Hadîs-i Şerîf Öğrenme Husûsunda Hırslı Olmak
Ebû Hüreyre (r.a) şöyle buyurur:
“Bir defâsında:
«‒Yâ Rasûlâllâh, Kıyâmet gününde Sen’in şefâatinle en ziyâde mesʻûd olacak kimdir?” diye sordum.
Şöyle buyurdular:
«‒Ey Ebû Hüreyre, hadîs öğrenme husûsundaki hırsını gördüğüm için bu hadîsi senden evvel kimsenin bana sormayacağını zâten biliyordum. Kıyâmet gününde insanlardan şefâatime en ziyâde mazhar olacak kimse kalbinden veya içinden ihlâsla “Lâ ilâhe illallâh” diyen kişidir».” (Buhârî, İlim, 33)
Şerh:
Burada Efendimiz (s.a.v) îmân esaslarını kısaca ifâde buyurmuşlardır. Nitekim “Muhammedü’r-Rasûlullâh” cümlesi, bu kelime-i tayyibenin tamamlayıcısı ve ikisi birbirinin ayrılmaz parçası olduğu hâlde, Allah Rasûlü (s.a.v), îmânın alemi olan “Lâ ilâhe illallâh” cümlesini ifade buyurmuşlardır. Zîrâ bu kadarını söyleyince diğer îmân esaslarının da zarûreten gerekli olduğu herkes tarafından biliniyordu. Diğer rivâyetlerle birlikte meseleye topluca baktığımızda, tam ve kâmil bir îmânın gerekli olduğu kolayca anlaşılır.
Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şefaatinden istifâde etmeyecek hiçbir ferd yoktur. Habîb-i Hudâ -aleyhi efdalü’t-tehâyâ- Efendimiz’in bütün insanlığın mahşerin dehşetli korkusundan râhat bulması için bir umûmî şefaati olduğu gibi bâzı kâfirlerin azâbının hafifletilmesi, cezâyı hakeden bazı mü’minlerin Cehennem ateşinden kurtulması, Cehennem’e girmiş mü’minlerin oradan kurtulması, bazı mü’minlerin hesapsız, azapsız Cennet’e girmesi ve Cennet’e giren mü’minlerin derecelerinin yükseltilmesi için muhtelif şefaatleri vardır. Bu şefaatler içinden en ziyâde müstefîd olacakların ihlaslı mü’minler olduğunda şüphe yoktur. (Ahmed Naîm Efendi, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 97-98)
*
Abdullah bin Amr bin el-As (r.a) anlatıyor:
Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den duyduğum her şeyi yazıyor, onları ezberlemek ve korumak istiyordum. Kureyş beni bundan men etti ve:
“−İşittiğin herşeyi yazıyor musun? Hâlbuki Allah Rasûlü (s.a.v) de bir beşerdir, hem kızgınlık hem de sukûnet hallerinde konuşur!” dediler.
Bunun üzerine yazmayı bıraktım ve durumu Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e arzettim. Efendimiz (s.a.v) parmağıyla mübârek ağzını işaret ederek şöyle buyurdular:
“−Yaz, nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki buradan haktan başka bir şey çıkmaz!” (Ebû Dâvûd, İlim, 3/3646)
*
Ebû Kabîl (r.a) şöyle anlatıyor:
Abdullâh bin Amr bin Âs (r.a)’nın yanında idik. Kendisine Kostantiniyye ve Rûmiyye’den (Roma’dan) hangisinin önce fethedileceği soruldu. Abdullah (r.a), halkaları olan eski bir sandık getirtti. İçinden bir yazı çıkardı ve şöyle dedi:
Rasûlullâh (s.a.v)’in çevresinde toplanmış mübârek hadislerini yazdığımız bir esnâda ona:
“–Hangi şehir önce fethedilecek, Kostantiniyye mi yoksa Rûmiyye mi?” diye soruldu. Allâh Rasûlü (s.a.v):
“–Hiraklin şehri (yani Kostantiniyye) önce fethedilecek!” buyurdular. (Ahmed, II, 176; Dârimî, Mukaddime, 43; İbn-i Ebî, Şeybe, Musannef, IV, 219; Hâkim, IV, 468/8301; IV, 553/8550; IV, 598/8662; Heysemî, VI, 219)
*
Enes bin Mâlik (r.a), Mahmud bin Rebî (r.a)’den şöyle nakleder:
Medine’ye geldim. Az sonra İtbân bin Mâlik (r.a)’e rastladım. Ona:
“‒Senden kulağıma bir hadis geldi?” dedim, İtbân (r.a) şunları anlattı:
“‒Gözüme bir şey ârız oldu da Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’e haber yolladım. Bana kadar gelerek evimde namaz kılmasını, bunu müteakib o namaz kıldığı yeri namazgâh yapmayı arzu ettiğimi söyledim. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) Allah’ın dilediği ashâbiyle birlikte gelip içeri girdiler. O evimde namaz kılıyor; ashabı da aralarında konuşuyor, (münâfıklardan karşılaştıkları kötülüklerden bahsediyor)lardı. Sonra mevzu-i bahs olan şeylerin en çoğunu ve en büyüğünü Mâlik bin Dühşum’a isnâd ettiler. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in ona beddua etmesini ve bu sebeble onun helak olmasını dilediklerini, onun başına bir belâ gelmesini arzu ettiklerini söylediler. Derken Peygamber Efendimiz (s.a.v) namazını bitirdi ve:
«‒Bu adam Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet etmiyor mu?» buyurdular. Ashâb-ı kirâm:
«‒Evet, amma o bunu kalbinde olmadığı halde söylüyor» dediler. Rasulullah (s.a.v):
«‒Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim de Rasûlullah olduğuma şehâdet getiren hiç bir kimse yoktur ki (Cehennem) ateşine girsin yahud onu tatsın!» buyurdular.”
Enes (r.a) şöyle der:
“Bu hadis benim hoşuma gitti, de oğluma: «‒Bunu yaz!» dedim. O da yazdı.” (Müslim, Îmân, 54)
*
Ebû Ümâme (r.a) şöyle buyurur:
Allâh Rasûlu (s.a.v) yatsı namazında ashabına:
“–Yarın namaz için toplanın, size söylemek istediğim hususlar var!” buyurdular.
Ashabdan biri, Allâh Rasûlü’nün sözlerinden hiçbir şey kaçırmamak için arkadaşlarına:
“–Ey falan, sen Rasûlullâh’ın söyleyeceği ilk sözü, sen ondan sonrakini… iyice belle!” dedi. (Heysemî, I, 46)
Bu, günümüzde stenografi ilminde uygulanan bir usuldür.
İlme ve hayra hırslı insanlar ince ve kapalı meseleleri araştırıp sorarlar. Bu vesileyle diğer insanlar da ortaya çıkan ilimden istifâde eder. Neticede ilmin ortaya çıkmasına vesile olan âlim, hem kendi ecrini hem de kıyamete kadar o ilimle amel edenlerin ecrini alır.
Şefaat haktır ve sadece tevhîd ehline fayda verecektir.