Allah Teâlâ’yı Kalpte Tanımak ve Takvâ Sâhibi Olmak
Mârifet Kalbin Fiilidir
Hz. Âişe (r.a) şöyle buyurur:
“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) ashâbına bir şey emrettiği zaman (dâimâ) ellerinden gelebilecek amelleri emrederdi. O zaman ashâb-ı kirâm:
«‒Yâ Rasûlâllâh, biz senin gibi değiliz. Allâh Teâlâ senin olmuş ve olacak günahlarına meydan vermemiştir.» derlerdi.
Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v), gazap alâmetleri mübârek yüzlerinde belirecek kadar kızar ve ondan sonra da:
«‒En ziyâde takvâ sâhibi olanınız ve Allâh’ı en çok bileniniz şüphesiz ki benim!» buyururlardı.” (Buhârî, Îmân, 13)
Şerh:
İmâm Buhârî (r.a) bu bâb’a başlık olarak şunları zikrediyor: “Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz; «Ben sizin Allah’ı en çok bileninizim!» buyurmuştur. Mârifet kalbin bir fiilidir. Çünkü Allah Teâlâ; «…lâkin kalplerinizin kazandığı yeminler sebebiyle sizi muâheze eder…»[1] buyurmuştur.”
Önceki bölümde fitnelerden kaçmanın îmandan olduğu ifade edilmişti. Bu ise ancak kişinin dindeki kuvveti nisbetinde gerçekleşir. Mü’min dînine sıkı sarılıp onu muhâfaza gayretine girecek ki fitnelerden korkarak insanlardan uzaklaşabilsin! Dînin kuvveti ise mârifetin yani Allah Teâlâ’yı kalpte tanımanın kuvvetine delâlet eder. Kişi dînini kuvvetlendirdikçe Allah’ı tanıması, mârifeti de kuvvetlenir ve artar.
İlim, îmân ve mârifet kalbin amellerindendir. Kalbin amelleri ise çok şerefli, kıymetli ve ehemmiyetlidir. Allah Teâlâ’yı Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i sevmek de kalbin amellerindendir. Bu tür kalbî amellere, diğer âzâlarla yapılan amellerden daha fazla ecir lûtfedilir. Bu ameller, tâatlerin en yükseği ve asfiyânın derecelerinin en üstünüdür. Bu sebeple kişi, sevdiği ile beraber olabilmekte, sevdiğinin bulunduğu makâma çıkabilmektedir.
Diğer bir husus da kim bir kavmi ihlâsla severse, onların amellerini işleyemese de onların zümresinden sayılır. Çünkü kalpleri arasında yakınlık hâsıl olmuştur. Bu muhabbet, büyük ihtimal kişiyi, o insanları taklid etmeye sevkedecektir. Bu sebeple kişinin, onlardan olması ve Cehennem’den kurtulması ümidiyle sâlihleri ve hayırlı insanları sevmesi teşvik edilmiştir.
Buhârî’nin tercihine göre îmân artar ve eksilir. Bu hadîs-i şerif de onun delillerinden biridir. İnsanlar mârifet cihetiyle farklı farklı seviyelerdedirler. Onların en üstünü ise Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’dir. Allah Teâlâ’yı en fazla tanıyan ve O’na karşı en çok takvâ sâhibi olan Peygamber (s.a.v) Efendimiz’dir.
Sâlih ameller mü’mini yüksek derecelere çıkarır ve günahlarının affına vesile olur.
İbâdette evlâ olan îtidâl üzere hareket etmektir. Mü’min, nâfile ibadetler husûsunda güç yetirebileceği ve devam ettirebileceği bir seviyeye tâlip olmalıdır.
Sâlih bir insan, hâlinin güzelliğine îtimâd ederek ibadetlere koşmayı terketmemelidir.
“Olmuş ve olacak günahların” ifadesi Fetih Sûresi’nin 2. âyet-i kerimesinden alınmıştır ve tekit (kuvvetlendirme) için kullanılan bir kalıptır. Yani Cenâb-ı Hak, senin hiçbir günâh işlemene meydan vermemiştir, demektir. En doğrusu, bu ifâdeyle Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in mâsûm olduğu, günahlardan muhafaza edildiği kastedilmiştir.
Buradaki “günah” kelimesi için şu îzâhlar yapılmıştır:
– Günahtan kasıt Peygamber Efendimiz’in ictihad yaparken evlâ ve efdal olanı değildi daha az doğru olanı tercih etmesidir. Bu tercih normalde günah olmadığı hâlde, “günah” diye isimlendirilmesi, Allâh Rasûlü’nün yüksek makam ve mansıbına nazarandır. Çünkü ebrâr’ın hasenâtı, mukarrabîn için seyyiât sayılabilir.
– Bazıları da demişlerdir ki, burada günahın işlenmesi kastedilmeyerek terkibin bütünü muâhaze olunmamaktan kinâyedir. Gelecek günah, senin duâ ve şefaatinle affedilecek olan ümmetinin bazı günahlarıdır.
– Bununla küçük günahlar kastedilmiştir. Çünkü, küçük günahlar ister sehven, isterse kasten olsun, peygamberler hakkında caizdirler ve bu günahlar onları, kendilerini beğenmekten korurlar.
– Bu, O’nun ümmetini istiğfara teşvik etmektir.
– Bu âyetin nazil olduğu yer ve ahvâl göz önüne alınırsa, açıkca anlaşılmaktadır ki burada bağışlanan günahlardan maksat, geçmiş 19 sene içerisinde Peygamber Efendimiz (s.a.v) önderliğinde İslam’ın yayılması için yapılan mücâdeleler, çalışmalar ve savaşlarda müslümanların yaptığı bir takım hatalardır. Bu hataları hiç kimse bilmemektedir. Hatta insan aklı, bu samîmî gayretler içinde bir eksiklik arayıp bulmakta da âcizdir. Lâkin Allah Teâlâ nazarında, en güzel ve en yüce olma ölçüsüne göre bu çalışmalarda öyle bir takım kusurlar oluyordu ki bunlardan dolayı müslümanlara müşriklere karşı kesin bir zafer nasib olmuyordu.
Allah Teâlâ’nın buyruğunda şu denmek istenmektedir: “Eğer siz bu hatalarla çalışmalarınıza ve cihâdınıza devam etseydiniz, müşrik Arabları yenmeniz, onları alt etmeniz için daha uzun zaman gerekirdi. Ama biz bütün bu kusurları ve hataları bağışlayarak, sadece kendi kerem ve lütfumuzla onları gidererek Hudeybiye’de size bu fetih ve zafer kapısını açtık. Bu zaferi kendi gayretinizle başaramazdınız.”
Burada şu nokta iyice anlaşılmalıdır: Herhangi bir gâye uğruna bir topluluk bir gayret gösteriyorsa, bu gayretin eksiklikleri, kusurları, hatâları, o topluluğun liderine yönelir. Bu kusurlar ve hatâlar, liderin şahsî hatâlarıdır anlamına gelmez. Aslında bu hatâlar bütün o topluluk tarafından işlenir. Bizâtihi o topluluğun hareketlerinin sonucudur. Ama mes’ûliyet liderde olduğu için suçlamalar lidere yöneltilir. (Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân, [el-Fetih, 2])
8. Tekrar Küfre Dönmeyi Ateşe Atılmak Kadar Kötü Görmek Îmândandır
Enes bin Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
“Üç şey vardır ki bunlar kimde bulunursa o halâvet-i îmânı tatmış yani îmânın tadını almış olur:
1. Allâh ve Rasûlü kendisine, bunların dışındaki her şeyden daha sevimli olan kişi;
2. Sevdiği bir kulu sâdece Allâh -azze ve celle- için seven kişi;
3. Allâh Teâlâ kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak kadar çirkin ve kerih gören kişi.” (Buhârî, Îmân, 14)
Şerh:
Hadîs-i şerîfte zikredilenlerin hepsi îmandan bir şûbedir. Bilhassa da küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve kötü görmek, bundan hoşlanmamak ve bunu istememek…
Îmân Ehlinin Amellerde Birbirinden Üstün Olması
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
“Cennet ehli Cennet’e, Cehennem ehli Cehennem’e girdikten sonra Allâh Teâlâ (azze ve celle):
«‒Kimin kalbinde bir hardal tânesi ağırlığınca îmân varsa (ateşten) çıkarınız!» diye ferman buyuracaktır.
Bunun üzerine onlar simsiyah kesilmiş oldukları halde çıkarılıp Hayât Nehri (veya Hayâ Nehri, Hayâ’ Nehri) içine atılacaklar ve orada sel uğrağında kalan yabânî reyhan tohumları nasıl (sürʻatle) biterse öylece biteceklerdir. Görmez misin, bunlar (ne güzel) sapsarı olarak (ve iki tarafına) salınarak sürer?” (Buhârî, Îmân, 15)
*
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
“Uyuduğum esnâda gördüm ki insanlar bana arzolunuyordu. Üstlerinde gömlekler vardı. Bu gömleklerin kimi sadırlara kadar iniyor, kimi daha kısa idi. Ömer bin Hattâb (r.a) da bana arzolundu. Üstünde (eteklerini yerde) sürüdüğü bir gömlek vardı.”
Ashâb-ı kirâm:
“‒Yâ Rasûlâllâh, bunu ne ile te’vîl (tâbîr) ettiniz?” diye sordular.
Efendimiz (s.a.v):
“‒Dîn ile tâbir ettim” cevâbını verdiler. (Buhârî, Îmân, 15)
Şerh:
Mü’minler amelleri sebebiyle farklı farklı mevkilerde yer alırlar. Amellerin fazla olması, îmânın nûrunu artırır. Amel-i sâlihleri daha fazla olan günahkârlar, Cehennem’den daha erken kurtulurlar. Cennet’teki mertebeler de mü’minlerin amellerine göredir.
Hayırda yarışmak, sâlih amellere koşmak gerekir.
İslâm’ı, hayatın tamamına yaygınlaştırmak gerekir. İslâm, uzun bir elbise gibi her tarafımızı örtmelidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).” (el-A’râf, 26)
Âlimlerin bu âyet-i kerime ve hadîs-i şeriften anladıklarına göre rüyâda elbisenin noksan olması veya kişinin kendisini elbisesiz görmesi, dîninde bir kusûrunun olduğuna işârettir.
Hz. Ömer (r.a)’in üzerindeki gömleğin uzun olup fazla kısmının yerde sürünmesi, onun verâ ve takvâsına işarettir. Yani üzerine farz olanlardan başka nâfile ibadetleri de çokça yaptığını ve harama yaklaşma endişesiyle bir kısım mübahları da terkettiğini gösterir.
Sâlih ve fazîlet ehli bir zât, kibir ve ucba kapılmayacaksa onu insanların huzûrunda methetmek câizdir. Bu da o kişinin faziletine dikkat çekmek, mevkîsini açıklayarak kendisine buna göre muâmele edilmesini sağlamak ve insanları ona uymaya ve ahlâkıyla ahlâklanmaya teşvik etmek maksadıyla olmalıdır.
İmâm Nevevî (r.a) şöyle buyurur:
“Hadîs-i şerîf, amellerin îmândan olduğuna delâlet eder.” (Aynî, Umde, I, 172-173)