tespit ettik. Yine yaptığımız mukayeselerden Zemahşerî, Râzî, Kurtubî, Beydâvî tefsirlerinden istifade ettiği, bilhassa Râzî ve Beydâvî’yi daha çok kullandığı anlaşılmaktadır.

Lâhika-i Şerîfe’deki kelimelerin açıklamalarını Râgıb el-İsfahânî’nin el-Müfredât’ı, Semîn el-Halebî’nin Umdetü’l-huffâz’ı ve Fîrûzâbâdî’nin Besâir’i gibi meşhur Kur’ân lügatleriyle mukayese ettiğimizde benzer açıklamalara rastladık. Ancak bu onlardan ne kadar istifade ettiğini anlamamıza yeterli gelmemektedir. Zira hepsi de ortak ilmî mirası kullanmaktadırlar. Bu sebeple Cevdet Paşa’nın naklettiği bir bilgiyi hangi kaynaktan aldığı çoğu zaman kesin olarak anlaşılamamaktadır.

Zaman zaman bazı ifadelerde Ayıntâbî Mehmed Efendi’nin (ö. 1111/1699) Tibyân tefsiriyle benzerliklere rastlanmaktadır. Çok fazla olmamakla birlikte onun bir kısım ifadelerini sadeleştirerek kullandığı görülür.[23] Zamanında çok yaygın olan bu tefsirle bile çok benzeşmemesi onun orijinalliğini göstermektedir.

1.4. Biz Bu Makalede Ne Yaptık?

Biz bu çalışmada Cevdet Paşa’nın lügatçede kelimelere verdiği manaları onun Terceme-i Şerife’sinde aradık. Hangi âyette hangi manayı kullandğını araştırdık. Fâtiha sûresi ile Bakara’nın 1-103 ve 229-259. âyetlerinin eksik olması bizim için büyük bir kayıptı ancak yine de diğer âyetlerin tercümelerinde lügatçedeki anlamları bolca gördük. Bazı âyetlerde ise lügatçede olmayan anlamların da verildiğine rastladık. Kelimelerin geçtiği her âyete bakmamız, yerine göre farklı farklı anlamları görerek müellifin dili kullanmadaki maharetine ve ifade zenginliğine şâhit olmamızı sağladı. Zira o aynı kelimeye yerine göre farklı anlamlar verebilmiştir.

Her maddenin dipnotuna o kelimenin Bakara sûresinde geçtiği âyetlerin numaralarını verdik. Aynı kökten türeyen kelimelerin hepsini aldığımızda kelime formunun aynen geçtiği âyet numarasını bold yaptık. Eğer kelimenin geçtiği âyet Terceme-i Şerîfe’de varsa ilgili kısmın tercüme ve açıklamasını aldık. Ardından maddenin muhtemel kaynaklarını zikrettik. Bunlar daha çok Kur’ân lügatleriyle bazı meşhur tefsirlerdir. Bu durum aynı zamanda lügatçe ile diğer kaynakları mukayese imkânı verecektir.

Mânanın düzgün olması için konulması gerektiğini düşündüğümüz ilaveleri köşeli parantez [] içine aldık.

Terceme-i Şerîfe’deki âyet numaraları el-Bakara 2/115’ten 176’ya ve 260’tan sonuna kadar bir rakam kaymıştır. Âyetlerin mealine bakarken bunu göz önünde bulundurmak gerekir.

Terceme-i Şerîfe’den aldığımız tercüme ve tefsirlerin arasında üstü çizili kelimeler varsa onların okunabilenlerini de aldık ki müellifin hangi ifadeyi bırakıp hangisini tercih ettiğini görebilelim.

Matbaa hatalarını dipnotta gösterirken metbu nüsha için M rumuzunu kullandık.

2. Mukaddime

Nihâyet mertebe merhametli ve çok merhamet edici olan Allah’ın nâmına…

Çok şükür ol Vâcibü’l-Vücûd teâlâ hazretlerine ki Kur’ân-ı Kerim’i Nebiyy-i Ümmiyy-i Emîn olan Muhammed aleyhisselâm’a inzâl etti. Ve ins ü cinne bilmediklerini öğretti.

Kur’ân-ı Kerim leyle-i Kadir’de nâzil olmaya başlayıp ve ʻalâ rivâyetin leyle-i Kadir’de mecmûʻu Levh-i Mahfuz’dan dünya göğüne nâzil olup baʻdehû Rasûl-i Ekrem’ine müddet-i risâleti olan yirmi bu kadar sene zarfında müteferrikan cümle cümle inzâl buyurulmuştur. Şöyle ki îcâb-ı vakt ve hâle göre Cibrîl aleyhisselâm vasıtasıyla sûre sûre ve âyet âyet nâzil olur ve Rasûl-i Ekrem tarafından ümmetine tebliğ buyurulur ve bir âyet kangı sûreden ise ona katılır idi.

Binâenaleyh Kur’ân-ı Kerim’in tertîb-i nüzûlü başka ve Mushaf-ı Şerif’teki tertibi başkadır ve Medîne-i Münevvere’de nâzil olan âyât-ı kerimeden bazıları Mekke-i Mükerreme’de nâzil olan sûrelerde mündemicdir. Kable’l-hicre nâzil olan sûrelere Mekkiyye ve baʻde’l-hicre nâzil olan sûrelere Medeniyye denilir. Ekser mesâhif-i şerifede her sûrenin Mekkî ya Medenî olduğu bâlâsına işaret olunmuştur.

Mekke-i Mükerreme’de ibtidâ nâzil olan اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَ sûresidir. Ve baʻde’l-hicre Medîne-i Münevvere’de ibtidâ nâzil olan Sûre-i Bakara’dır.

Malum ola ki bir asırda kangı şeyin revaç ve iştiharı ziyade ise ol asırda mebʻûs olan peygamberin yedinde o nevʻ[24] mucizeler zâhir olagelmiştir. Meselâ Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm asrında nâsın sihre pek ziyade merakı olduğundan Cenâb-ı Hak ona mucize olarak asâ verip onunla nice mucizeler gösterdi ve sihirbazların sihirlerini iptal eyledi. Hazret-i Îsâ aleyhisselâm zamanında dahî tıbbın revacı ziyade olduğundan o yolda mucizeler gösterdi. Asr-ı Muhammedîde dahî fesahat ve belagatın her şeyden ziyade revacı var idi. Ol vakit Araplar içinde pek çok fusahâ ve bülegâ olup sihir gibi şiirler yaparlar, güzel hutbeler okurlar ve dâima fesahat ve belağat ile mübâhât ederler idi. Binâenalâzâlik kelâm-ı kadîm-i ilâhî olan Kur’ân-ı Kerim lisân-ı azbü’l-beyân-ı Arabî üzerine belagatın tabaka-i ulyâsında bir muʻcize-i bâhire olarak Muhammed aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a nâzil oldu. O dahî onunla meydân-ı belâgatta yarış eden büleğā-yı Arab’a meydan okudu. Cümlesi onun en kısa bir sûresini tanzîrden âciz kaldı. Beşer sözü olmadığı sâbit ve ʻıyân oldu.

Kur’ân-ı Kerim’in azıcık mezâyâsına vâkıf olabilmek için lisân-ı Arab’da pek çok mahâret lazımdır. Herkes lisân-ı Arab’da olan meleke ve mahâretinin derecesine göre onun zevkine varır.

Hakkıyla başka lisana tercemesi ise kābil değildir, ancak Arapça bilmeyenlere sathîce meʻânî-i evveliyesini tefhîm için mukaddemâ bazı zevât-ı kirâm onu lisân-ı Türkî’ye terceme etmişlerdir. Hâlbuki onların tabir ve ifadeleri ise lisân-ı asra muvâfık değildir.

Binâenaleyh iş bu abd-i kemîne Ahmed Cevdet İstanbul’da zebanzed olan taʻbîrât-ı Türkiyye ile Kur’ân-ı Kerim’in tercemesine mübâderet eylemiştir.

Şöyle ki âyât-ı kerimenin meâlen tercemeleri yazılıp şerh ve îzâh için ilavesine lüzum görülen sözler dahî şöyle ( bir kavspâre ile asıl tercemeden fasl ve tefrik olunacaktır.

Fakat Kur’ân-ı Kerim’de mükerreren mezkûr olan ve ayniyle lisân-ı Türkîye tercemeleri kābil olmayan lügāt-i şerîfeyi beyan ve îzâh için elif-bâ tertibi üzere bir Lâhika-i Şerîfe tahrir ile iş bu Terceme-i Şerîfe’ye ilhak kılınacaktır.

Cenâb-ı Hak muvaffak eyleye. Âmîn bi-hurmeti Seyyidi’l-Mürselîn sallallâhu ve selleme aleyhi ve alâ âlihî ve sahbihî ecmâʻîn.

Ahmed Cevdet

3. Lügāt-i Kur’âniye Hakkında Lâhika-i Şerîfe

Bâbu’l-Elif

İttikā: Tâ-i müşeddede ile lügatte sakınmak ve ıstılâh-ı şerʻde kişi kendini âhiretçe[25] muzır olan şeyden sıyânet etmektir ve bunun üç derecesi vardır. Birincisi azâb-ı ebedîye dûçâr olmamak için küfürden ictinâbdır ki avâm-ı nâs mertebesidir. İkincisi her günahtan ictinâbdır ki havâs mertebesidir. Üçüncüsü her ne ki insanın sırrını Hak’tan meşgul ederse ondan tenezzüh ile bi’l-külliye Hakk’a müteveccih ve mâsivâdan munkatıʻ olmaktır ki ehass-ı havâs mertebesidir.[26]

İcâbet: Cevap vermek, kabul etmek demektir. Kulun Hakk’a icâbeti tâat ve Hakk’ın kula icâbeti mes’ûlünü iʻtâ ve hâcetini isʻâftır.[27]

İhsân: İyilik etmek ve bir nesneyi iyi ve güzel kılmak ve bir şeyi iyi ve gereği gibi bilmek maʻnâsınadır.[28] İsm-i fâili muhsin olup ihsan eden kimse demektir.[29]

İzin: Ruhsat maʻnâsına olup emir ve irade[30] ve kazâ ve hüküm ve lütuf ve tevfîk[31] ve tebşir ve nusret makāmlarında dahî istiʻmâl olunur.[32]

İrsâl: Göndermek. İsm-i fâili mürsil ki kesr-i sîn ile gönderen ve gönderici demektir ve feth-i sîn ile mürsel gönderilen ve gönderilmiş maʻnâsınadır ki rasûl demek olur.[33]

İsticâbe: İcâbet maʻnâsınadır ve teslîm ve inkıyâd makāmında kullanılır.[34]

İstikbâr: Taleb-i tekebbürdür[35][36] ki tekebbüre delâlet eder hâline mübâşeret ile hâsıl olur. Lisânımızda büyüklenmek ve büyüklük taslamak diye tabir olunur.[37]

İsrâîl: Yaʻkûb aleyhisselâm’ın lakabıdır. Onun zürriyetine Benî İsrâîl yani İsrâîl oğulları denilir ki yehûd milleti demek olur.[38]

İlâh: Maʻbûd yani tapacak şey demektir, cemʻi âlihe gelir.[39]

Allah: Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd teâlâ hazretlerinin ism-i şerîfidir.[40]

Elif lâm mîm: Bu gibi sûrelerin ibtidâlarında vâkiʻ olan hurûf-i mukattaʻa hakkında müfessirîn ihtilaf ettiler. Baʻzılar dedi ki bu harflerin her biri birer âyet-i kerimeye işarettir[41]. Meselâ elif Allah teâlâ’nın inʻâmına ve lâm lütfuna ve mîm mülküne işârettir. Ve baʻzılar dedi ki bunlar esmâ-i hüsnâdandır. Ve baʻzılar dedi ki sûrelerin isimleridir. Ve baʻzılar dahî bu harfler Cenâb-ı Hak ile Rasûl-i Ekrem’i arasında sâirînin bilmediği rumuz ve işârettir. Onların tefsiri kābil değildir dediler. Biz dahî bu kavli tercih ettiğimiz cihetle “Allâhu aʻlem” diyerek ol hurûf-i mukattaʻanın şerh ve tercemesine taarruz etmedik.[42]

Emr: Buyurmak ve fermân etmek maʻnâsına istiʻmâl olunup cemʻi evâmir gelir. Ve iş[43] ve sıfat ve hâl ve şân ve vakʻa ve hâdise mâʻnâlarında istiʻmâl olunduğu hâlde cemʻi umûr gelir.[44]

İnzâr: Korkunç haber vererek korkutmak maʻnâsınadır. İsm-i fâili münzir olup inzâr eden ve inzâr edici kimse demektir.[45]

İnzâl: İndirmek.[46]

İnʻâm: Nimet vermek, nimet ihsân etmek maʻnâsınadır. İsm-i fâili münʻim olup inʻâm eden ve inʻam edici demektir.[47]

İnfâk: Harc ve sarf etmek maʻnâsınadır. Nafaka’dan müştaktır, nafaka masraf demektir.[48]

İhtidâ: Hidayetlenmek ve hidayeti kabul etmek yani delâlete imtisal ile doğru yola gitmek ve doğru yolu bulmak ve bir şeyin yolunu bulmak maʻnâlarına gelir. İsm-i fâili mühtedî olup ihtidâ eden kimse demektir.[49]

Âyet: Hemze-i memdûde ile zâhir[50] ve vâzıh alâmet ve nişâne demektir. Cenâb-ı Hakk’ın vücûd ve kudretine delâlet eden masnûʻâta dahî âyet denilir. Ve süver-i Kur’âniyenin münkasim olduğu cümlelere dahî âyet ıtlak olunur ki bu cümleler fâsılalar ile yekdiğerinden mütemeyyiz olurlar yani son kelimeleriyle birbirinden ayrılırlar. Cemʻi âyât gelir.[51]

Îmân: Lügatte ikrar ve itiraf etmek ve inanmak demektir. Istılâh-ı şerʻde tevhîd-i Bârî ve nübüvvet ve baʻs ve rûz-i cezâ gibi muktezâ-yı dinden olduğu yakīnen malum olan şeyleri tasdik ve ikrar etmekdir ki bu veçhile iman edenlere mü’min ve etmeyenlere kâfir denilir. Lisan ile ikrar edip de kalben münkir olanlara dahî münâfık denir.[52]

Bâbu’l-Bâ

Be’s: Harbin şiddeti.[53]

Be’sâ’ (بأساء): Fakr ve fâka ve yoksulluk.[54]

Bâğī: İmâmü’l-[müslimîne][55] âsî olan ve hakkı olmayan şeyi taleb eden ve lezzet için tenâvül eyleyen.[56]

Berk (برق): Şimşek.[57]

Beşîr: Mübeşşir ve müjdeci demektir.[58] Peygamberler nâsı cennet ile tebşir ettiklerinden onlara beşîr denilir.[59]

Bitâne: Mahrem-i esrâr olanlar.[60]

Beyyinât: Şahitler, âşikâr deliller, vâzıh mucizeler demektir. Müfredi beyyine’dir. Beyyine odur ki bir emr onunla mübeyyen ve muttazıh[61] olur.[62]

Bâbu’t-Te

Tebşîr: Meserretli haber vermek, müjde etmek, mutlulamak maʻnâsınadır. İsm-i fâili mübeşşir olup müjdeci ve tebşir eden kimse demektir.[63]

Tahrîf: Tağyir ve tebdil etmek ve bir şeyi bir tarafa imale eylemek yani bir cihete mâil kılmak ve lafzı değiştirmek veyahut maʻnâsını tağyir eylemek yani yanlış maʻnâ vermek makāmlarında kullanılır.[64]

Tasdîk: Gerçeklemek, birinin kelamını sıdka nisbet eylemek yani gerçek [olduğunu] söylemek demektir.[65]

Tetavvuʻ: Tavʻan yani kişi kendi ihtiyarıyla bir iş işlemektir. Ve tâatte tekellüf eylemektir. Ve teberruʻ maʻnâsına gelir ki nâfile namaz kılmak ve oruç tutmak gibi vacip olmayan tâat ve ibadeti işlemek demek olur.[66]

Tafdîl: Bir kimseye sâirînden ziyade fadl ve meziyyet verip onu sâirînin üzerine tercih eylemektir.[67]

Takvâ: Hazer maʻnâsınadır. Ve ıstılah-ı şerʻde âhiretçe muzır olan şeyden hazerdir ki ittikā lafzının şerhinde beyan olunduğu üzre üç derecesi vardır. Bidayeti şirkten hazer ve nihayeti mâsivâdan teberrîdir ve ortası her nevi günahtan hazerdir. Ve bazen havf ve haşyete takva denilir.[68]

Tekebbür: Kibir getirmek ve kişi kendisini başkasından daha büyük görmek ki fi’l-hakīka fadl ve şerefçe daha büyük olsa dahî mezmumdur.[69]

Tekzîb: Çok yalan söylemek, inkâr eylemek, yalana nisbet etmek yani bir adama yalancı demek maʻnâlarına gelir.[70]

Tenzîl: İndirmek veya bir şeyi bi’t-tedrîc müteferrikan ve peyderpey indirmek.[71]

Tevvâb: Esmâ-i hüsnâdandır, ukūbetten mağfiret ve rahmete ziyade rücu edici ve tevbeyi kabul edici ve tevbeye muvaffak edici demektir.[72]

Bâbu’l-Cîm

Cennet: Eşcâr ve köşkleri olan bağ ve bağçedir, cemʻi cinân ve cennât gelir. Ve âhirette mü’minler için müheyyâ olan dâr-ı sevâbdır ki yedidir, yani Cennetü’l-Firdevs ve Cennetü’l-ʻAdn[73] ve Cennetü’n-Naʻîm ve Dâru’l-Huld ve Cennetü’l-Me’vâ ve Dâru’s-Selâm ve İlliyyûn’dur[74]. Bu cennetlerin her birinde aʻmâl-i sâlihanın derecelerine göre merâtib ve derecât-ı mütefâvite vardır. Ve hep cennetlerin tahtından yani ağaçlarının ve köşklerinin altından latîf ırmaklar akar.[75]

Cünâh: Damm-ı cîm ile günah maʻnâsınadır. Hakk-ı mazlum yani bir zulüm veya zarardan dolayı bir kimsenin üzerine terettüb eden hak makāmında dahî istiʻmâl olunur.[76]

Bâbu’l-Hâ

Hac: İhram-bend olarak Kaʻbe’yi ve Arafât’ı vakt-i muʻayyeninde vech-i meşrûʻ üzre ziyaret eylemektir. İktidarı olan kimseye ömründe bir kere hac etmek farzdır.[77]

Hikmet: İlim ve akıl ve ilmi tahkīk ile ameli ihkâm ve adl ve fıkh ve fehm ve din ile amel[78] ve tâat-i Bârî ve tefekkür fî emrillâh ve veraʻ ve takva ve nübüvvet ve şeriat ve sünnet maʻnâlarına gelir. Ve Kur’ân ve İncîl’e ıtlak olunur. Ve mevâʻız-ı Kur’ân ve bir emrin savâb ve sedâdı ve bir şeyin serd sebebi ve bir şeyi mahalline koymak ve kişinin kavl ve fiʻli[79] sünnete muvâfık olmak ve bi-kadri’l-imkân hakāyıkı nefsü’l-emrde olduğu vech üzre bilmek ve insan kendüye nâfiʻ muzır olan şeyleri bilmek maʻnâlarında kullanılır. Ve baʻzılar sıfât-ı ilâhiyeden olan hikmeti[80], eşyâyı künhüyle bilmek ve gāyet ihkâm ve itkān[81] üzre îcâd eylemek ve insanın evsâfından[82] olan hikmeti, mevcûdâtı bilmek ve amel-i hayr işlemek diye tarif etmişlerdir.[83] Ve baʻzıları hikmet kavl ve amelde isabet eylemektir derler.[84]

Hakîm: Kavl ve fiilinde isabet eden ve nefsini heva ve hevesten men ve ilmiyle amel eyleyen ve eşyânın[85] hakāyıkına ve esrâr ve esbâbına vâkıf ve fehîm ve âkil ve âlim olan.[86]

Halîm: Kudreti var iken affeden ve yavaş ve mülâyim olan ve Cenâb-ı Hakk’a vasıf olarak cezayı tehir eder, azabı taʻcîl etmez maʻnâsını ifade eyler.[87]

Hamd: Bir zatı efʻâl-i cemîlesinden yani güzel işlerinden dolayı medh ve sena etmek yani övmektir. Zıddı kadh ve zem’dir.[88]

Hamîd: Esmâ-i hüsnâdandır, ziyade mahmûd ve memdûh maʻnâsınadır ki sıfât-ı hamîdenin ekmelini câmi demek olur. Yahud ziyade hamd eden ve hamd edici maʻnâsınadır ki kullarının aʻmâlini kabul edip maʻa ziyâdetin ecr ve ceza verir demek olur.[89]

Hayy: Diri maʻnâsınadır ki ölü ve cemâd değildir demektir. Ve esmâ-i hüsnâdandır ki dâima diri ve ölmek ihtimalinden berî olan Vâcibü’l-Vücûd demek olur.[90]

Bâbu’l-Ḫâ

Ḫuşûʻ: Sûrî ve maʻnevî tezellül yani huzûr-i kalb ile ve göz ile ve ses ile tevazu demektir.[91]

Ḫudûʻ: Sükût ve inkıyâd ve tevazu ve serfürû eylemektir.[92]

Bâbu’z-Zâl

Zikr: Bir şeyi unutmayıp hatırda tutmak ve derhâtır etmek, hatıra getirmek demektir. Nisyân ve gaflet’in mukābilidir. Ve yâd eylemek yani anmak maʻnâsına gelir ki mukābili sükûttur.[93]

Bâbu’r-Râ

Ra’fet: Pek esirgemek, ziyade merhamet eylemek.[94]

Ra’ûf: Sâhib-i ra’fet olan ve ziyade merhamet eden.[95]

Rab: Fi’l-asıl mürebbî yani terbiye edici ve besleyici maʻnâsınadır. Ve cümle mahlûkatı besleyip terbiye eden ve cümlesinin mâliki olan Cenâb-ı Perverdigâr teâlâ hazretlerinin esmâ-i hüsnâsındandır. Ve birinin sahibi ve mâliki ve müstahıkkı ve seyyidi ve efendisi olan kimseye dahî onun rabbi diye tabir olunur. Amma böyle bir şeye muzâf olunmaksızın yalnız “Rab” lafzı Allah teâlâ hazretlerinden başkasına ıtlak olunmaz.[96]

Racîm: Matrûd, sürgün, rahmetten dûr ve mehcûr ve melʻûn demektir. Şeytan cennetten sürgün ve dergâh-ı ilâhîden matrûd ve mele-i aʻlâdan mehcûr ve taraf-ı ilâhîden melʻûn olmakla “racîm” diye tavsif olunur.[97]

Rahm, rahmet, merhamet: Esirgemek ve rikkat ve şefkat maʻnâsınadır. Cenâb-ı Hakk’a vasıf oldukta inâyeti olan, lutuf ve ihsan maʻnâsınadır.[98]

Rahmân: Lutuf ve ihsanı gayet büyük olan zât yani nihayet mertebede fadl ve ihsanı olan ve bi-lâ ʻivaz lütuf ve ihsan eden münʻim-i hakīkī demektir ki Allah teâlâ hazretlerine mahsus olan esmâ-i hüsnâdandır. Çünkü Cenâb-ı Hak mücerred cûd ve kereminden bu âlemi yarattı ve halka vücûd ve hayat bahşetti ve baʻde’l-mevt yine diriltecektir. O’ndan başkası böyle büyük lütuf ve ihsanlara kādir değildir ve lütuf ve ihsan denebilecek şeye kādir olanlar dahî bunu mahzâ cûd ve keremlerinden istemezler belki dünyevî ya uhrevî bir garaz ve ʻivaz için yaparlar. Hâlbuki bu kudretleri dahî Allah teâlâ hazretlerinin onlara bahş eylemiş olduğu bir fadl ve ihsandır. Binâenaleyh Allah teâlâ hazretlerinden başkasına “Rahmân” denilmez.[99]

Rahîm: Ziyade merhamet ve her türlü ihsan ve inayet edici ve esirgeyici demektir. Ve esmâ-i hüsnâdandır ki Cenâb-ı Hak yarattığı mahlûkatı dâima dünyada merzuk ve muhâtarâttan masûn ederek onlara bekā ihsan eder. Büyük küçük her türlü nimeti O’ndan recâ ve niyâz etmelidir. Âhirette dahî mü’minleri müebbeden merzûk edecektir. Merhamet ve ihsanı çok olan kişiye dahî “rahîm” denilir.

Bazı ulemâ indinde Rahmân dünyada[100] kâffe-i nâsa ve Rahîm âhirette yalnız mü’minlere rahmet edici demektir.[101]

Rasûl: Taraf-ı ilâhîden mebʻûs insan yahud melektir.[102]

Raʻd: Gök gürlemek.[103]

Refʻ: Yukarı kaldırmak ve yüce kılmak ve bir şeyi yerinden kaldırıp taşımak, yaklaştırmak.[104]

Rifʻat: Yüce[lik], ululuk.

Refîʻ: Yüce ve yüksek ve şerîf ve ulu.[105]

Rikkat: Rahm ve şefkat ki kalp yufkalığından neş’et eden mihribânlıktır.[106]

Bâbu’z-Ze

Zelle: Ayak sürçüp kaymak, hata etmek.[107]

Bâbu’s-Sîn

Sibt (سبط): Kesr-i sîn ile hafîd, torun maʻnâsınadır ve Arab’da “kabîle” kullanıldığı gibi Benî İsrâil’de dahî ânın yerinde “sibt” lafzı istiʻmâl olunur. Cemʻi esbât gelir. Nitekim esbât-ı Benî İsrâil denilir ki Benî İsrâil’in on iki kabilesi yani on iki bölüğü demektir.[108]

Sücûd: Secde etmektir ki asl-ı lügat-i arabîde serfürû eylemek ve inhinâ ile yani eğilerek tezellül ve tevâzu etmektir. Evâilde beyne’n-nâs tevâzu için bu muamele câri idi ve hâlâ bazı akvâmda câridir. Zuhûr-i İslâm’da bu muamele terk olunarak selam vermek onun yerine kāim olmuştur. Ve ıstılâh-ı şerʻde secde ibadet kasdıyla alnını yere koymaktır. Bu ise ancak Allah teâlâ hazretlerine olur. O’ndan başkasına bu veçhile secde şirktir. Fakat eğer ulemanın re’yine göre ibadet kastıyla olmayıp da mücerred tezellül ve tazim veçhile alnını yere koymak asr-ı saâdete kadar mubah imiş. Yûsuf aleyhisselam’a kardeşlerinin[109] secde etmeleri dahî bu veçhile idi ki hakikat-i hâlde secdeleri Cenâb-ı Hakk’a olup ancak onu kıble ittihaz etmişler idi. Bu da Kaʻbe’ye teveccüh kabilindendir. Maamâfîh meleklerin Âdem’e sücûdu maʻnâ-yı lügavîye masruf olarak ona tazim için serfürû etmekten kinâye olmak dahî muhtemildir.[110]

Sefîh: Feth-i sîn kesr-i fâ ile kaçık yani aklı hafif ve re’yi zaif olan ve vakur olmayan kimesne demektir.[111] Cahil ve nâdân olan kimseye dahî ıtlak olunur.[112] Cemʻi süfehâ gelir. Istılâh-ı fukahâda sefîh müsrif maʻnâsına olup ahmak ve şaşkın olan kimesne dahî sefîh addolunur.[113]

Semîʻ: Esmâ-i hüsnâdandır. Ziyade işitici, lâyıkıyla işitici, tamamıyla işitici, her şeyi işitici, her şeye hakkıyla muttaliʻ demektir.[114]

Bâbu’ş-Şîn

Şefkat: Acımak, sakınmak, merhamet etmek.[115]

Şükr: Münʻimi inʻâmı mukābilinde lisan ile sena eylemek yahud sâir aʻzâ ile ona tazim ve ihtiram etmektir. Zıddı küfrân-ı niʻmettir.[116]

Şâkir: Esmâ-i hüsnâdan olup kullarının tâatleri üzerine mükâfat edici ve sevap verici demektir.[117]

Bâbu’s-Sâd

Safh: Yüz çevirmek ve terk etmek ve mücrimin ʻitâbını terk eylemek yani tevbîh ve tekdirden vazgeçmek.[118]

Bâbu’d-Dâd

Dâll: Lâm-ı müşeddede ile dalâlette kalan ve sapık olan kimesne demektir. Dalâlet’ten müştaktır. Dalâlet ise yol azıtmak, yol sapıtmak, yolu şaşırmak maʻnâsınadır.[119]

Darrâ’: Maraz ve hastalık.[120]

Bâbu’t-Tâ

Tâğût: Şeytan ve put ve ilâh-ı bâtıl ve nâs iğva eden ve kâhin makūlesi pîşvâ-yı dalâlet olanlar demektir. Müfred ve cemʻ makāmında istiʻmâl olunur.[121]

Tûr: Dağ demektir. Fakat münbit olan dağda istiʻmal olunur. Nebatı olmayan çıplak dağa tûr denilmez. Ve meşhur Cebel-i Mûsâ’dır ki Mûsâ aleyhisselam onda Cenâb-ı Hak ile söyleşmiştir. Sîna sahrasına müşrif bir cebel-i mübarek olup Tûr-i Sînâ ve Tûr-i Sînîn denilir. Ve Şam ikliminde Mescid-i Aksâ’nın cânib-i yemîninde vâkiʻ bir dağa dahî Tûr-i Sînâ derler.[122]

Tayyib: Şerʻin yahud tabʻ-ı selîmin hoş gördüğü şey demek olarak bazen helâl makāmında kullanılır. Ve lezîz ve tâhir ve pâk ve pâkize ve hasen maʻnâlarına gelir ki habîs mukābilidir.[123]

Bâbu’z-Zâ

Zulüm: Asl-ı lügatte bir şeyi mahallinin gayriye koymaktır.[124] “Her kim ki kurdu çoban ederse zulm eder” deyû darb-ı mesel olunur.[125] Ve örf-i şerʻde müstahik olmayan ve menfaat-i meşrûʻa ve defʻ-i mazarrat bulunmayan ızrârdır.[126]

Bâbu’l-ʻAyn

ʻÂdî: Tecâvüz eden.[127]

ʻİtâb: Tekdir ve tevbih eylemek.[128]

Azâb-ı elîm: Elemli yani gayet şiddetli azab demek olur.[129]

Arş: Sakf demektir ve çadır ve sâyebân[130] ve saz makūlesinden yapılan gölgelik ve kulübe ve salac ve köşk ve tabut maʻnâlarına gelir. Ve padişahın taht ve serîrine dahî arş denilir. Ve uluv ve rifʻat ve mecd ve şân maʻnâsında istiʻmal olunur. Kuş yuvasına da arşu’t-tâir denir. Ve Arşu’r-Rahmân bir cirm-i azîm u ʻâlîdir ki mikdâr-ı cesâmetini ancak Allah teâlâ hazretleri bilir. Nitekim Kürsî hakkında mervî olan bir hadis-i şerifte “Yedi kat gökler ve yerler Kürsî’ye nisbetle ancak bir ovada bir halka gibidir. Arş’ın Kürsî’ye nisbetle fadlı dahî ovanın halkaya nisbetle olan fadlı gibidir”[131] diye buyurulmuştur. Ve ʻinde’l-hukemâ arş, Felek-i Atlas’tır ki[132] mecd ve cihât-ı uluvv olan Felek-i Aʻzam’dır, kâffe-i mevcûdâtı muhîttir.[133]

Azîz: Kādir ve gālib.[134]

ʻIsyân: Tâatten çıkmak, emre muhalefet etmek, âsî olmak demektir.[135]

Afv: Sehv vezninde mahv etmek ve mücrimin ʻikâb ve cezasını terk eylemek yani mücâzâtından vazgeçmek.[136]

Afüv: ʻAdüv vezninde affı çok ve günahları çok affedici.[137]

ʻİkâb: Azab eylemek, işkence ile mücâzât etmek.[138]

Alîm: Esmâ-i hüsnâdandır. Her şeyi künh ve hakīkati üzere bilici, lâyıkıyla bilici, çok bilici maʻnâsınadır ve bilgiç demektir.[139]

Umre: Hacda olduğu gibi ihram-bend olarak vech-i maʻlûm üzre Kaʻbe’yi ziyaret eylemekdir ki aʻmâl-i haccın ekseri bunda dahî îfâ olunur. Fakat Arafât’da[140] ve Müzdelife’de vukuf yoktur. Ve sünnet-i müekkede olup vakt-i muayyeni dahî yoktur. Şu kadar ki ramazan-ı şerifte icrası mendubdur. Ve hacca mahsus olan yevm-i Arefe ile onu velyeden eyyâm ve leyle-i ʻıydiyyede icra olunmaz.[141]

Bâbu’l-Gayn

Gufrân: Mağfiret, cürm örtmek[142] ki lisan-ı Türkî’de yarlığamak tabir olunur.[143]

Gaffâr, Gafûr: Esmâ-i hüsnâdandır, kullarını yarlığayıcı yani günahlarını çok setredici ve setreden demektir.[144]

Gayb: Gāib ve nâbedîd ve belirsiz olan yani gözden nihân ve hiss-i insânîden hafî ve mestur olup bedîhiyyât-ı akliyeden dahî olmayan şeydir.[145] Göz ile görülen ve sair havâs[146] ile hissolunan şeyler müşâhed ve mahsüs olmakla onlara ğayb denilmediği[147] gibi “küll cüz’ünden büyüktür” ve “daire murabbaʻ değildir”, “gece gündüz değildir”, “bir üç değildir”, “bir üç olamaz” gibi bedîhiyyât-ı akliyeden olan kazıyyelere dahî gayb denilmez. Zira bunlar bi’l-bedâhe malumdur.

Gayb iki kısımdır.

Kısm-ı evvel: Hiç delili olmayan ğaybdır ki ilmi Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَٓا[148] اِلَّا هُوَ âyet-i kerimesinde[149] olan gaybdan murad budur. Bu dahî iki nevʻdir.

Nevʻ-i evvel: Gayb-ı mutlaktır ki ancak taraf-ı ilâhîden haber verilmekle malum olup diğer veçhile kimsenin malumu olamaz. Nitekim vakt-i kıyamet gibi ki herkesin meçhulüdür ve ancak vahy-i ilâhî ile malum olmuştur.

Nevʻ-i sânî: Gayb-ı izâfîdir ki bazı nâsın malumu olduğu hâlde diğer bazılarına göre gayb meçhuldür. Nitekim bir beldede yağmur yağar iken ol belde ahâlîsinin meşhudu olur amma diğer belde ahâlîsine göre gayb ve meçhuldür.

Kısm-ı sânî: Vücûduna delîl-i aklî yahud naklî olan gaybdır. Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfâtı ve ahvâl-i âhiret gibi ki mücerred garâib masnuʻâta nazar ve istidlal ile Cenâb-ı Hakk’ın vücudu aklen sâbit olur. Ahvâl-i âhiretin hakāyıkı akıl ile bilinmez ancak delil-i nakl ile malum olur. Allah teâlâ hazretleri hâzırdır, O’na gāib [demek] caiz değildir fakat halktan hafî ve nihân olmakla gayb denilir. اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ âyet-i kerimesinde[150] olan gaybden murad kısm-ı sânîdir ve bazılar murâd Cenab-ı Hak’tır derler.[151]

Bâbu’l-Kef

Kitâb: Mektûb gibi yazılır sahîfeye denir ve yazılmış, yazılan ve yazılacak olan maʻnâlarında kullanılır. Çünkü kitab fi’l-asl yazı ile sözleri birbirine zam etmek maʻnâsına olup baʻdehû böyle yazı ile birbirine zam olunan sözlere dahî kitâb ıtlak olunmuştur. Ve yalnız ibarece birbirine zam olunan sözlere dahî kitâb denilmiştir ki yazılacak sözler demek olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm henüz yazılmamış olduğu hâlde dahî kitâb denilirdi. Istılâh-ı fukahâda kitâb, şerâyiʻ ve ahkâmı mutazammın olandır. Allah teâla hazretleri tarafından yeryüzüne Cibrîl-i Emîn vasıtasıyla kitaplar nâzil olmuştur. Ancak bunlardan dördüne yani Tevrat ve Zebûr ve İncil ve Kur’ân’a kitâb denilmek üzre örf ve ıstılah olup sâirîne suhuf tabir olunur ki sahifeler demektir.[152]

Kürsî: İskemle gibi üstüne oturulan şeyler ve ulemanın vaʻz için oturdukları şey ve mülûkun üzerine oturduğu taht demektir ve mülk ve saltanat maʻnâsında kullanılır ve alâ rivâyetin sebʻa semâvat ile Arş-ı Aʻlâ arasında bir cirm-i azîmdir ki lisân-ı hukemâda ona felek-i sâmin ve felek-i sevâbit ve felekü’l-bürûc denilir.[153] Arş lafzının tercemesine bak.[154]

Bâbu’l-Mîm

Me’âb: Merciʻ ve me’vâ.[155]

Müttakī: İttika ile muttasıf olan kimsedir ki maʻnâ-yı lügavîsi sakınan ve perhizkâr olan kimse demek olur. Maʻnâ-yı şerʻîsi dahî âhirette muzır olan şeylerden sakınan kimse demek olup ittikā ve takvâ kelimelerinin şerhlerinde beyan olunduğu üzere üç derecesi vardır. Birincisi azâb-ı ebedîye dûçâr olmamak için küfürden ictinab eden kimse demektir ki mü’min demek olur. İkincisi her günahtan ictinab eden kimse demektir ki ehl-i takvâ denilir. Üçüncüsü bi’l-külliye Hakk’a müteveccih ve mâsivâdan munkatıʻ olan kimsedir.[156]

Mesâbe (مثابه): Dönüp dolaşıp gelecek yer yani nâsın baʻde’t-teferruk mükerreren toplandıkları mahaldir ki meşveretgâh ve umûr yeri denilir. Ve mahall-i sevâb maʻnâsına gelir.[157] Kaʻbe’ye mesâbe ıtlak olunur, çünkü her sene huccâc orada toplanır, hem de sevap yeridir ki züvvârı müsâb olur.[158]

Mesel: Fethateyn[159] ile büyük şânı olan sıfat ve hâlet-i garîbe, vakʻa-i acîbe.[160]

Mescid-i Harâm: Beytullah’ın harem-i şerîfi yani Kaʻbe-i Mükerreme’yi hâvî olan câmiʻ-i aʻzamdır.[161]

Miskîn: Bir nesneye mâlik olmayan fakir.[162]

Müslim: Mutîʻ ve münkâd olan ve özünü ihlas[163] yani sırrını Hakk’a hâlis kılan kimse ki muvahhid demek olur.[164]

Masîr: Sayrûret, olmak yani fakir iken ganî ve kötü iken iyi olmak gibi rücu ve tehavvül maʻnâsını mutazammın olarak olmak demektir. Ve ism-i mekân olarak mahall-i sayrûret maʻnâsına gelir. Ve örfte suların akıp vardığı mevzie masîr denilir.[165]

Maʻrûf: Aklen ya şerʻân ya örfen[166] müstahsen olan şeydir. Mukābili feth-i kef ile münkerdir.[167] Kadr-i maʻrûf, örfen malum ve adl ve insafa makrun olan mikdar demektir.[168]

Mevlâ: Seyyid, mâlik, efendi, yardımcı, mütevellî-i[169] umûr.[170]

Meyt, [Meyyit]: Yâ-i sâkine ile ölü demektir, cemʻi emvât gelir. Yâ-i müşeddede ile ölücü ve ölecek ve ölmeye sâlih olan demektir, cemʻi meyyitûn gelir.[171]

Mîkāt: Bir iş için tayin olunan vakt ve vakti muayyen olan vaʻddir. Huccâcın ihram kuşandıkları mahallere dahî mîkātü’l-hac denilir, cemʻi mevâkīt gelir.[172]

Mîʻâd: Vaʻd etmek ve vaʻdleşmek ve zamân-ı vaʻd ve mekân-ı vaʻd maʻnâlarınadır.[173]

Bâbu’n-Nûn

Nebî: Taraf-ı ilâhîden haber veren insan yani peygamber demektir.[174]

Nezîr: Münzir yani korkunç haber getiren kimsedir. Meselâ asker bir mahalde mukim iken onu basmak üzere düşmanın gelmekte olduğunu haber veren kimseye nezîr denir. Peygamberler nâsı azâb-ı âhiret ile korkuttukları için onlara dahî nezîr denilir.[175]

Nesh: Lügatte bir şeyi izale ve refʻ ve tebdil ve nakl ve tahvildir. Istılâh-ı şerʻde bir delîl-i şerʻîden [sonra] onun hükmüne münâfî diğer bir delîl-i şerʻî vârid olmaktır ki bizim ilmimize nazaran evvelkinin hükmünü refʻ ve izâledir.[176] Ammâ ilm-i ilahîye göre mahzâ hükm-i evvel[in] intihâ-yı müddetini beyan ve ifadedir.[177] Nitekim şerîʻat-i Îseviyye ile şerîʻat-i Mûseviyye ve şerîʻat-i Muhammediyye ile şerîʻat-i Îseviyye nesholunmuştur. İlm-i ilâhîde ise şerîʻat-i Mûseviyye ile şerîʻat-ı Îseviyye’nin müddetleri muayyen ve mahduttur. Kezâlik âyât-ı Kur’âniye’den bazıları diğer bazılarını nesh etmiştir.

Âyât-ı kerîmede nesh üç kısımdır:

Kısm-ı evvel: Bir âyetin yalnız hükmü mensûh olmaktır. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de maruf olan nesh budur. Bu sûrette nâsih ve mensûh olan âyetler Mushaf-ı Şerîf’te münderic olarak ikisi dahî tilavet olunur fakat mensûh ile amel olunmaz. Bu kısımda neshin maʻnâsı muahhar olan âyet ile mukaddem olan âyetten müstefâd olan hükmün müddeti müntehî olduğunu beyandır. Nitekim اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ âyet-i kerimesi[178] muktezasınca bir müslimin on kâfire dayanması meşrûʻ iken اَلْـٰٔنَ خَفَّفَ[179] اللّٰهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ اَنَّ[180] ف۪يكُمْ ضَعْفاًۜ فَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ[181] âyet-i kerimesiyle[182] evvelki âyetin hükmü nesh olunarak bir mü’minin iki kâfire mukābelesi meşrûʻ kılınmıştır.

Kısm-ı sânî: Bir âyetin yalnız tilaveti mensûh[183] olmaktır. Nitekim اَلشَّيْخُ وَالشَّيْخَةُ إِذَا زَنَيَا فَاجْلِدُوهُمَا[184] âyet-i kerimesinin hükmü bâkī olduğu hâlde tilaveti nesh olunmakla Mushaf-ı Şerif’te münderiç değildir.

Kısm-ı sâlis: Bir âyetin hem hükmü ve hem de tilaveti mensûh olmaktır.[185] Bu misillu âyetlerden bazıları ashâb-ı kirâmın hatırlarında kalmış ise de bazıları da var ki zihinlerinden silinip bütün bütün mensî olmuştur. Yahûdiler neshi inkâr ederler ve Allah teâlâ hazretleri bir hükmü nesh etse cehl lâzım gelir, sanki onu meşrûʻ kıldığı vakit sonu geleceğini[186] bilmeyip de sonradan nâdim olmuş demek olur derler. Hâlbuki bâlâda beyan ettiğimiz veçhile Cenâb-ı Hak ol hükmü muvakkat olarak meşrûʻ kılmış idi. Ne vakte kadar cari olacağını biliyordu. O’na göre mürûr-i zaman yoktur. Onun neshi müddetinin nihayet bulduğunu beyandır. Fakat onu meşrûʻ kıldığı zaman “şu kadar müddet maʻmûlün bih olacaktır” diye beyan buyurmamıştı ve bu dahî kendisince vâcib değil idi. Bir adam hizmetkârını üç saat bir mahalde bekletecek olduğu takdirde ona göre “bekle” deyû emir verir, üç saat sonra ol emri geri alır. İbtidâsında “üç saat bekleyeceksin” diye tayin ve beyân-ı hizmete mecbur değildir. Islâh-ı bedene kıyam eden etibbâ nasıl ki vakit be-vakit gıda ve devayı tebdil ederse ıslâh-ı nüfûsa memur olan enbiyâ dahî vakit ve hâlin îcâbına göre ahkâm-ı şerʻiyeyi tebdil ederler. Ve nasıl ki bir vakit bedene nâfiʻ gıda ve deva diğer vakitte muzır olabilirse bir vakt-i muayyende maslahata[187] muvâfık olan ahkâm, vakt-i âharda îcâb-ı maslahata muhâlif olur. Binâenaleyh bazı âyâtın îcâb-ı maslahata göre mensûh olması ümmet-i Muhammediye hakkında mahzâ lutf-i ilâhîdir. Fakat mükemmel mekârim-i ahlâk sâhibi olan Hâtemü’l-Enbiyâ aleyhi efdalü’t-tahâyâ hazretlerinden sonra bu nesh kapısı mesdûd olmuştur.[188]

Niʻmet: İyi hoş yaşayış ve refâh ve rahat ve intizâm-ı hâl ve mal ve ferah ve meserret ve nâz [u] naʻîm içinde[189] hoşhâl olmak maʻnâsına gelir.[190]

Bâbu’l-Vâv, Bâbu’l-He

Vaʻd: Bir işi işlemek üzre söz vermektir. Fakat ekseriya hayırda kullanılır. Ve ol iş eğer şer[191] ise vaʻîd denilir ki şerre niyet ettiğini ve îsâl-i mazarrat edeceğini ihbar ile korku vermek demektir.[192]

Velî: Dost ve yardımcı ve bir kimsenin işine mütevellî ve nâzır ve müdîr-i umûru demektir.[193]

Hidâyet: Doğru yola götürmek ve doğru yolu göstermek, fâideli yola irşad eylemek ve lütfen delâlet etmek maʻnâsına gelir.[194]

Hedy: Hâ’nın fethiyle ve dâl’ın sükûnuyla Harem-i Şerif’e gönderilen kurbandır.[195]

Sonuç

Ahmet Cevdet Paşa’nın hayatının sonuna doğru kaleme aldığı kısmî Kurʾân tercümesi, buna yazdığı mukaddime ve Kur’ân lugatçesi, ilmî ve edebî değeri hâiz kıymetli eserlerdir. Aslî kaynaklardan alınan güvenilir bilgiler akıcı ve sade bir üslupla o zaman konuşulan İstanbul Türkçesine aktarılmıştır. Halk için hazırlanan bu eserlerde istifade edilen kaynaklara atıf yapılmadığı gibi ağır ilmî tartışmalara da girilmemiştir. Araştırmalarımız neticesinde görebildiğimiz kadarıyla Zemahşerî, Râzî, Kurtubî ve Beydâvî’nin tefsirleri, el-İsfahânî’nin el-Müfredât’ı, el-Halebî’nin Umdetü’l-huffâz’ı, Fîrûzâbâdî’nin Besâiru zevi’t-temyîz’ive Büstânî’nin Muhîti’l-muhît’i gibi ana kaynaklardan istifade edilmiştir. Lâḥika-i Şerife ile Terceme-i Şerîfe’yi Cevdet Paşa’nın ilmî hayatının kemâl noktasında yazılan iki mühim eser olarak görmek mümkündür. Cevdet Paşa ömrü boyunca elde ettiği ilmî ve edebî birikimi bu eserlerinde anlaşılır ve özlü bir üslûbla aktarmayı başarmıştır. Bu çalışmalar Ahmet Cevdet Paşa’nın sadece tarihçi ve hukukçu kimliği ile değil, Kur’ân ve tefsir alanındaki çalışmalarıyla da tanınması gereken bir şahsiyet olduğunu göstermiştir. Bu eserlerin tefsir alanında çalışan akademisyenlere üslup ve yöntem açısından yol gösterici olacağını ümid ediyorum.

KAYNAKÇA

Ahmed Cevdet Paşa. Ḫulâṣatü’l-beyân fî teʾlîfi’l-Ḳurʾân. 1 Cilt. İstanbul: Karabet ve Kasbâr Matbaası, 1303.

Ahmed Cevdet Paşa. Muhtasar Kur’an Tarihi. çev. Ali Osman Yüksel. 1 Cilt. İstanbul: Fatih Gençlik Vakfı Matbaa İşletmesi, 1985.

Ahmed Cevdet Paşa. Terceme-i Şerîfe. İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, O.E. 412/1-4.

Âlûsî, Ebü’s-Senâ Şihâbüddîn Mahmûd b. Abdillâh. Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Sebʻi’l-Mesânî. thk. Ali Abdülbârî Atıyye. 16 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415.

Armağan, Emine. Ahmet Cevdet Paşa Tercüme-i Şerife ve Tefsir İlmi Açısından Değeri. ed. Necmettin Gökkır. Ankara : Diyanet İşleri Başkanlığı, 2. baskı., 2017.

Âsım Efendi. Kāmus Tercemesi. 4 Cilt. İstanbul: Cemal Efendi Matbaası, 1305.

Ayıntâbî Mehmed Efendi, Muhammed b. Hamza. et-Tibyân. 2 Cilt. Bulak: Bulak Matbaası, 1279.

Bayraktar, Nail. Atatürk Kitaplığı Belediye yazmaları, Cevdet Paşa Yazmaları. İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1997.

Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. haz. Ahmet Kuyaş. İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 2002.

Beyzâvî, Nâsırüddîn Ebû Saîd Abdullāh b. Ömer el-. Envârü’t-Tenzîl ve esrârü’t-te’vîl. thk. Muhammed Abdurrahman el-Marʻaşlî. 5 Cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1. Basım, 1418.

Büstânî, el-Muallim Butrus. Muhîtu’l-muhît -Kāmûsun asriyyun mutavvelün li’l-lügati’l-Arabiyye-. thk. Muhammed Osman. 9 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1. Basım, 2009.

Büstânî, el-Muallim Butrus. Muhîtu’l-muhît -Kāmûsun mutavvel li’l-lügati’l-Arabiyye-. 2 Cilt. Beyrût: Mektebetü Lübnân, 1987.

Ebû Bekir el-Enbârî. ez-Zéhir fî meʻânî kelimâti’n-nâs. thk. Hâtim Sâlih ed-Dâmin. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1412.

Ebû Bekir er-Râzî. Tefsîru garîbi’l-Kur’âni’l-ʻAzîm. thk. Hüseyin Elmalı. Ankara: TDV Yayınları, 2018.

Ebü’l-Bekā. el-Külliyât Muʻcemun fi’l-mustalahâti ve’l-furûki’l-lügaviyye. thk. Adnân Dervîş – Muhammed el-Mısrî. 1 Cilt. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1419.

Elmalılı, Muhammed Hamdi. Hak Dini Kur’ân Dili: Türkçe Tefsir. 8 Cilt. İstanbul: Bedir Yayınevi, 1993.

Fatma Aliye. Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı. İstanbul, 1332.

Fîrûzâbâdî, Ebü’t-Tâhir Mecdüddîn Muhammed b. Ya’kūb. Besâiru zevi’t-temyîz fî letâifi’l-Kitâbi’l-Azîz. thk. Muhammed Ali en-Neccâr. 6 Cilt. Kâhire: el-Meclisü’l-Aʻlâ li’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, 1393-1416.

Halaçoğlu, Yusuf – Aydın, Mehmet Âkif. “Cevdet Paşa”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. Erişim 22 Mayıs 2021. https://islamansiklopedisi.org.tr/cevdet-pasa

Hamidullah, Muhammed. Kur’an-ı Kerim Tarihi. çev. Mehmed Said Mutlu. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 1991.

Hamidullah, Muhammed. Kur’an-ı Kerim Tarihi. İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV), 2000.

İbn Hibbân. Sahîhu İbn Hibbân bi-tertîbi İbn Belbân. thk. Şuʻayb Arnaût. 18 Cilt. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1414/1993.

İbn Kemâl Paşa, Şemseddin Ahmed b. Süleyman. Tefsîru İbn Kemâl Paşa. thk. Mâhir Edîb Habbûş. 9 Cilt. İstanbul: Mektebetü’l-İrşâd, 1439/2018.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal. Son Asır Türk Şairleri. İstanbul, 1930.

Keskioğlu, Osman. Kur’ân Tarihi ve Kur’ân Hakkında Ansiklopedik Bilgiler. İstanbul : Nebioğlu Yayınevi, 1953.

Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed. el-Câmiʻ li-ahkâmi’l-Kur’ân. thk. Ahmed el-Berdûnî, İbrahim Itfeyyiş. Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısrıyye, 1384.

Mardin, Ebül‘ulâ. Medeni Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa. 1 Cilt. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 1946.

Molla Câmî, Nûrüddîn Abdurrahmân b. Nizameddîn. Tefsîru Molla Câmî. thk. Davut Ağbal. 1 Cilt. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2020.

Molla Gürânî. Gāyetü’l-emânî fî tefsîri’l-kelâmi’r-rabbânî. thk. Bahaddin Dartma. 5 Cilt. İstanbul: İbn Haldun Üniversitesi Yayınları, 2019.

Murat Kaya. Tanzimât’tan II. Meşrûtiyet’e Kadar (1839-1908) Matbu Türkçe Kur’ân-ı Kerim Tercüme ve Tefsirleri. İstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2001.

Osman Nuri Ergin. Türkiye Maarif Tarihi. İstanbul: Eser Matbaası, 1977.

Râgıb el-İsfahânî, Ebü’l-Kāsım Hüseyn b. Muhammed. Müfredâtü elfâzi’l-Kur’ân. thk. Safvân Adnân Dâvûdî. 1 Cilt. Dımeşk: Dâru’l-Kalem, 1418.

Râzî, Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer er-. et-Tefsîru’l-kebîr (Mefâtîhu’l-ğayb). 33 Cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420.

Semîn el-Halebî. Umdetü’l-huffâz fî tefsîri eşrefi’l-elfâz. thk. Muhammed Bâsil Uyûnü’s-Sûd. 4 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1417/1996.

Sulkhan Kochalidze. Gürcüce Kur’ân Mâllerinde Temel Dinî Kavramlara Verilen Mânalar. İstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2020.

Taberî, Ebû Caʻfer Muhammed b. Cerîr. Câmiʻu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur’ân. 24 Cilt. Mekketü’l-Mükerreme: Dâru’t-Terbiye ve’t-Türâs, ts.

Ülkütaşır, M. Şakir. Cevdet Paşa: Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri (1822-1895). Ankara, 1945.

Yemânî, Abdülbâkī b. Abdülmecîd. Kitâbü’t-Tercümân an garîbi’l-Kur’ân. thk. Halit Zavalsız. 1 Cilt. İstanbul: İFAV yay., 2007.

Zemahşerî, Ebü’l-Kâsım Cârullah Mahmûd b. Ömer. el-Keşşâf an hakāiki gavâmızı’t-Tenzîl ve uyûni’l-ekâvîl fî vücûhi’t-te’vîl. 4 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, 1407.

Ahmed Cevdet Paşa Kur’an-ı Kerim’in Kısa Tarihi ve Lügatçesi Hulâsatü’l-beyân fî te’lîfi’l-Kur’ân ve Lâhika-i Şerîfe. haz. Hüseyin Bedir Demirtaş – Abdullah Tarık Ömeroğlu. İstanbul: Büyüyenay yayınları, 2021.


[1] Bk. Fatma Aliye, Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı (İstanbul, 1332); İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri (İstanbul, 1930-1942), 1/236-239; Osman Nuri Ergin, Türkiye Maarif Tarihi (İstanbul: Eser Matbaası, 1977), 4/1084-1116; M. Şakir Ülkütaşır, Cevdet Paşa: Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri (1822-1895) (Ankara, 1945); Ebül‘ulâ Mardin, Medeni Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 1946); Yusuf Halaçoğlu – Mehmet Âkif Aydın, “Cevdet Paşa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Erişim 22 Mayıs 2021).

[2] (İstanbul: Karabet ve Kasbâr Matbaası, 1303/1886).

[3] (İstanbul: Fatih Gençlik Vakfı Matbaa İşletmesi, 1985).

[4] İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, no: O.E. 412/1-4 (Eser kütüphaneye “Kur’an tercüme ve tefsiri (2, 3, 4, 6 cüzler)” ismiyle kaydedilmiştir); Emine Armağan, Ahmet Cevdet Paşa Tercüme-i Şerife ve Tefsir İlmi Açısından Değeri, ed. Necmettin Gökkır (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 2017), 170-451.

[5] Elde edilen yazmalarda tercümenin 1. ve 5. cüz’leri eksiktir. 1. cüz’ün Fâtiha sûresi ile Bakara’nın 1-103. âyetlerini, 5. cüz’ün de Bakara’nın 229-259. âyetlerini ihtiva ettiği anlaşılmaktadır.

[6] Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, 5/1929. Ergin bu lügatçede 110, Emine Armağan da 111 kelime olduğunu söylemiştir (Tercüme-i Şerife, 29), ancak matbu nüshada 113 kelime yer almaktadır. Bazı maddelerde birden fazla kelime zikredilmiştir. Bunları da dikkate aldığımızda sayı 116’ya çıkar.

[7] Osman Keskioğlu, Kur’ân Tarihi ve Kur’ân Hakkında Ansiklopedik Bilgiler (İstanbul: Nebioğlu Yayınevi, 1953), 3, 275.

[8] Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi, çev. Mehmed Said Mutlu (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 1991), 95; a.mlf., Kur’an-ı Kerim Tarihi (İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV), 2000), 117.

[9] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, haz. Ahmet Kuyaş (İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 2002), 257.

[10] Nail Bayraktar, Atatürk Kitaplığı Belediye yazmaları, Cevdet Paşa Yazmaları (İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1997), 95.

[11] Armağan, Tercüme-i Şerife, 38-39.

[12] Bayraktar, Cevdet Paşa Yazmaları, 95.

[13] Armağan, Tercüme-i Şerife, 39-40.

[14] Osman Nuri Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, 5/1929.

[15] (İstanbul: Türk Neşriyat Yurdu, 1928), 577.

[16] Kitapta çok sayıda okuma hatası olduğuna işaret etmek isterim.

[17] Armağan, Tercüme-i Şerife, 165-169.

[18] Ahmed Cevdet Paşa Kur’an-ı Kerim’in Kısa Tarihi ve Lügatçesi Hulâsatü’l-beyân fî te’lîfi’l-Kur’ân ve Lâhika-i Şerîfe, haz. Hüseyin Bedir Demirtaş – Abdullah Tarık Ömeroğlu (İstanbul: Büyüyenay yayınları, 2021).

[19] Kur’an-ı Kerim’in Kısa Tarihi ve Lügatçesi, 90, 95, 100, 104.

[20] Kur’an-ı Kerim’in Kısa Tarihi ve Lügatçesi, 115-116, 121, 123.

[21] Bu eserler hakkında malumat için bk. Murat Kaya, Tanzimât’tan II. Meşrûtiyet’e Kadar (1839-1908) Matbu Türkçe Kur’ân-ı Kerim Tercüme ve Tefsirleri (İstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2001).

[22] Ahmed Cevdet Paşa, Terceme-i Şerîfe, İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, O.E. 412/1-4, Cüz’-i Sânî, 4.

[23] Bk. Ayıntâbî Mehmed Efendi, et-Tibyân (Bulak: Bulak Matbaası, 1279), 1/45, 52, 53, 54, 55, 63, 110, 115, 120.

[24] M: “او نولماز”.

[25] M: “اقدمجه”. Bu tashihi Beydâvî metni, Lâhika-i Şerîfe’deki “Takvâ” kelimesinin açıklaması ve Terceme-i Şerîfe’deki el-Bakara 2/179. âyetin mealinden istifadeyle yaptık.

[26] el-Bakara 2/21, 24, 41, 48, 63, 103, 123: “Ve sakınınız bir günden ki bir nefis diğer nefsin tarafından hiçbir şey ödemez (yani yevm-i kıyametin şiddetinden korkunuz ki…”; el-Bakara 2/179: “Tâ ki müttakī olasınız (yani emr-i kısâsı muhafazaya iʻtinâ ederek âhiretçe muzır olan şeylerden müctenib olan müttakīlerden olasınız, kısas adam öldürmektir diye ondan ictinab ile bu emr-i mühimmin istîfâsında rehavet göstermeyesiniz demek olur. Binâenaleyh bu hitabın imâmu’l-müslimîn olanlara ziyade ihtisâsı olmak lazım gelir. Veyahut tâ ki kısastan sakınasınız ve bu cihetle bi-gayr-i hak katl-i nefsten ictinab edesiniz demek olur”; el-Bakara 2/183, 187: “Tâ ki onlar Allah’ın emir ve nehyine muhalefetten sakınalar”; el-Bakara 2/189: “Velakin iyi haramdan ve şehevâttan sakınan kimsedir… Allah’dan korkunuz (hanelere kapılarından girmeyip de penceresinden ya bacasından girmek gibi maʻnâsız âdetlere ittiba ile ahkâm-ı şerʻiyyeyi tağyirden sakınınız ve Bârî teâlâ hazretlerinin hikem ve esrarından su’âl ile efʻaline itiraz eylemeyiniz”; el-Bakara 2/194, 196, 197, 203, 212, 223, 224, 231, 233, 237, 278, 281, 282. İttikâ kelimesinin tarif ve taksimi Beyzâvî’den alınmıştır: Nâsırüddîn Ebû Saîd Abdullāh b. Ömer el-Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl ve esrârü’t-te’vîl, thk. Muhammed Abdurrahman el-Marʻaşlî (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418), 1/36; Ebü’l-Kāsım Hüseyn b. Muhammed Râgıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâzi’l-Kur’ân, thk. Safvân Adnân Dâvûdî (Dımeşk: Dâru’l-Kalem, 1418), 881; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz fî tefsîri eşrefi’l-elfâz, thk. Muhammed Bâsil ʻUyûnü’s-Sûd (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1417/1996), 4/334; Ebü’t-Tâhir Mecdüddîn Muhammed b. Yaʻkūb Fîrûzâbâdî, Besâiru zevi’t-temyîz fî letâifi’l-Kitâbi’l-Azîz, thk. Muhammed Ali en-Neccâr (Kâhire: el-Meclisü’l-Aʻlâ li’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, 1393-1416), 2/115-117; Molla Gürânî, Gāyetü’l-emânî fî tefsîri’l-kelâmi’r-rabbânî, thk. Bahaddin Dartma (İstanbul: İbn Haldun Üniversitesi Yayınları, 2019), 1/44; Nûrüddîn Abdurrahmân b. Nizameddîn Molla Câmî, Tefsîru Molla Câmî, thk. Davut Ağbal (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2020), 147-149.

[27] el-Bakara 2/186: “Dua eden kimse bana dua ettikde duasını kabul ederim (yani mes’ûlünü veririm”. Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer er-Râzî, et-Tefsîru’l-kebîr (Mefâtîhu’l-ğayb) (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420), 5/266; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/125; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 210; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/356; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/407; el-Muallim Butrus Büstânî, Muhîtu’l-muhît -Kāmûsun asriyyun mutavvelün li’l-lügati’l-Arabiyye-, thk. Muhammed Osman (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2009), 2/54.

[28] Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 236.

[29] el-Bakara 2/83, 178: “…iş artık maʻrûfa ittibâ etmek ve iyilik ile ona edâ eylemektir. (…ve kātil dahî mumâtale etmeyerek hüsn-i muâmele ile diyeti ona tamamen edâ etmelidir”; el-Bakara 2/229.

[30] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 71.

[31] Ebû Bekir er-Râzî, Tefsîru garîbi’l-Kur’âni’l-ʻAzîm, thk. Hüseyin Elmalı (Ankara: TDV Yayınları, 2018), 482.

[32] el-Bakara 2/97, 102, 213: “İmdi Allah onların ihtilaf ettikleri hakka emir ve lütuf ile iman edenleri hidayet eyledi”; el-Bakara 2/221: “Allah ise lütuf ve tevfîki ile cennete ve mağfirete davet eyler (yani günahların affıyla duhûl-i cennete bâʻis olan itikad ve amellere rasulleri lisanıyla davet eder”; el-Bakara 2/249, 251, 255.

[33] el-Bakara 2/119, 151, 252.

[34] el-Bakara 2/186: “Öyle ise onlar da benim davetimi kabul eylesinler (yani onları itaate davet ettiğimde buna icabet ile bana teslîm ve inkıyâd üzere olsunlar”. Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 5/266. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 210; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/356; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/407; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/54.

[35] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 697; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/367; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/325; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 7/441.

[36] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 697; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/367; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/325; Şemseddin Ahmed b. Süleyman b. Kemâl Paşa, Tefsîru İbn Kemâl Paşa, thk. Mâhir Edîb Habbûş (İstanbul: Mektebetü’l-İrşâd, 1439/2018), 1/148.

[37] el-Bakara 2/34, 87.

[38] el-Bakara 2/40, 47, 83, 122, 211, 246; Âl-i İmrân 3/93. Bk. Fîrûzâbâdî, Besâir, 6/43.

[39] el-Bakara 2/133, 163: “Ve sizin maʻbudunuz bir maʻbuddur, O’ndan başka maʻbud yoktur (yani yoktur tapacak, O’dur ancak”; el-Bakara 2/255. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 82-83; Ebû Bekir er-Râzî, Garîbi’l-Kur’ân, 523.

[40] el-Fâtiha 1/1, 2; el-Bakara 2/7… 105, 106, 107… Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/12-30.

[41] M: “اشعارنده”.

[42] el-Bakara 2/1; Âl-i İmrân 3/1: “Cenâb-ı Hak murâdı ne ise kendisi aʻlemdir”. Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/34-35.

[43] M: “ايشى”.

[44] el-Bakara 2/27, 44, 67, 93, 109, 117: “Ve bir şeyi irade ettikte ona ancak «ol» der hemen olur”; el-Bakara 2/169: “Şeytan… emr eder (…ilkâ eyler”; el-Bakara 2/210: “Ve iş bitirildi (yani onların azabı mukarrerdir, olmuş bitmiş ve herkes cezasını bulmuş gibidir. Ve hep işler güçler Allah’a ircâʻ olunur (Onların azabı dahi Allah teâlâ hazretlerine ait olan işler cümlesindendir”; el-Bakara 2/222, 268: “(Şeytan) size buhl ile emreder (yahut sizi maʻâsîye sevk eder”; el-Bakara 2/275: “Ve onun işi Allah’a ait ve mufavvazdır”. Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/236.

[45] el-Bakara 2/6, 213: “Allah dahî peygamberleri müjdeci ve korku verici oldukları hâlde gönderdi”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 797-798; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/159; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/34.

[46] el-Bakara 2/4, 22, 41, 57, 59, 90, 91, 99, 102, 136, 159: “…inzâl ettiğimiz vâzıh delilleri…”; el-Bakara 2/164: “Ve Allah’ın yukarıdan indirip de onunla yeri öldükten sonra ihyâ ettiği suda”, el-Bakara 2/170, 174, 185, 213, 231, 285.

[47] el-Fâtiha 1/7; el-Bakara 2/40, 47, 122: “Ey Benî İsrâil, benim size ihsan ettiğim niʻmetimi ve sizi hep âlemlerin üzerine tafdîl ettiğimi derhâtır ediniz”. Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 9/175.

[48] el-Bakara 2/3, 195: “Allah yolunda masraf ediniz…(yani fî sebîlillah malınızı sarf etmekte tereddüd etmeyiniz”; el-Bakara 2/215: “(yani ne vereler diye soruyorlar”; el-Bakara 2/219, 254, 261, 262: “Onlar ki mallarını Allah yolunda sarf ederler. Sonra sarf ettikleri şeye imtinân ve ezâyı tabi kılmazlar (yani tasadduk ederler ve sonra da sana şöyle ihsan ettim diye başa kakmazlar…”; el-Bakara 2/264, 265, 267, 270, 272: “Ve malınızdan ne ki tasadduk eyler iseniz kendiniz içindir”; el-Bakara 2/273, 274. Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 9/202.

[49] el-Bakara 2/16, 53, 70, 135: “Doğru yolu bulursunuz”; el-Bakara 2/137, 150: “Ve tâ ki siz tarîk-i hakkı bulasız”; el-Bakara 2/157: “Ve hak ve savâbı bulanlar bunlardır”; el-Bakara 2/170: “Babaları her ne kadar bir şey bilmezler ve tarîk-i hakka gitmezler ise de mi (onlara tabi olacaklar?”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 839; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 2/92; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/246; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/317-318.

[50] M: “طاهر”.

[51] el-Bakara 2/39, 41, 61, 73, 99, 106, 118: “yahut bize bir alâmet gelse (yani… bunca âyât-ı Kur’âniye ve muʻcizât-ı bâhireyi hiç hükmünde tutarak Rasûl-i Ekrem’in nübüvvetine alâmet ve nişân istediler…”; el-Bakara 2/129, 145: “Ve eğer ehl-i kitaba her delili getirsen (yani tahvîl-i kıble emrinin Allah tarafından olduğunu ispat edecek her türlü delil ve hüccetleri îrâd eylesen…”; el-Bakara 2/151: “(yani âyât-ı Kur’âniyeyi okur”; el-Bakara 2/164, 187: “Allah nâsa ahkâm-ı dîninin nusûs ve delâilini böyle beyan eder”; el-Bakara 2/211: “Benî İsrâil’e sor, onlara ne kadar vâzıh deliller, âşikâr mucizeler verdik”; el-Bakara 2/219, 221, 231, 242, 248, 252, 259, 266. Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/74. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 101-103; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/148-150; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/63-66; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/250.

[52] el-Fâtiha 1/3; el-Bakara 2/4, 6, 8…, 93, 104, 108, 109, 121, 126, 136, 137, 143: “Ve Allah sizin iman üzere sebatınızı zâyi edecek değildir. (Mâdem ki siz imanınızda sâbit-kadem oldunuz, Rasûl-i Ekrem’e ittiba ettiniz, kıble emrinde döneklik etmediniz, tereddüt göstermediniz Allah teâlâ hazretleri amellerinizin mükâfatını zâyi etmez, sizin için ecir ve sevaplar hazırlamıştır”; el-Bakara 2/153, 165, 172, 177, 178, 183, 186: “Ve bana iman etsinler (yani kalben beni tasdik etsinler ve imanlarında sâbit ve müdavim kalsınlar”; el-Bakara 2/208, 212-214, 218, 221, 223, 228, 232, 248, 249, 253, 254, 256, 257, 260: “İstidlal edip de inanmadın mı?”; el-Bakara 2/264, 267, 277, 278, 282, 285: “Rasûl kendisine inzal olunan şeye iman etti (yani Kur’ân’a inandı. Mü’minler dahi (inandılar”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 91; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/124; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/150-151; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/239.

[53] el-Bakara 2/177: “Husûsan yoksulluk ve hastalık hâlinde ve harbin şiddetli vaktinde sabredenler”. Ebû Bekir er-Râzî, Garîbi’l-Kur’ân, 258; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/405.

[54] el-Bakara 2/177: “Husûsan yoksulluk ve hastalık hâlinde ve harbin şiddetli vaktinde sabredenler”; el-Bakara 2/214: “Onlara yoksulluk ve hastalık messetti”. Ebû Bekir er-Râzî, Garîbi’l-Kur’ân, 258; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/405.

[55] M: “امام السنيه” şeklinde yazılmış, Terceme-i Şerîfe’de ise doğru yazılmıştır, bir sonraki dipnota bakınız.

[56] el-Bakara 2/173: “…(yani aç kalıp da telef olmamak için ol memnûʻ şeylerden yer ise günahkâr olmaz ancak bâğî olursa yani başkasının yanında ol memnûʻ şeylerden sedd-i ramak edecek mikdârı bulunup da nefsini ona tercih ve cebren onun yedinden ahz ile onu maʻrız-ı helâke kor ise yâhud ʻâdî olursa yani ol memnûʻ şeylerden sedd-i ramak miktarıyla iktifâ etmeyip de hadd-i zaruretten ziyade yer ise maʻzûr olmaz, günahtan kurtulmaz demek olur. Ve bazı müfessirîn «bâğī»yi imâmü’l-müslimîne âsî ve «ʻâdî»yi katʻ-ı tarîk ile ebnâ-yı sebîle müteʻaddî ve mütecâviz maʻnâsına haml etmiştir ki isyan ve haydutluk yolunda aç kalıp da ol memnûʻ şeylerden ekl edenler maʻzûr olmaz demek olur”. Bk. el-Bakara 2/90, 213. Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 5/193; Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed Kurtubî, el-Câmiʻ li-ahkâmi’l-Kur’ân, thk. Ahmed el-Berdûnî, İbrahim Itfeyyiş (Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısrıyye, 1384), 2/231-232; Ayıntâbî Mehmed Efendi, et-Tibyân, 1/63; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/360. “Lezzet için yiyen” tanımı Hasan Basrî’den, “İmâmü’l-müslimîne âsî olan” tanımı da Mücâhid’den nakl edilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 137).

[57] el-Bakara 2/19, 20; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/323.

[58] Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/342.

[59] el-Bakara 2/119: “Ale’t-tahkīk biz seni beşîr ve nezîr olarak hak ile gönderdik (yani doğrusu seni âyât ve mucizât ile müeyyed ve cennet ile müjde edici ve cehennem ile korku verici olduğun hâlde seni gönderdik”.

[60] Âl-i İmrân 3/118; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/352.

[61] M: “متنصح”.

[62] el-Bakara 2/87, 92, 99, 159: “…inzâl ettiğimiz vâzıh delilleri…”; el-Bakara 2/185: “Şehr-i Ramazan ol aydır ki onda Kur’ân nâsa bir hidayet-i husûsiyye ve hakka hidayet eden ve hak ile batılı fark eyleyen şeyler cümlesinden olan âyât-ı vâzıha olduğu hâlde inzal olundu (yani… Kur’ân-ı Kerîm ise mucize olduğu cihetle bizzat nâsa hidâyet-i mahsûsadır ve maʻârif-i ilâhiye ve ahkâm-ı ameliyeyi şamil olduğu cihetle akâyid-i hakkaya irşad ve hak ile batılı fark eden kütüb-i ilahiye cümlesinden olan vâzıh ve âşikâr âyetlerdir”; el-Bakara 2/209: “İmdi eğer size şahitler ve vâzıh deliller geldikten sonra sürçerseniz”; el-Bakara 2/211: “Onlara ne kadar vâzıh deliller, âşikâr mucizeler verdik”; el-Bakara 2/213: “…onlara delâil-i vâzıha geldikten sonra…”; el-Bakara 2/253. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 157; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/92; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/251.

[63] el-Bakara 2/213: “Allah dahî peygamberleri müjdeci ve korku verici oldukları hâlde gönderdi”. Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 2/357; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/59; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/341.

[64] el-Bakara 2/75. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 228; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 3/560-561; Âsım Efendi, Kāmus Tercemesi (İstanbul: Cemal Efendi Matbaası, 1305), 3/545.

[65] el-Bakara 2/41, 89, 91, 97, 101. Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 5/271; Âsım Efendi, Kāmus Tercemesi, 3/917.

[66] el-Bakara 2/158: “Ve kim ki amel-i hayr işlerse”; el-Bakara 2/184: “İmdi kim ki teberruʻ ederse (yani farz kılınan mikdardan ziyade fidye verir ise”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 529-530; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 4/139; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/115; Âsım Efendi, Kāmus Tercemesi, 3/350.

[67] el-Bakara 2/47, 122: “…ve sizi hep âlemlerin üzerine tafdîl ettiğimi derhâtır ediniz”; el-Bakara 2/253. Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 7/124.

[68] el-Bakara 2/123: “Ve sakınınız bir günden ki bir nefis diğer nefsin tarafından hiçbir şey ödemez (yani yevm-i kıyametin şiddetinden korkunuz ki…”; el-Bakara 2/197: “…Ama âhiret seferi için tedariki lazım olan takvâ, sahibini azâb-ı ebedîden halâs eyler demek olur…”; el-Bakara 2/237. Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/36. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 881; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/334; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/256-263.

[69] el-Aʻrâf 7/13. Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 15/366; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 7/441.

[70] el-Bakara 2/39, 87; el-Bürûc 85/19. Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 7/469.

[71] el-Bakara 2/23, 90, 97, 105: “…sizin üzerinize Rabbinizden hiç hayır indirilmeyi istemezler (Rasûl-i Ekrem’e vahiy geldikçe hased ederler…”; el-Bakara 2/176: “Allah Kitâb’ı hak ile indirdi (O’nun indirdiği Kitâb’da asla şâibe-i butlân yoktur”; el-İsrâ 17/106… Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 799; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 2/348; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/40. “Peyderpey indirme” anlamının tenkidi için bk. Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/164.

[72] el-Bakara 2/37, 54, 128: “Ale’t-tahkīk sen tevbeyi ziyade kabul edicisin, merhametlisin”; el-Bakara 2/160: “Ve ben tevbeleri ziyade kabul ediciyim, çok merhamet ediciyim”. Bk. Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 3/468; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/73; Ayıntâbî Mehmed Efendi, et-Tibyân, 1/26.

[73] M: “جنته العدن”.

[74] M: “علويه”. Bu tashihi Râgıb’ın Müfredât’ından istifadeyle yaptık.

[75] el-Bakara 2/25, 35, 82, 111, 214, 221, 265: “Bir mürtefiʻ yerdeki bağçenin hâli gibidir ki…”; el-Bakara 2/266: “Biriniz ister mi ki bir hurma ve üzüm bağı ola ki altından ırmaklar akar, onun için ol bağda her türlü semere ola…”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 204; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/348; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/352-353; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/248.

[76] el-Bakara 2/158: “Ol kimseye onları tavaf etmekte günah yoktur (yani onların arasında saʻy etmekle günahkâr olmaz…”; el-Bakara 2/198, 229, 230, 233, 234, 235, 236, 240, 282: “Bu hâlde onu yazmamakda üzerinizde suç yoktur (çünkü bu sûrette nizâʻ ve nisyana çendân mahal yokdur”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 207; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 4/137 (فَمَعْنَى: لَا جُنَاحَ عَلَيْهِ أَيْنَمَا ذُكِرَ فِي الْقُرْآنِ: لَا مَيْلَ لِأَحَدٍ عَلَيْهِ بِمُطَالَبَةِ شَيْءٍ مِنَ الْأَشْيَاءِ); Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/347; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/400; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/238.

[77] el-Bakara 2/158: “İmdi kim ki Kaʻbe’yi hac eder yâhud umre usûlü üzere ziyaret eyler ise…”; el-Bakara 2/189, 196, 197. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 218; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 4/136; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/374; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/432.

[78] M: “عملى”.

[79] M: “فعل”.

[80] M: “حكمت”.

[81] M: “اتفاق”.

[82] M: “اوصافنده”.

[83] Bu ikili taksim aynen Râgıb el-İsfahânî’den alınmıştır (el-Müfredât, 249). Ayrıca bk. Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/441; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/490.

[84] el-Bakara 2/129: “…onlara Kitâb ve şeriatı öğretir… (…İbrahim ve İsmail aleyhime’s-selâm’ın bu duaları nezd-i ilâhîde karîn-i kabul olmuşdur ki onların neslinden olan Arab’a kendi içlerinden Rasûl-i âhiru’z-zamân olan Muhammedü’l-Mustafâ aleyhi ezke’t-tahâyâ hazretlerini gönderip o dahi onlara âyât-ı Kur’âniyeyi tilâvet ve Kur’ân-ı Kerîm’in maʻnâlarını ve ahkâm-ı şerʻiyyenin hikmetini öğretmiştir”; el-Bakara 2/151: “Ve size Kitâb ve hikmeti talim eyler (yani Kur’ân’ın esrâr ve mezâyâsını ve şeriatin ahkâmını öğretir”; el-Bakara 2/231, 251, 269. “Hikmet”in mânaları için bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 249-250; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/440-443; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/487-492; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/456-457; Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili: Türkçe Tefsir (İstanbul: Bedir Yayınevi, 1993), 1/915-929.

[85] M: “دستانك”.

[86] el-Bakara 2/32, 129: “Muhakkak sen galebe ve kudret sahibisin hikmet sahibisin (yani dilediğini işlersin, sana bir şey mâni ve hâil olamaz ve her şeyi hakkıyla bilip ona göre yaparsın, sunʻunda hatadan münezzehsin demek olur”; el-Bakara 2/209: “Biliniz ki tahkīkan Allah gâlibdir (intikāmdan âciz değildir, hakîmün Hakîm’dir (intikāmı hakkıyla alır”; el-Bakara 2/220: “Hakîm’dir (muktezâ-yı hikmet üzre hükm eyler ve kullarının tâkatlerinden hâriç şeyleri teklîf eylemez”; el-Bakara 2/228: “Hakîm’dir (ahkâmı hikem ve mesâlihe göre meşrûʻ kılar”; el-Bakara 2/240, 260: “Hakîmün her işinde hikmet-i bâliğa sâhibidir”. Bk. Ebû Bekir el-Enbârî, ez-Zéhir fî meʻânî kelimâti’n-nâs, thk. Hâtim Sâlih ed-Dâmin (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1412/1992), 1/109-110; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 249; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 4/60; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/440-441; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/487; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/457.

[87] el-Bakara 2/225: “Halîm’dir (Ciddî yeminlerinizden dolayı müstahik olduğunuz cezayı tevbe ve istiğfarınıza terabbusan taʻcîl etmedi. Her işte azabı taʻcîl etmez, binâenaleyh yemîn-i gamûsun dahî cezâsını tehir ediyor”, el-Bakara 2/235, 263: “Halîm’dir (fukarâya imtinân ve ezâ edenlerin cezasını taʻcîl etmez”. Bk. Ebû Caʻfer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiʻu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur’ân (Mekketü’l-Mükerreme: Dâru’t-Terbiye ve’t-Türâs, ts.), 4/455; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 253; Ebü’l-Kâsım Cârullah Mahmûd b. Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf an hakāiki gavâmızı’t-Tenzîl ve uyûni’l-ekâvîl fî vücûhi’t-te’vîl (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, 1407), 1/268; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/140; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/448; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/495; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/478.

[88] el-Fâtiha 1/2; el-Bakara 2/30. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 256; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/450-451; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/499; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/491.

[89] el-Bakara 2/267: “Hamîd’dir (infakınızı kabul ile sevabını verir”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 256; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/451; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/499; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/492.

[90] el-Bakara 2/255. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 269; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/478; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/512-513; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/540.

[91] el-Bakara 2/45; el-İsrâ 17/109. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 283; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/504; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/541; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 3/118.

[92] eş-Şuʻarâ 26/4; el-Ahzâb 33/32. Bk. Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/509; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/550; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 3/142-143.

[93] el-Bakara 2/40, 47, 63, 114, 122: “…derhâtır ediniz”; el-Bakara 2/152: “İmdi beni zikr ediniz (yani zikr u fikr u tâʻât ile meşgul olunuz. Eğer böyle ederseniz ezkürküm sizi zikr ederim (yani ecir ve sevap veririm”; el-Bakara 2/198, 200: “Babalarınızı yâd ettiğiniz gibi…”; el-Bakara 2/203: “yani Minâ’da üç günden ibaret olan eyyâm-ı teşrikte Allah’ı zikrediniz, tekbir getiriniz demek olur”; el-Bakara 2/231, 235, 239. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 328-329; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/9.

[94] en-Nûr 24/2. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 373; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/55; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 4/29.

[95] el-Bakara 2/143: “Ale’t-tahkīk Allah nâsa pek merhametlidir, çok ihsan edicidir”; el-Bakara 2/207: “Allah kullarına pek merhametlidir”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 373; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/55; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 4/29.

[96] el-Fâtiha 1/2; el-Bakara 2/5, 21, 26, 30, 37, 46, 49, 61, 62, 68, 69, 70, 76, 105, 112, 124, 126, 127, 128, 129, 131, 136, 139, 144, 147, 149, 157, 178, 198, 200, 201, 248, 250, 258, 260, 262, 274, 275, 277, 282, 283, 285, 286. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 336; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/28; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/29-30.

[97] Âl-i İmrân 3/36; el-Hıcr 15/17, 34; en-Nahl 16/98; Sâd 38/77; et-Tekvîr 81/25. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 345-346; Zemahşerî, el-Keşşâf, 2/577; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 1/71; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 3/211; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/44-45.

[98] el-Bakara 2/64, 105: “Allah ise dilediğini ihsanıyla mümtaz kılar”; el-Bakara 2/157: “Bunlar üzerlerine Rablerinden medh u senâ ve dünya ve âhirette lütuf ve ihsan vardır”; el-Bakara 2/178, 218, 286: “Ve bize merhamet eyle (yani lütuf ve ihsan eyle”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 347; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/53.

[99] el-Fâtiha 2/1, 3; el-Bakara 2/163: “Rahmân Rahîm’dir (yani nimetlerin usûl ve fürûʻunu ve küllî ve cüz’îsini veren O’dur, sâiri ya nimettir veya nâil-i nimet olanlardır. Binâenaleyh O’ndan başka ibadete müstahik yoktur…”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 347; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/80; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/53.

[100] M: “رب ده”.

[101] el-Fâtiha 2/1, 3; el-Bakara 2/37, 54, 128, 143: “Ale’t-tahkīk Allah nâsa pek merhametlidir, çok ihsan edicidir”; el-Bakara 2/160: “Ve ben tevbeleri ziyade kabul ediciyim, çok merhamet ediciyim”; el-Bakara 2/163, 173, 182, 192, 199, 218: “Çok ihsan edicidir (onlara dahî ecr-i cezîl verir”; el-Bakara 2/226. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 347-348; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/80-81; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/53-55; Ayıntâbî Mehmed Efendi, et-Tibyân, 1/2.

[102] el-Bakara 2/87, 98, 101, 108, 129, 143, 151, 214, 252, 253, 279, 285. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 353; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/90-91; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/70; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 4/97.

[103] el-Bakara 2/19. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 357; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/97; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/87; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 4/127.

[104] el-Bakara 2/63, 93, 127: “Ve yâd eyle ol vakti ki İbrahim ve İsmail Kaʻbe’nin temellerini kaldırırlar idi (yani temelleri üzerine bina yaparlardı”; el-Bakara 2/253. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 360-361; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/103-104; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/93.

[105] Gâfir 40/15. Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 4/147; ayrıca bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 362.

[106] et-Tûr 52/3. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 361; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/106; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/93; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 4/153.

[107] el-Bakara 2/36, 209: “İmdi eğer size şâhidler ve vâzıh deliller geldikten sonra sürçer iseniz (yani inkıyâddan inhiraf ile tarîk-i haktan udûl eder iseniz”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 381-382; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/146; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/136.

[108] el-Bakara 2/136, 140: “…Yaʻkûb ve torunları…”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 394; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/167; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/179.

[109] M: “السلام ملكلرى”. Bu tashihi Beydâvî’den istifade ile yaptık.

[110] el-Bakara 2/34, 58, 125. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 396-397; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/70-71; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/172-174; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/188-190.

[111] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 414; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/229.

[112] Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/204; Âsım Efendi, Kāmus Tercemesi, 4/811.

[113] el-Bakara 2/13, 130: “Meğer ki kendini bilmeyenler (yani İbrahim’in din ve meslekinden yüz çevirenler ancak Allah’ın mahluku olup da O’na ibadet vacip olduğunu derk ve tefekkür etmeyen farfaralardır akılsızlardır”; el-Bakara 2/142: “Nâsdan aklı hafif olanlar diyecekler ki (yani kıble-i İslâm’ın Mescid-i Aksâ’dan Kaʻbe’ye tahvîli hâlinde bir takım farfaralar buna itiraz edip diyeceklerdir ki”; el-Bakara 2/282: “(Sefîh burada müsrif ve aklı nâkıs olan kimse demektir”.

[114] el-Bakara 2/127 “Elbette sen işiticisin…”; el-Bakara 2/137: “Ve O çok işiticidir…”; el-Bakara 2/181, 224, 227, 244, 256.

[115] el-Kehf 18/49; el-Ahzâb 33/72; el-Mücâdile 58/13. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 458-459; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/279-280; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/331.

[116] el-Bakara 2/52, 56, 152, 158, 172, 185, 243. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 461-462; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/283; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/334-335, 338.

[117] el-Bakara 2/258: “Şüphesiz Allah onun sevabını vericidir”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 462; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/284; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/335.

[118] el-Bakara 2/109: “Artık Allah emrini getirinceye dek afv ve safh ediniz (yani Allah’ın emri gelinceye dek onların ʻikâb ve ʻitâbından vazgeçiniz, fiʻlen ve kavlen mukābele etmeyiniz, şimdilik müdârât üzre olunuz”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 486; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/330-340; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/421-422.

[119] el-Fâtiha 1/7; el-Bakara 2/16, 26, 108: “Şüphesiz tarîk-i müstakîmden sapar”; el-Bakara 2/175, 198, 282: “Tâ ki karılardan biri unutur ise yekdiğere ihtar eyleye (diye karılarda teaddüd itibar olundu, çünkü karılarda gaflet ve nisyan ziyadedir”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 509-513; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/374; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/481-485.

[120] el-Bakara 2/177: “Husûsan yoksulluk ve hastalık hâlinde ve harbin şiddetli vaktinde sabr edenler”; el-Bakara 2/214: “Onlara yoksulluk ve hastalık mess etti…”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 504; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/382-386; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/468.

[121] el-Bakara 2/256, 257. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 521; Abdülbâkī b. Abdülmecîd el-Yemânî, Kitâbü’t-tercümân an garîbi’l-Kur’ân, thk. Halit Zavalsız (İstanbul: İFAV yay., 2007), 16-17; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/420; Ayıntâbî Mehmed Efendi, et-Tibyân, 1/110.

[122] el-Bakara 2/63, 93. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 528; Yemânî, Kitâbü’t-Tercümân, 202; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/407; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/518.

[123] el-Bakara 2/57, 168: “Yani şerʻin ve tabʻ-ı selîmin hoş gördüğü şeyleri yiyiniz”; el-Bakara 2/172: “Size verdiğimiz rızıkların lezizlerinden yiyiniz”; el-Bakara 2/267: “Ey mü’minler, kesb ettiğiniz şeylerin iyilerinden ve sizin için yerden çıkardığımız hubûbât ve semerâtın iyilerinden infak ediniz”. Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/429-431; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/531-532.

[124] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 537; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/9; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/541.

[125] el-Muallim Butrus Büstânî, Muhîtu’l-muhît -Kāmûsun mutavvel li’l-lügati’l-Arabiyye- (Beyrût: Mektebetü Lübnân, 1987), 566. Ahmed Cevdet Paşa’nın kütüphanesinde bu lügatin Beyrut 1286 baskısı mevcuttur, bahsettiği darb-ı meseli bu kaynaktan almış olması kuvvetle muhtemeldir.

[126] el-Bakara 2/35, 51, 54, 57, 59, 92, 95, 114, 124, 140, 145, 150: “İllâ nâsdan mükâbere ve inâd üzre olanlar”, 165: “Ve öyle şirki irtikâb ile zulmedenler…”; el-Bakara 2/193, 229, 231, 246, 254, 258, 270, 272, 279: “Ziyâde ahz ile zulmetmez ve mumâtale ve noksan ile mazlum dahî olmazsınız (hemen re’s-i mâlınızı istîfâ eylersiniz”; el-Bakara 2/281: “Ve onlar mazlum olmazlar (ne sevapları eksilir ve ne de ʻikâbları ziyade edilir, amellerine göre ceza görürler”.

[127] el-Bakara 2/61, 65, 173: “…yâhud ʻâdî olursa yani ol memnûʻ şeylerden sedd-i ramak miktarıyla iktifâ etmeyip de hadd-i zaruretten ziyade yer ise maʻzûr olmaz, günahtan kurtulmaz demek olur. Ve bazı müfessirîn «bâğî»yi imâmu’l-müslimîne âsî ve «ʻâdî»yi katʻ-ı tarîk ile ebnâ-yı sebîle mü-teʻaddî ve mütecâviz maʻnâsına haml etmiştir ki isyan ve haydutluk yolunda aç kalıp da ol memnûʻ şeylerden ekl edenler maʻzûr olmaz demek olur”; el-Bakara 2/178: “Öyle ise kim ki bun-dan sonra tecâvüz eyliye (yani hadd-i meşrûʻu tecâvüz ile kātili katl ede…”; el-Bakara 2/190, 194, 229, 231. Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 5/193; Kurtubî, el-Câmiʻ, 2/231-232.

[128] en-Nahl 16/84; er-Rûm 30/57; Fussılet 41/24; el-Câsiye 45/35.

[129] el-Bakara 2/10, 104: “Ve kâfirler için pek şiddetli azab vardır”; el-Bakara 2/174, 178.

[130] M: “سابيان”.

[131] İbn Hibbân, Sahîhu İbn Hibbân bi-tertîbi İbn Belbân, thk. Şuʻayb Arnaût (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1414/1993), 2/77: ثُمَّ قَالَ: يَا أَبَا ذَرٍّ، مَا السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ مَعَ الْكُرْسِيِّ إِلَّا كَحَلْقَةٍ مُلْقَاةٍ بِأَرْضٍ فَلَاةٍ وَفَضْلُ الْعَرْشِ عَلَى الْكُرْسِيِّ كَفَضْلِ الْفَلَاةِ عَلَى الْحَلْقَةِ.

[132] Semîn el-Halebî bu görüşü kabul etmez (Umdetü’l-huffâz, 3/51), Fîrûzâbâdî de onu takip eder (Besâir, 4/42).

[133] el-Aʻrâf 7/54, 137; et-Tevbe 9/129; Yûnus 10/3… Krş. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 558-559; Yemânî, Kitâbü’t-Tercümân, 17, 86, 143; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/50-52; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/54-55, 4/41-43; Büstânî, Muhîtu’l-muhît, 589.

[134] el-Bakara 2/129: “Muhakkak sen galebe ve kudret sahibisin, hikmet sahibisin (yani dilediğini işlersin, sana bir şey mâni ve hâil olamaz, ve her şeyi hakkıyla bilip ona göre yaparsın, sanatında hatadan münezzehsin demek olur”; el-Bakara 2/209: “Biliniz ki tahkīkan Allah gālibdir (intikamdan âciz değildir”; el-Bakara 2/220, 228: “Ve Allah Azîz’dir (ahkâmına muhalefet edenlerden intikam almaya kādirdir”; el-Bakara 2/240, 260: “Bil ki muhakkak Allah gālibdir (murad ettiği şeyi yapmaktan O’nu hiçbir şey âciz kılamaz”.

[135] el-Bakara 2/61, 93. Büstânî, Muhîtu’l-muhît, 608.

[136] el-Bakara 2/52, 109: “Artık Allah emrini getirinceye dek afv ve safh ediniz (yani Allah’ın emri gelinceye dek onların ʻikâb ve ʻitâbından vazgeçiniz, fiʻlen ve kavlen mukābele etmeyiniz, şimdilik müdârât üzre olunuz”; el-Bakara 2/178, 187, 237, 286: “Ve bizim günahlarımızı afv et”. Büstânî, Muhîtu’l-muhît, 615-616.

[137] en-Nisâ 4/43, 99, 149; el-Hac 22/60… Büstânî, Muhîtu’l-muhît, 616.

[138] el-Bakara 2/196: “Ve biliniz ki ale’t-tahkīk Allah’ın azabı şiddetlidir”; el-Bakara 2/211. Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 6/240-241.

[139] el-Bakara 2/29, 32, 95, 115: “Şüphe yok ki Allah Vâsiʻdir ve Alîm’dir (yani rahmeti geniştir, kullarının masâlihini lâyıkıyla bilicidir, îcâbına göre onların umûrunu tedbir eder”; el-Bakara 2/127: “Elbette sen işiticisin, bilicisin (yani dualarımızı işitirsin, niyyâtımızı bilirsin”; el-Bakara 2/137: “Ve O çok işiticidir pek ziyade bilicidir (yani söylediğiniz sözleri hep işitir, niyyâtınızı olduğu gibi bilir”; el-Bakara 2/158, 181, 215, 224, 227, 231, 244, 246, 247, 256, 261: “Her şeyi künh ü hakīka-ti ile bilicidir (verilen şeyin miktarını ve verenlerin niyyâtını bilir, ona göre ecr u mükâfât verir”; el-Bakara 2/268, 273, 282: “Ve Allah her şeyi künh ü hakīkatiyle bilicidir”; el-Bakara 2/283: “Ve Allah sizin işlediğinizi tamamıyla bilicidir”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 581; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/113.

[140] M: “عرفه ده”.

[141] el-Bakara 2/158: “İmdi kim ki Kaʻbe’yi hacceder yahut umre usûlü üzere ziyaret eyler ise”; el-Bakara 2/196. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 586; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/123; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/100; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 6/304.

[142] Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 6/433-435.

[143] el-Bakara 2/58, 175, 199, 221, 263, 268, 284: “Onun üzerine dilediğini affeder”; el-Bakara 2/285: “Senden mağfiret isteriz”; el-Bakara 2/286: “Ve bizi mağfiret eyle (yani uyûbumuzu setr eyle”.

[144] el-Bakara 2/173: “Şüphesiz Allah’ın mağfiret ve merhameti çoktur (vakt-i zarûrette haram yiyenleri affeder ve onlara vakt-i zarûrette böyle vüsʻat ve ruhsat ihsân eder”; 182, 192, 199, 218, 225, 226, 235; Tâ-hâ 20/82… Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 6/435.

[145] Bu cümle Râgıb el-İsfahânî (Müfredât, s. 616-617) ile Semîn el-Halebî’nin (Umdetü’l-huffâz, III, 185) cümleleriyle birebir aynıdır.

[146] M: “حواسى”.

[147] M: “دنيلدكى”.

[148] M: “لَا يَعْلَمُ”.

[149] “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır, onları ancak O bilir…” (el-Enʻâm 6/59).

[150] “Onlar ki gaybe iman ederler…” (el-Bakara 2/3).

[151] el-Bakara 2/3, 33. Gayb’ın bu taksimi Ebü’l-Bekā’nın (ö. 1095/1684) taksimiyle birebir örtüşmektedir: Ebü’l-Bekā, el-Külliyât Muʻcemun fi’l-mustalahâti ve’l-furûki’l-lügaviyye, thk. Adnân Dervîş – Muhammed el-Mısrî (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1419), 667-668; ayrıca bk. Zemahşerî, el-Keşşâf, 1/38-39; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 2/273-274; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/38; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/152; Molla Gürânî, Gāyetü’l-emânî, 1/46; Ayıntâbî Mehmed Efendi, et-Tibyân, 1/14; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 6/473.

[152] el-Bakara 2/2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 105, 109, 113, 121, 129, 144, 145, 146, 151, 159, 174, 176, 177, 213, 231, 235. Bu maddede yer alan bilgiler Râgıb el-İsfahânî’den (Müfredât, s. 699-702) özetlenmiş gibidir. Krş. Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/370-376; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/329-334; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 7/446.

[153] Bu görüşün tenkidi için bk. Elmalılı, Hak Dini, 1/855-856.

[154] el-Bakara 2/255. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 706; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/387-388; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/342; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 6/478.

[155] Âl-i İmrân 3/14; er-Raʻd 13/29, 36… Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 97; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/137; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 1/253.

[156] el-Bakara 2/2, 66, 177: “Müttakīler de ancak onlardır”; el-Bakara 2/180: “Müttakīler üzerine vâcib oldu (ammâ Allah’dan korkusu ve âhiret endişesi olmayanlara söz yok…”; el-Bakara 2/194, 241. Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/36. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 881; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/334; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/256-263.

[157] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 180; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 1/294; Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/337-338; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 2/6.

[158] el-Bakara 2/125: “Ve ol vakti ki Kaʻbe’yi nâsa mecmaʻ ve merciʻ ve emniyet yeri kıldık (her sene bunca halk orada toplanır ve orada bulundukça emîn olurlar…”.

[159] M: “فحتين”.

[160] el-Bakara 2/17, 26, 171: “Ve kâfirlerin hâli olanların hâli ancak çığırıp çağırmayı işiten hayvanlara haykıran kimsenin hâline hâli gibidir”; el-Bakara 2/214, 261: “Mallarını Allah yolunda sarf eden-lerin hâl ve şânı, bir dânenin hâli gibidir ki yedi başak bitirir”; el-Bakara 2/264, 265. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 758-760; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/68-72; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/481-484; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 8/212.

[161] el-Bakara 2/144, 149, 150, 191, 196, 217.

[162] el-Bakara 2/83, 177, 184, 215: “(yani atıyye ve sadakalarınızın mahall-i sarfı vâlideyn ve akraba ve yetimler ve bir nesneye mâlik olmayan fakirler ve vatanındaki malına eli ermeyen yolculardır…”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 417; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/244; Fîrûzâbâdî, Besâir, 3/241.

[163] Burada eksik bir kelime olabilir, doğrusu “özünü hâlis kılan” şeklinde olmalıdır.

[164] el-Bakara 2/112: “Evet kim ki iyi amelli olduğu hâlde kendini Allah’a hâlis kılar ise onun Rabbi indinde ecri vardır”; el-Bakara 2/128: “Ey bizim Rabbimiz! Ve bizi sana muhlis kıl. Bizim zürriye-timizden de sana muhlis bir ümmet kıl (yani onların bir gürûhunu sana hâlis eyle”; el-Bakara 2/131: “Ol dem ki ona Rabbi ‘özünü hâlis kıl’ dedi, ‘hep âlemlerin rabbi olan Allah’a özümü hâlis kıldım’ dedi. (Müslim olmak ve sırrını Hakk’a hâlis kılmak tevhîd-i Bârî’den kinayedir ki ‘lâ ilâhe illallâh’ demekle hâsıl olur”; el-Bakara 2/132, 133: “Bizler ise O’na müslimiz (yani kavil ve fiil ve niyette özümüzü O’na hâlis kılmışız yahut O’na münkâdız demek olur”; el-Bakara 2/136. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 423-424; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/218; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 4/455.

[165] el-Bakara 2/126: “O ne kötü yerdir”; 285: “Ve baʻde’l-mevt ʻavdet sanadır”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 498-499; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 2/366.

[166] M: “عرقا”.

[167] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 561; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 3/61; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/57.

[168] el-Bakara 2/178, 180, 228: “Vech-i maʻrûf ile karılar üzerinde kocalarının hukūkū olduğu gibi onların dahi kocaları üzerinde hukūkū vardır (yani şerʻan ve âdeten münker olmayan veçhile tarafeynin birbirinde hukūkū vardır. İki tarafın dahi bu hukūka riʻâyet ve hüsn-i muʻâşeret etmeleri lazımdır. Yekdiğerini ızrar ve hukūk-i maʻrûfenin hâricinde bir şey teklif ve birbirine ʻunf ile muamele eylemek caiz değildir”; el-Bakara 2/229, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 240, 241, 263: “Güzel söz söylemek ve affeylemek (yani dilenciyi güzel sözle reddetmek ve ilhah ve tacizini affeylemek”.

[169] M: “مثولى”. Bu tashihi “Velî” maddesinden istifadeyle yaptık.

[170] el-Bakara 2/286: “Sen bizim mevlâmızsın (seyyidimizsin, biz senin kullarınız yahud yardımcımızsın demek olur”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 885; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/342; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/281.

[171] el-Bakara 2/28, 173: “Size ancak ölüyü ve kanı ve hınzır etini ve Allah’tan başkasının nâmına kesilmiş olan hayvanı haram kıldı”; el-Bakara 2/258. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 781-782; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/123-124; Fîrûzâbâdî, Besâir, 4/537.

[172] el-Bakara 2/189: “De ki hilaller nâsın umûr-i dünyeviyye ve dîniyyesi için ve ale’l-husûs mevsim-i hac için mîkātlerdir (yani ziraat ve ticaret ve idâne ve istidâne gibi muamelâta ve savm ve hac gibi ibâdâta alamet olmak üzre muayyen olan vakitlerdir…”; el-Aʻrâf 7/142. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 879; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/329-330.

[173] Âl-i İmrân 3/9… krş. el-Bakara 2/51, 235. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 875-876; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/323; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/237.

[174] el-Bakara 2/61, 91, 136, 177, 213: “Allah dahî peygamberleri müjdeci ve korku verici oldukları hâlde gönderdi”; el-Bakara 2/246, 247, 248. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 789; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/135; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/14-15.

[175] el-Bakara 2/6, 119: “Ale’t-tahkīk biz seni beşîr ve nezîr olarak hak ile gönderdik (yani doğrusu se-ni âyât ve mucizât ile müeyyed ve cennet ile müjde edici ve cehennem ile korku verici olduğun hâlde seni gönderdik”; el-Bakara 2/213: “Allah dahî peygamberleri müjdeci ve korku verici oldukları hâlde gönderdi”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 797-798; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/159; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/34.

[176] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 801; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/169; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/44.

[177] Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 9/111.

[178] “…Eğer sizden sabredecek yirmi kişi olursa iki yüze galebe ederler…” (el-Enfâl 8/65).

[179] M: “الان ضعف”.

[180] M: “ان” yoktur.

[181] M: “مائنين”.

[182] “Şimdi Allah sizden yükü hafifletti ve bildi ki sizde bir zaʻf var, şimdi sizden sabredecek yüz kişi olursa iki yüze galebe ederler…” (el-Enfâl 8/66).

[183] M: “مفسوخ”.

[184] Son kelime فَارْجُمُوهُمَا الْبَتَّةَ şeklinde olmalı. Bk. Muvatta’, Hudûd, 10; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/132, 183; İbn Mâce, Hudûd, 9.

[185] Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/169.

[186] M: “كلميه جكنى”.

[187] M: “بر وقت معينه ومصلحته”.

[188] el-Bakara 2/106: “(Nitekim ibtida yirmi gāzînin iki yüz kâfire mukābelesi meşrûʻ kılınmış iken sonra nesh olunarak yüz gāzînin iki yüz kâfire mukabelesi meşrûʻ kılınmıştır ki efrâd-ı mükellefi-ne göre daha hafif ve hayırlıdır…”. Bk. Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 3/636-642; Kurtubî, el-Câmiʻ, 2/61-69; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl, 1/99; Ebü’l-Bekā, el-Külliyât, 892-894; Ayıntâbî Mehmed Efendi, et-Tibyân, 1/45; Ebü’s-Senâ Şihâbüddîn Mahmûd b. Abdillâh Âlûsî, Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Sebʻi’l-Mesânî, thk. Ali Abdülbârî Atıyye (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415), 1/352.

[189] M: “ايچده ”.

[190] el-Fâtiha 1/7; el-Bakara 2/40, 47, 122, 150, 211, 231, 271. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 814-815; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/198; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/90; Büstânî, Muhîtu’l-muhît (Asrî), 9/174-175.

[191] M: “شى”.

[192] el-Bakara 2/51, 235, 268: “Şeytan size fakr vaʻd eder (böyle emvâl-i tayyibenizi fukarâya verirseniz fakir olursunuz der. ‘Şeytan’dan murâd İblis’tir yâhud ins ü cin şeytanlarıdır veyâhud nefs-i emmâredir”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 875-876; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/323; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/237.

[193] el-Bakara 2/107: “Ve sizin Allah’tan başka dostunuz ve yardımcınız yoktur”; el-Bakara 2/120: “Senin için Allah’ın azabından kurtaracak bir dost ve yardımcı yoktur. (Bu hitap zâhiren Rasûl-i Ekrem’e ve hakīkaten ümmetinedir”; el-Bakara 2/257, 282. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 885; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/342; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/281.

[194] el-Bakara 2/2, 5, 16, 26, 38, 97, 120, 142, 143, 159, 175, 185, 213, 258, 264, 272: “Nâsı doğru yola götürmek senin üzerine vacip değildir (sen ancak tebliğ ve irşada memursun. Velâkin Allah di-lediğini doğru yola götürür”. Bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 835; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/244; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/312-318.

[195] el-Bakara 2/196: “Ve Allah için hac ve umreyi itmam ediniz. İmdi eğer memnûʻ olur iseniz (yani ihramda iken düşman gibi bir mani zuhuruyla Kaʻbe’ye varamaz iseniz Harem-i Şerif’e gönderilecek kurbanlık hayvanlardan âsân olanı lâzım gelir (yani deve ve sığır ve koyundan hangisi kolay olur ise onu göndermeniz lazım olur. Ve kurban mahalline vâsıl oluncaya dek başlarınızı tıraş etmeyiniz…”. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 839; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, 4/246; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/318.