En Büyük Düşman

Hz. Ömer’in huzûruna hediye olarak bir kâse dolusu zehir getirdiler. Ömer (r.a):

“–Bu neye yarar?” diye sordu.

“–Bu, şu işe yarar: Bir kimsenin âşikâre olarak öldürülmesi muvâfık görülmezse, bundan ona biraz verilir ve o da gizlice ölür. Yine kılıçla öldürülemiyecek bir düşman olursa, bundan gizlice bir parça verip öldürürler” diye cevâb verdiler.

Hz. Ömer (r.a):

“–Çok iyi birşey getirdin; benim içimde öyle büyük bir düşman var ki, ona kılıç yetişmez ve âlemde bana ondan daha fazla düşmanlık eden kimse yoktur. O zehiri bana verin de şu en büyük düşmanıma içireyim” dedi.

“–Bunun hepsini birden içirmek gerekmez, bir zerresi kâfidir. Bu, yüzbin düşmanı öldürmeye yeter” dediler.

Hz. Ömer:

“–Bunun düşmanlığı da bir kimse gibi değildir; onun düşmanlığı bin kişiye bedeldir ve yüzbin kimseyi tepe taklak etmiştir” karşılığını verdi ve derhal o zehri alıp hepsini birden içti.

Orada bulunanlar şaşkınlık içinde kaldılar. Hz. Ömer’e birşey olmadığını görünce, “Senin dînin haktır” diyerek toptan mülüman oldular.

Hz. Ömer (r.a):

“–İşte bakın, hepiniz müslüman oldunuz, ancak bu içimdeki kâfir hâlâ müslüman olmadı” dedi. (Mevlânâ, Fihi Mâ Fih, trc. Ahmed Avni Konuk, İstanbul 1994, s. 109)

Hz. Ömer’in buradaki kasdı, insanın en büyük düşmanı olan nefsidir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz de hadîs-i şerîflerinde:

“Senin en azılı düşmanın nefsindir!” buyurmuşlardır. (Bkz. Aclûnî, I, 143)

{

Hz. Enes (r.a) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Kevser nedir?” diye sorulmuştu.

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle cevap verdi:

“–Cennette bir nehirdir. Allah onu bana ihsân etti. O, sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. O nehirde kuşlar vardır, boyunları deve boynu gibidir!”

Hz. Ömer hemen atılarak:

“–Şüphesiz bu büyük bir mutluluk ve sürur kaynağıdır!” dedi.

Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi Rasûlullah (s.a.v) de:

“–Onları yemek bundan daha güzeldir” buyurdular.” (Tirmizi, Cennet 10/2542)

{

Hz. Ömer, Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm’ü istedi. Ali de,

“Ben kızlarımı Cafer’in oğullarına bıraktım” dedi. Ömer,

“−Onu bana nikâhla ya Ali. Hiçbir kişi yoktur ki, benim onun güzel arkadaşlığına hazırlandığım gibi hazırlanmış olsun” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali,

“−Peki, verdim” dedi. Sonra Hz. Ömer mescide geldi. O sırada Ali, Osman, Zübeyr, Talha ve Abdurrahman b. Avf Hz. Peygamber’in kabri ile minber arasında oturuyorlardı. Âdeti olduğu üzere Ömer bir mesele olduğunda onlara danışırdı. Hz. Ömer orada oturanlara,

“−Beni tebrik edin” dedi. Onlar da,

“−Sana mübarek olsun. Fakat sen kiminle evlendin” dediler. Hz. Ömer,

“−Ali b. Ebî Talib’in kızıyla” dedikten sonra “Hz. Peygamber, «Benim yakınlık ve arkadaşlığım dışında, kıyamet günü bütün arkadaşlık ve akrabalık bağları kesilir» buyurmuştur. Ben ona arkadaşlık ettim. İstiyorum ki, onunla benim aramda bir akrabalık bağı da bulunsun” dedi. Kenz, VII/98; Hâkim, III/142 Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 2/94.

{

Ebu Rimse (r.a) anlatıyor: “Bir adam, namazın ilk tekbirine yetişerek Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte namaz kıldı. (s.a.v) önce sağına sonra soluna selam verdi. (Başını öylesine çevirdi ki, gerisinde olduğumuz halde) yanaklarının beyazlığını gördük. Sonra namazdan çıktı. Kendisiyle namazın ilk tekbirine yetişen zat hemen kalkıp ilave namaza başladı. Hz. Ömer (r.a) ona doğru fırlayarak adamı omuzlarından yakalayıp sarstı ve:

“−Otur! Ehl-i kitabı helâk eden şey, namazları arasına bir fasıla bırakmamalarından başka bir şey değildir!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) nazarını çevirip:

“−Ey İbn Hattab, Allah seni (doğruya) isabet ettirdi” buyurdu.” Ebu Davud, Salat 194, (1007)

{

Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: “Habeşliler, harbeleriyle, Resülullah (s.a.v)’ın yanında oynarlarken Ömer İbnu’I-Hattab (r.a) içeri girdi. Hemen yere eğilip çakıl alarak onlara fırlattı. Aleyhissalâtu vesselâm: “Ey Ömer! Bırak onları (oynasınlar)! Zira onlar Benî Erfide’dirler” buyurdu.” Buhârî, Cihâd 79; Müslim, lydeyn 22, (893); Nesâî, lydeyn 35, (3,196)

{

Hz. Câbir (r.a) anlatıyor: “Hz. Ebu Bekir (r.a) gelip (Hz. Peygamber’in huzuruna girmek için) izin istedi. Kapıda oturmuş bekleyen insanlar vardı. Onlara izin verilmemişti. Hz. Ebu Bekir’e izin verildi, o da girdi. Girince, Aleyhissalâtu vesselâm’ı etrafında zevceleri toplanmış olduğu halde sessiz oturuyor buldu. Derken Hz. Ömer de izin istedi, ona da aynı halde iken izin verdi. Hz. Ebu Bekir: “Ben Rasûlullah (s.a.v)’ı güldürecek bir şey söyleyeceğim!” dedi ve sordu:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Hârice’nin kızı benden nafaka istese ben de kalkıp boğazını kessem ne dersiniz?” dedi. Rasûlullah (s.a.v) güldü ve: “Şu etrafında gördüklerinin hepsi benden nafaka istiyorlar!” dedi. Ömer, hemen kalkıp boğazını kesmek üzere Hafsa’ya yöneldi. Hz. Ebu Bekir de kalkıp boğazını kesmek üzere Aişe’ye yöneldi. Her ikisi de:

“Demek siz Rasûlullah’tan onda olmayan şeyi istiyorsunuz ha!” diyordu. Onlar: “Allah’a yemin olsun! Biz ondan asla olmayan şeyi istemiyoruz!” dediler. Sonra Rasûlullah (s.a.v) onlardan bir ay ayrı durdu. Arkadan şu ayet nâzil oldu. (Meâlen): “Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: “Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız, gelin boşanma bedelini verip sizi güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz ki, sizden iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlar için Allah pek büyük bir mükâfaat hazırlamıştır” (Ahzâb 28-29)

Hz. Câbir devamla der ki: “Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) Hz. Aişe (r.a)â’dan başlayarak şöyle dedi:

“Ben sana bir husus arzedeceğim. Cevap vermede acele etmemeni dilerim, ebeveyninle de istişâre ettikten sonra cevap ver.”

“O husus nedir ey Allah’ın Rasûlü?” diye Âişe sorunca, Aleyhissalâtu vesselâm ayeti tilavet buyurdu. Bunun üzerine Hz. Aişe hemen: “Yani sizi tercih meselesinde mi âilemle istişâre edeceğim? Asla! Ben Allah’ı ve Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih ediyorum. Senden ricam, kadınlarından hiçbirine benim şu söylediğimi haber vermemendir!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Onlardan biri sormaya görsün, ben hemen cevap veririm. Zira Allah beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı olarak değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi!” buyurdular.” (Müslim, Talak 29, (1428)

{

Hz. Enes (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki:

“Ümmetim(in ferdleri arasında) ümmetime karşı en çok merhametli olan kimse Ebu Bekir’dir. Onlar içinde Allah’ın emri hususunda en çok titiz olanı Ömer’dir. Haya cihetiyle en şiddetli olanı Osman’dır. (Davalarda) en isabetli hüküm vereni Ali’dir. Helal ve haramı en iyi bileni Muaz İbnu Cebel’dir. Ferâizi en iyi bilen Zeyd İbnu Sâbit’tir. Kur’ân okumasını en iyi bileni Übey İbnu Ka’b’dır. Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini Ebu Ubeyde b. Cerrâh’dır. Ebu Zerr’den daha doğru sözlü olan birini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı. O, verada Hz. İsa aleyhisselam gibiydi.”

Hz. Ömer (r.a) (hased etmişçesine): “Yani biz bu hasletin onda olduğunu kabul edecek miyiz?” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“Evet. Bu hasletleri onda var bilin!” buyurdular.” (Tirmizi, Menakıb (3793, 3794)

{

Hakîkaten İran fütûhâtında Kisrâ’nın bilezikleri, kemeri ve tâcı Medîne’ye getirildiği zaman, Hz. Ömer (r.a) Sürâka’yı çağırıp bunları ona taktı ve:

“−Ey Sürâka! Ellerini kaldırıp: «Allahu ekber! Hamd olsun o Allah’a ki, bunları “Ben insanların Rabbiyim!” diyen Kisrâ b. Hürmüz’den çıkarıp Müdlicoğulları’ndan Sürâka b. Mâlik’e taktırdı!» de!” buyurdu. (İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, II, 332; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 19)

{

Hz. Ömer (r.a) demiştir ki: “Üç şeyde Rabbime muvafakat ettim:

“–(Rasûlullah (s.a.v)’a:) “Ey Allah’ın Rasûlü! Makâm-ı İbrahim’de bir namaz yeri edinsen!” dedim, arkadan “İbrahim’in makamını namazgâh edinin” (Bakara 125) ayeti nazil oldu.”

“–(Bir gün) “Ey Allah’ın Rasûlü! Huzurunuza iyiler de facirler de giriyor. Emretseniz de ümmühâtu’l-mü’minin örtünseler!” dedim. Bunun üzerine hicab (örtünme) ayeti nazil oldu.”

“–Rasûlullah (s.a.v)’ın hanımları kıskançlıkta birleştiler. Ben de: “O sizi boşarsa Allah O’na sizden hayırlısını verir” demiştim, bunun üzerine şu ayet indi. (Mealen): “Rabbi O’na sizden daha hayırlı olan, Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, ibadet ve itaatte sebat eden, günahlarından tevbe eden, allah’a kullukta bulunan, orucunu tutan hanımlar nasib eder ki, onlardan dul olanı da bâkire olanı da bulunur” (Tahrim 5). Buhari, Talak 32, Tefsir, Bakara 9, Ahzab 8, Tahrim 1; Müslim, Fezailu’s-sahabe 24, (2339).

{

Ebu Zübeyr el-Mekki der ki:

“–Bir adam birinin kız kardeşini istedi. Kardeşi de bacısının zina ettiğini söyledi. Bunu işiten Hz. Ömer (r.a), neden unutulmuş hadiseyi söyledin, diye kızın kardeşini dövdü. (Muvatta, Nikah, 53)

{

Hz. Ömer’in Medine’nin yukarısında bir bahçesi vardı. Oraya arada bir giderdi. Yolunun üzerinde yahudilerin Tevrat okudukları bir yer vardı ve Ömer bahçesine giderken arada bir oraya girer, onları dinler ve Tevrat’ın Kur’ân’a, Kur’ân’ın Tevrat’a uygunluğuna hayret edermiş. Onlar da: “Ey Ömer, Bize senden daha sevgilisi yok.” derler. “Niye?” diye sorduğunda da: “Çünkü senin arkadaşların bizi hor görüyor, bize eziyet veriyorlar, sen ise bize geliyorsun ve bizi kaplıyorsun. Senin bizim dinimize girebileceğini umuyoruz.” derlermiş. Ömer de: “Ben size, Allah’ın kitabının birbirini tasdik etmesinden hoşlandığım için; Tevrat’ın Kur’an’a uygunluğundan, Kur’ân’ın Tevrat’a uygunluğundan hoşlandığım için geliyorum.” dermiş. Hz. Ömer şöyle anlatıyor: Bir gün ben yine onlarla beraberken dönüp bir de baktım ki Allah’ın Rasûlü (sa) oranın kapısına gelmiş. O’na yöneldim, yanına geldim ve yahudilere: “Allah adına ve size indirdiğ kitap hakkı için O’nun Allah’ın Rasûlü olduğunu biliyor musunuz?” dedim. Efendileri: “Allah’ın adını vererek sordu, haber verin ona.” dedi. Onlar da: “Sen bizim efendimizsin, sen söyle.” dediler. Efendileri: “Biz biliyoruz ki O Allah’ın elçisidir.” dedi. Ben: “Eğer onun Allah’ın elçisi olduğunu biliyor ve tâbî olmuyorsan bu durumda onların helâke en müstehak olanı sensin.” dedim. Bu sefer hepsi birden söze girişip: “Ama senin arkadaşının dostu olan melek bizim düşmanımız olandır. Meleklerden birisi bize düşman, biri de bizimle barışık.” dediler. Ben: “Meleklerden kim düşmanınız, kim sizinle barış içinde?” diye sordum. “Düşmanımız Cibrîl’dir. O, sertlik, katılık, zor ve ağır yükler ve zorlaştırma meleğidir.” dediler. “Sizinle barış halinde olan kimdir?” dedim, “Mikâîl’dir. O, rahmet, yumuşaklık, bolluk ve kolaylaştırma meleğidir.” dediler.

Ben: “Peki bunların Allah katında yerleri ve mertebeleri nedir?” diye sordum, “Cibrîl Allah’ın sağında, Mikâîl de solundadır.” dediler. “Şahit olun, Allah’ın sağındakine düşman olan solundakine de düşmandır, solundakine düşman olan sağındakine de düşmandır. Her kim ikisine de düşman ise Allah’a da düşmandır. Size Allah adına şehadet ederim ki Cibrîl’in, Mikâîl’le barışık olana düşmanlık etmesi; Mikâîl’in de Cibrîl’in düşmanıyla barış halinde olması ona helâl olmaz. O ikisi ve onlarla beraber olan (diğer melekler) hep birden düşman olanlara düşmandırlar, barış halinde olanla da barış içindedirler.” dedim, sonra kalkıp yahudilerle aramda geçen konuşmaları haber vermek üzere Rasûl-i Ekrem (sa)’in yanına vardım, bir de ne göreyim Cibrîl benden önce gelmiş ve haber vermiş. Efendimiz beni karşıladı ve “Ey Hattâb’ın oğlu, biraz önce bana gelen âyetleri okumıyayım mı?” diye sordu. Ben: “Evet, oku.” deyince de: “De ki kim Cibrîl’e düşman ise… Onları ancak fâsıklar inkâr eder.” âyetlerini tilâvet buyurdu. Ben: “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki ben buraya ancak yahudilerin sözlerini haber vermek üzere gelmiştim. Bir de gördüm ki Habîr, Latîf olan Allah benden önce sana haber vermiş.” dedim. Ömer der ki: O andan itibaren gördüm ki ben, Allah’ın dini hakkında (Ona bağlılıkta) taştan daha katıyım (Taberî, Câmiu’l-Beyân, I,343-345. Ayrıca bak: el-Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 25).

Abdurrahman ibn Ebî Leylâ’dan gelen bir rivayette diğerlerinden çok farklı bir ayrıntı var ki o da yahudilerle tartışan Hz. Ömer’in, onların “Senin şu arkadaşının bahsettiği Cibrîl bizim düşmanımızdır.” Demeleri üzerine “Her kim Allah’a, meleklere, rasullere, Cibrîl’e ve Mîkâîl’e düşmansa hiç kuşkusuz Allah da kâfirlerin düşmanıdır.” Dediği ve bu mealdeki âyetin Ömer’in lisanı üzere indiğidir (Taberî, Câmiu’l-Beyân, I,348-349). En doğrusunu Allah bilir. (el-Bakara, 97)

Asım ibn Kuleyb’in babasından rivayetinde o şöyle anlatıyor: Hz. Ömer Cuma günü hutbede Alu İmrân’ı okudu. Hutbede bu sûreyi okumayı da severdi. “İki ordu karşılaştığı gün içinizden geri dönenler yok mu…” âyetine gelince şöyle dedi: Uhud günü bozulduk. Ben de kaçanlar arasındaydım. Dağa çıktım, adeta dağ keçileri gibi sıçrayarak çıktığımı görüyordum. “Muhammed öldürüldü.” diyorlardı. Ben: “Kim Muhammed öldü derse öldürürüm.” dedim. Nihayet hepimiz dağda toplandık, bir araya geldik ve “İki ordu karşılaştığı gün içinizden geri dönenler yok mu; irtikâb etmiş oldukları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmak istedi. Şüphesiz Allah yine de onları affetti…” (Âl-i İmran, 155) âyeti nâzil oldu (Taberî, age. IV,95-96).

İbn Ömer’den rivayete göre Abdullah ibn Ubeyy ibn Selûl öldüğünde oğlu Abdullah, Rasûlullah (sa)’a gelmiş‏ ve babasının kefeni olarak kullanılmak üzere Efendimiz’in gömleğini istemiş‏, Hz. Peygamber (sa) de gömleğini ona vermiş‏ti. Abdullah sonra da Hz. Peygamber (sa)’den, babasının cenaze namazını bizzat O’nun kıldırmasını istemiş‏, Allah’ın Rasûlü (sa) İbn Ubeyy’in namazını kıldırmak üzere kalkınca Hz. Ömer Efendimiz’in eteğinden tutarak: “Ey Allah’ın elçisi, Allah seni onun namazını kılmaktan men’etmiş‏ken sen onun namazını kıldırmak mı istiyorsun?” demiş‏. Allah’ın Rasûlü (sa): “Rabbım beni, onun namazını kıldırıp kıldırmamakta muhayyer bıraktı ve “İster onun için istiğfar et, ister istiğfar etme. Sen yetmiş‏ kere istiğfar etsen de…” buyurdu. Ben de yetmiş‏ten fazla istiğfar ederim.” buyurmuş‏. Hz. Ömer: “Ama o münafık.” demiş‏se de Hz. Peygamber (sa) kalkmış‏ ve onun cenaze namazını kıldırmış‏ da Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi (et-Tevbe, 84) indirmiş‏ (Muslim, Sıfatu’l-Münâfıkîn, 3; Buhârî, Tefsîru’l-Kur’ân, 9/12) ondan sonra Hz. Peygamber münafıkların cenaze namazını kıldırmayı terketmiştir (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 9/13, hadis no: 3098; Neseî, Cenâiz, 40, hadis no: 1898). Buhârî’deki başka bir rivayette “Allah’ın Rasûlü (sa) onun (Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl) üzerine cenaze namazı kıldı, biz de kıldık.” ayrıntısına da yer verilmiştir (Buhârî, Tefsîru’l-Kur’ân, 9/13). Neseî’de Câbir’den gelen bir rivayette ise Hz. Peygamber (sa)’in, o kabre konulduğunda kabrine geldiği, emri üzerine cenazenin kabrinden çıkarıldığı, Efendimiz (sa)’in onu dizleri üzerine koyup gömleğini kefen olarak bizzat giydirdiği ve ona üfürdüğü de kaydedilmiştir (Neseî, Cenâiz, 40, hadis no: 1899).

Ayrıntılarda bir takım farklarla Tirmizî ve Neseî haberi İbn Abbâs’tan rivayetle tahric etmiş olup (Lâfız Tirmizî’nindir) bu haberde Hz. Ömer şöyle anlatıyor: Abdullah ibn Übeyy öldüğünde Allah’ın Rasûlü (sa), onun namazını kıldırmaya çağrılmıştı. Onun cenaze namazını kılmaya kalktı, namazını kılmak üzere önünde durduğunda yerimi değiştirdim ve göğsünün hizasında dikildim: “Ey Allah’ın Rasûlü, şu şu günlerde şöyle şöyle diyen ve Allah’ın düşmanı olan Abdullah ibn Übeyy’in cenaze namazını mı kıldıracaksın?” dedim. ve Allah’ın Rasûlü (sa) tebessüm ederken ben Abdullah ibn Übeyy’in münafıklık ettiği günleri saymaya başladım. Ben sözü uzatınca: “Ey Ömer, geri çekil, onun namazını kılma hususunda muhayyer bırakıldım ve namazını kılmayı seçtim. Bana: “Onlar için ister istiğfar et, ister etme; onlar için yetmiş kere istiğfar etsen de Allah onlara mağfiret edecek değildir.” denildi. Bilseydim ki istiğfarı yetmiş üzerine (yetmişten fazla) artırdığımda mağfiret olunacaklar; mutlaka artırır, daha çok istiğfar ederdim.” buyurdu. Sonra onun cenaze namazını kıldırıp cenazesi yanında yürüdü, kabri başında durdu ve defni bitirildi. Allah ve Rasûlü en doğrusunu bilirken kendi cür’etime ve Rasûlullah (sa)’a söylediklerime daha sonra kendim de şaştım. Ama vallahi çok geçmedi “Onlardan ebediyyen (küfür veya nifak üzere) ölmüş‏ birinin üzerine (cenaze) namazı kılma ve kabri üzerinde durma…” diye iki âyet-i kerime nazil oldu ve ondan sonra Allah’ın Rasûlü (sa), ölünceye kadar bir daha hiçbir münafığın cenaze namazını kılmadı ve kabri başında durmadı (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 9/12, hadis no: 3097; Neseî, Cenâiz, 69, hadis no: 1964) Tirmizî hadisin hasen, sahih, ğarib olduğunu da kaydeder. (Ayrıca bak: Ahmed ibn Hanbel, Müsned, I,16; Neseî, Cenâiz, 40, hadis no: 1898).