KİTÂBÜ’L İLİM / İlmin Fazîleti / Hoca Konuşurken Sual Sorulursa Sözünü Tamamlar Öyle Cevap Verir (36. Hadis-i Şerif Dersi)

KİTÂBÜ’L-İLİM

İmâm Buhârî (r.a), Îmân’dan hemen sonra İlim kitabına yer vermiştir. Zîrâ daha sonra anlatılacak ibâdet ve muâmelât hep ilme bağlıdır. Hepsi ilim ile bilinir, birbirinden ayrılır ve geniş geniş açıklanır. Îmân eden bir mü’min, nasıl amel edeceğini ancak ilim sâyesinde bilebilir.

İlmin Fazîleti

Cenâb-ı Hak (c.c) şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Size «Meclislerde yer açın» denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size «Kalkın» denilince de kalkın ki Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Mücâdele, 11)

İlmin fazileti, âlimin fazîletini hatırlatır. Zor meseleler hep ilmiyle amel eden fazîletli âlimlere sorulur, âlelâde insanlara değil… O hâlde âlimler az bulunan ve çok değerli olan kullardır. Âlimlerin dereceleri, peygamberlerin derecelerinden hemen sonra gelir, onları tâkip eder. Onlar, peygamberlerin vârisleridir. Onlardan aldıkları ilmi insanlara taşır ve câhillerin tahrifinden muhâfaza ederler.

Cenâb-ı Hak (c.c) şöyle buyurur:

“De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ, 114)

Yani bana indirdiğin vahyi artır, demektir. Zira vahiy indikçe Efendimiz (s.a.v)’in ilmi artıyordu. Mü’minler de Kur’ân’ı öğrenip anladıkça hakîkî ilimleri artmaya başlayacaktır.

Cenâb-ı Hak, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e, ilimden başka birşeyin ziyâdesi için dua etmesini emretmedi. Sadece ilim için “Allah’ım, artır!” diye dua etmesini emretti. Mûsâ (a.s) da ilmini artırmak için yollara düştü ve sâlih bir kula tâbî oldu, onun peşinden gitmek için âdetâ yalvardı. İlim talebi için meşakkatli yolculuklar yaptı.

Mükellef olan insan üzerine ilk vacip îmândır. En faziletli ve en şerefli iş de odur. İlim ve amel olarak her hayrın başı ve her kemâlin kaynağı yine îmandır. Bu sebeple îmân bölümü önce zikredildi, ilim onu tâkip etti. İlim, îmandan hemen sonra geldi. Zira bundan sonra anlatılacak bütün mevzular ilme bağlı. Hepsi ilmin etrâfında dönüyor. Vahiy ise hepsinden evvel… Îmân, ilim, mârifet ve dîne taalluk eden herşey vahiyden kaynaklanıyor ve o temel üzerinde yükseliyor. Semâdan insanlar üzerine inen en büyük hayır vahiydir.

İşte ilmin vahiy ve îmândan sonra böylesine merkezî ve mühim bir yeri vardır hayatımızda…

İlim, söz ve amelden önce gelir. İnsan, bir şeyi bilmeden onu ne söyleyebilir, ne de yapabilir. Söz ve amelin sahih olabilmesi için ilim şarttır.

İlim, sıralamada önde olduğu gibi şerefte de öndedir. Zira o, kalbin amelidir. Kalp ise en şerefli uzuvdur.

İlim, peygamberlerin mîrâsıdır.

İlim, Cennet yolunun rehberidir. İlim yoluna giren kuluna Allah Teâlâ Cennet’in yolunu kolaylaştırır.

İlim insanı Cehennem’e sürüklenmekten muhâfaza eder.

İlim insana Rabbini tanıtır ve O’ndan korkmayı öğretir. Allah’tan korkan insan ise yanlış yapmaz ve sonunda ebedî saâdete nâil olur.

Gerçek ilim ise bize vahiyle gelen bilgilerdir. Yani Kur’ân ve Sünnet ilmi…

Şimdi ilimle alâkalı bazı meselelere temâs edelim:

Hoca Konuşurken Sual Sorulursa Sözünü Tamamlar Öyle Cevap Verir

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle anlatır:

“Meclisin birinde Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), huzûrundakilere sohbet ederken âniden bir bedevî gelip:

«‒Kıyâmet ne zamandır?» diye sordu.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) mübârek sözlerini kesmeyip konuşmalarına devam buyurdular. Oradakilerin kimi (kendi kendine): «Bedevînin ne dediğini işitti, ama suâlinden hoşlanmadı», kimi de: «Belki işitmedi» diye hükmetti. Nihâyet Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) sözünü bitirince:

«‒O Kıyâmeti soran nerede?» buyurdular. (Buna benzer bir ifade kullandılar.)

Bedevî:

«‒İşte ben, yâ Rasûlâllah!» dedi.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):

«‒Emânet zâyi edildiğinde Kıyâmeti bekle!» buyurdular.

Bedevî:

«‒Emâneti zâyi etmek nasıl olur?» diye sorunca Efendimiz (s.a.v):

«‒İş, ehil olmayana tevcîh edildiğinde Kıyâmet’i bekle!» buyurdular. (Buhârî, İlim, 2)

Şerh:

İlim, suâl ve cevaptan ibarettir. Sual, ilmin yarısıdır.

Sual, ilmin anahtarı, câhilliğin ilâcıdır. Sormak, ama büyük bir nezâketle ve usûlünce sormak gerekir.

Âlim konuşurken veya başka birşeyle meşgulken sözünü kesip sual sormak, âdâba muğâyirdir. Aynı zamanda ilim tâliplerinin hakkını gasbetmektir. Bu sebeple hoca sözünü tamamlayıncaya kadar beklemek gerekir. Böyle bir meşguliyet içindeyken kendisine sual sorulan âlim, sözünü tamamlar, ondan sonra soruya cevap verir.

Ama yine de böyle bir kabalık ve câhillik yapan talebeye, rıfkla muâmele etmek lâzımdır.

Ebû Hüreyre (r.a) buyurur:

Rasûlullâh (s.a.v)

“–Bana soru sorun!” buyurdular.

Ashap soru sormaktan çekindi, bunun üzerine bir adam geldi ve dizlerinin dibine oturdu…” (Müslim, İman, 7)

Efendimiz (s.a.v), mü’minlerin, bilmedikleri mühim hususları mutlakâ sorup öğrenmeleri gerektiğini hatırlatarak:

“Cehâletin ilacı sormaktır!” buyururlardı. (Ebû Dâvûd, Tahâret, 125/337)

Bununla birlikte lüzumsuz ve samîmiyetsiz sorular sormak da yasaklanmıştır. Bu tür sorular soran kimseler hakkında şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:

“Ey îmân edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın! Hâlbuki Kur’ân indirilirken sorarsanız onlar size açıklanır. Allah şimdiye kadar olanlar affetti. Allah çok mağfiret edendir, Halîm’dir. Nitekim öyle meseleleri sizden evvel bir millet sordu da sonra o yüzden kâfir oldular.” (el-Mâide 5/101-102)

Ashab-ı kiram bazen Peygamber Efendimiz’e bir mevzu hakkında sual sorar, Efendimiz (s.a.v) ise muhtelif sebep ve hikmetlerle onu başka bir tarafa yönlendirirdi. Mevzuun, sual sorana daha ziyade fayda sağlayacak yönlerine temas ederdi. Buna belâgatta “Uslûb-i hakîm” denmektedir. Yâni gayeye daha uygun ve faydalı olduğu için muhatabın beklemediği ve sualiyle talep etmediği yönde cevap vermek… Bunun bir misâlini şu hâdisede görüyoruz:

Ashab-ı kirâm:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, hilâli görüyoruz, ip gibi ince doğuyor, sonra artarak büyüyor, yuvarlaklaşıyor, sonra tekrar eksilmeye başlayıp ilk başladığı gibi incecik oluyor. Neden bir halde durmuyor?” dediler.

Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Sana hilalleri sorarlar. De ki: «Onlar, insanların diğer ibadetleri ile hac için vakit ölçüleridir…».” (el-Bakara, 189) (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 56)

Hazret-i Âişe (r.a) şöyle anlatır:

“Çöl Arablarından kaba ve câ­hil birtakım adamlar vardı. Bunlar Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e gelir ve:

«‒Kıyamet ne zaman kopacak?» diye sorarlardı.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de onların en küçüğüne bakarlar ve:

«‒Bu genç yaşarsa, ona ihtiyarlık erişmeden sizin başınıza kı­yametiniz kopar!» buyururlardı.”

Râvî Hişâm bin Urve der ki:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), «Kıyametiniz kopar!» sözleriyle, on­ların ölümlerini kasdediyorlardı.” (Buhârî, Rikâk, 42)