Tevbe, Namaz ve Zekât / Îmân da Bir Ameldir / Gerçekten Müslüman Olmakla Zâhiren Teslim Olmak (14. Hadis-i Şerif Dersi)

Tevbe, Namaz ve Zekât

Abdullah bin Ömer (r.a)’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh’tan başka hak İlâh olmadığına ve Muhammed’in Rasûlullâh olduğuna (zâhirde) şahâdet, namazı ikâme, zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla muhârebe etmek bana emrolundu. Bunları yaptıklarında, İslâm’ın hakkı (olan hadler) müstesnâ, canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. (Gizli hallerinin) hesâbı ise Allâh’a âittir.” (Buhârî, Îmân, 17, 28, Salât 28, Zekât 1, İʻtisâm 2, 28; Müslim, Îmân 32-36)[1]

Şerh:

İmâm Buhârî (r.a) bu bâb’a başlık olarak şu âyet-i kerîmeyi koymuştur: “…eğer tevbe ederler ve namaz kılıb zekâtı verirlerse yollarını açın (onları serbest bırakın!)…” (et-Tevbe, 5)

İslâm’ın hakkı olan hadler 3’tür:

1. İhsândan (evlilikten) sonra zinâ edenler,

2. Müslüman olduktan sonra küfür ve irtidâd edenler,

3. Adam öldürenler, bu günahları mukâbilinde öldürülürler.

Îmân ameli gerektirir.

Bidʻat ehlinden şehâdet getiren kimseler tekfir edilmez.

Hüküm zâhire göre verilir. Kalpteki düşüncelerin hesâbı Allah’a âittir.

Küfür ve şirkten tevbe edip tevhide yönelmek îmân olduğu gibi namaz ve zekât da îmândandır.

Namazın ikâme edilmesi şu mânâlara gelir: Namaza devam etmek, ona ehemmiyet vermek, bütün şartlarına riâyet etmek, câmilere gidip gelmek, namazın canlı, işlek ve ayakta tutulması ve gündemden hiç düşürülmemesi. Bunun zıddı namazın toplumda zayıflayıp sönükleşmesi ve unutulmaya yüz tutmasıdır.

 

Îmân da Bir Ameldir

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e:

«‒Amelin hangisi efdâldir?» diye sordular.

«‒Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân!» buyurdular.

«‒Ondan sonra hangisi?» dediler.

«‒Allah yolunda cihâd!» buyurdular.

«‒Ondan sonra hangisi?» diye sordular.

«‒Makbûl (olmuş, içine günah ve riyâ karışmamış) hac!» cevâbını verdiler. (Buhârî, Îmân, 18)

Şerh:

Îmân, kalbin en şerefli amelidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ve işte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle vâris kılındığınız Cennet!” (ez-Zuhruf, 72)

Diğer taraftan îmân, söz ve ameli ihtivâ eder. Yani îmân amel etmeyi gerektirir, mücerret bir sözden ibâret değildir.

Cihâd ve hac, en faziletli amellerdendir.

Mü’minler, amel-i sâlihleriyle yüksek dereceler elde ederler. Dünyadaki mânevî dereceler ve Cennet’in dereceleri, sâlih amellerle katedilir.

Bir kimse, ölüm korkusu gibi bazı sebeplerle İslâm’a girip de İslâm’ını güzelleştirmediyse o kimse hakîkî ve kâmil mü’min sayılmaz. Onun İslâm’ı kabul edilmez. Müslümanlık hakîkî şekliyle olmazsa fayda vermez ve sâhibini kurtarmaya yetmez. Bu sebeple îmânı kuvvetlendirmek, amelleri artırmak îcâb eder.

Bir kimsenin bâtınındaki îmânı Allah’tan başka kimse bilemez. Ancak müslüman olduğunu, yani zâhiren teslim olduğunu herkes görebilir. Bu sebeple insanların îmânları husûsunda katʻî ve kesin konuşmak doğru değildir. Kişi, bildiği ve gördüğü kadarını söyleyip işin hakîkatini Allah’a havâle etmelidir.

 

Gerçekten Müslüman Olmakla Zâhiren Teslim Olmak

Saʻd bin Ebî Vakkâs (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) (Müellefetü’l-Kulûb’dan yani kalpleri İslâm’a ısındırılanlardan) bir takım kimselere dünyâlık veriyordu. Bu Saʻd da orada oturuyordu.[2] Derken Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) içlerinden en ziyâde beğendiğim birine hiç birşey vermedi. Bunun üzerine:

«‒Yâ Rasûlâllâh, filânı ne için bıraktın? Vallâhi onu ben mü’min biliyorum.» dedim.

«‒Öyle deme, müslim de!» buyurdular.

Bir müddet sustum. Nihâyet o adam hakkındaki ilmim bana galebe etti de (dayanamadım,) yine sözümü tekrâr ederek:

«‒Filânı niçin mahrum bıraktın? Vallâhi onu ben, mü’min biliyorum.» dedim. Yine:

«‒Öyle deme, müslim de!» buyurdular.

Ben yine sustum. Lâkin o adam hakkındaki ilmim bana galabe etti. (Dayanamadım,) sözümü tekrâr ettim. Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) yine o sözü tekrâr ettikten sonra:

«‒Ey Saʻd, bir adama, Allah onu yüzü koyu ateşe atmasın diye, başkasını daha ziyâde sevdiğim halde, atâ ve ihsânda bulunduğum olur» buyurdular.” (Buhârî, Îmân, 19)

Şerh:

Vâkıdî’nin Meğâzî’de açıkça ifade ettiğine göre bu mahrum edilen zât, Muhâcirlerden Cüayl bin Sürâka ed-Damrî (r.a) imiş. Hz. Saʻd’in hüsn-i şehâdette bu kadar ısrar etmesi de bundan ileri geliyor.

Hz. Saʻd’in “mü’min” sözünü Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in mükerreren “veya müslüman” şeklinde tashih buyurmaları, îmânın bâtınî bir hal olması ve yalnız Allah Teâlâ’nın bildiği gaybî hallerden bulunması sebebiyle, zâhirî teslimiyete bakarak “müslüman” demenin evlâ olduğunu tâlim içindir.

Bazı insanlar “müslüman olduk” derler ama bunu ölüm korkusuyla veya başka bir sebeple yapmış ve zâhiren teslim olmuş görünüyor olabilirler. Kalplerindeki düşünceyi ve işin hakîkatini Allah’tan başka kimse bilemez. Bu sebeple o tür insanlara karşı ihtiyatlı davranmak, katʻî konuşmamak, zâhiren görüneni söylemek, işin aslını Allah’a havâle etmek îcâb eder.

Îmân kalbe yerleşmezse fayda vermez.

Îmâm Buhârî (r.a) bu bâb’ın başlığında şunları zikreder:

“İslâm’a girmek, hakîkî değil de, sâdece teslim olmak veya öldürülmek korkusuyla olmuşsa (makbul değildir). Çünkü Allah Teâlâ:

«Bedeviler îmân ettik dediler. De ki: Siz henüz îmân etmediniz, lâkin « İslâm’a girdik” deyin! Îmân henüz kalblerinize girip yerleşmedi… »[3] buyurdu.

İslâm hakîkat üzere olursa, o da Cenâb-ı Hakk’ın şu sözleri üzere tahakkuk etmiş olur:

«Doğrusu Allah indinde din, İslâm’dır.» (Âl-i İmrân, 19)

«Her kim de İslâm’in gayrı bir din ararsa artık ondan, ihtimali yok kabul olunmaz…» (Âl-i İmrân, 85)

 

10. Selâmı Yaymak İslâm’dandır

Abdullah bin Amr (r.a) şöyle buyurur:

“Bir kişi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e:

«‒İslâm’ın (emrettiği amellerin) hangisi daha hayırlıdır?» diye sordu.

Efendimiz (s.a.v):

«‒Yemek yedirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir.» cevâbını verdiler.” (Buhârî, Îmân, 20)

Şerh:

Selâm vermek:

– Karşındakine emniyet telkin etmek, “Benim tarafımdan selâmettesin, elimden ve dilimden sana bir zarar gelmez!” mesajını vermektir.

– Aynı zamanda Allah Teâlâ’nın “Allah, es-Selâm ve Hû” isimlerini zikrederek bunların feyzinden mü’min kardeşimizle birlikte istifâde etmektir.

– “Allah’ın affı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun!” diye en güzel duâlardan birini yapmaktır.

– Selâm, Müslümanlara kol-kanat germek, onlara karşı tevâzu ve muhabbet göstermektir.

– Selâm vesilesiyle mü’minlerin kalpleri birbirine ülfet eder, muhabbetleri artar, birlik ve beraberlikleri kuvvetlenir.

-Selâm vermek, görgülü ve güzel ahlâk sâhibi olmak demektir. Şu rivâyetten bu gibi mekârim-i ahlâkın ne kadar matlûb bir şey olduğu anlaşılır:

Ammâr bin Yâsir (r.a) şöyle buyurur:

“Her kim şu üç şeyi bir araya getirebilirse îmânı tam olarak toplamış olur:

1. Aleyhine bile olsa insafı elden bırakmamak,

2. Herkese selâm vermek,

3. Fakîr iken de infâk eylemek.” (Buhârî, İman, 20)

İnsan, lehine ve menfaatine olan hususlarda olduğu gibi aleyhine ve zararına olan mevzularda da adâlet ve insafla hüküm vermelidir. Herkese selâm vererek selâmı bütün âleme yaymalı, bütün dünyayı sulh ve selâmet yurdu hâline getirmelidir. Malı çokken infâk edip Allah yolunda harcadığı gibi fakirken ve malı azken de imkânları nisbetinde hayır hasenâtta bulunmalıdır.


[1] Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsîr 88; Nesâî, Zekât 3; İbn-i Mâce, Fiten 1-3.

[2] Saʻd (r.a), “Ben de oturuyordum” demek istiyor. Mütekellime mahsus sîgayı bırakıp da gâib sîgasına iltifat etmesi, işitmenin bizzat vuku bulduğunu ve bahsettiği şeyin ehemmiyetini tekid içindir.

[3] el-Hucurât, 14.