Ebû Bekir (r.a), ticâret maksadıyla zaman zaman Şam’a gidip geldiği için pek çok kişiyle tanışırdı. Hicret yolculuğu esnâsında da tanıdığı kimselerle karşılaşmışlardı. Onlar:
“–Ey Ebû Bekir! Şu önündeki zât kimdir?” diye Fahr-i Kâinât Efendimiz’i sorduklarında Ebû Bekir (r.a):
“−Kılavuzumdur! Bana yol gösteriyor!” diyerek temkîn ve tedbîri elden bırakmıyordu. Bu sözüyle de aslında:
“O bana en hayırlı yolu gösteriyor, hidâyet rehberimdir!” demek istiyordu. (İbn-i Sa’d, I, 233-235; Ahmed, III, 211)
Allah Rasûlü (s.a.v), can dostu Hz. Ebû Bekir ile birlikte Kuba’ya ulaştıklarında, müslümanlar onları karşılamaya geliyorlardı. Bu gelenlerin çoğu, kâinâtın varlık sebebi, Âlemlerin Efendisi, Hz. Muhammed Mustafâ’yı daha önce görmedikleri için tanımıyorlardı. Bir müddet Hz. Ebû Bekir Sıddîk’ı, Rasûlullah (s.a.v) zannettiler.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz sükût hâlindeydi. Üzerine güneş gelince, Hz. Ebû Bekir hemen kalkıp O’nu ridâsıyla gölgelemeye başladı. Müslümanlar ancak o zaman Allah Rasûlü’nü tanıyabildiler. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz, yüksek tevâzuları sebebiyle arkadaşlarından farkı görünmek istemezlerdi. Bu sebeple bazı sahabîler ilk bakışta hangisinin Allah Rasûlü olduğunu anlayamamışlardı.