Şehâdeti Esnâsındaki Edeb ve İnceliği / 108

Amr b. Meymun -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Hz. Ömer hançerlendiği sabah ben ayaktaydım. Onunla aramda sadece Abdullah b. Abbâs vardı. İki saf arasından geçince, arada durup bakmıştı. Bir boşluk gördü ve “Safları düz tutun” dedi. Saflarda herhangi bir boşluk kalmayınca öne geçip tekbir getirerek namaza başladı. İlk rekâtte cemaat toplanıncaya kadar, muhtemelen Yusuf veya Nahl sûresini veya bunlara mümâsil bir sûre okudu. (Rükûye gitmek üzere) tekbir getirmişti ki, o esnâda hançerlenmiş. “Köpek beni öldürdü, köpek beni yedi” diye bir ses işittim. İranlı köle, elinde iki ağızlı bir bıçak ile kapıya doğru fırladı, sağında solunda kime rastladı ise hançer sapladı. O gün cemaatten tam on üç kişiyi yaraladı. Bunlardan dokuzu veya yedisi derhal öldü. Bu durumu gören müslümanlardan biri, kâtilin üzerine bir elbise attı. İranlı köle yakalandığına kanaat getirince hançeri kendisine saplayıp intihar etti.

Ömer (r.a), Abdurrahman b. Avf’ı tutup öne geçirdi. Hz. Ömer’in arkasındakiler de benim gördüklerimi gördüler. Mescidin yan tarafındakiler ise ne olup bittiğini anlayamamışlardı. Onlar ancak, “sübhanallah, sübhanallah” diyen Hz. Ömer’in sesini duyuyorlardı. Abdurrahman cemaate namazı kısa bir şekilde kıldırıp tamamlattı. Cemaat namazdan çıkınca Ömer (r.a):

“–Ey İbn-i Abbâs, bak bakalım beni kim yaraladı!” dedi. İbn-i Abbâs bir müddet dolaşıp döndü ve:

“–Muğîre b. Şu’be’nin kölesi” dedi.

Hz. Ömer (r.a):

“–Allah canını alsın, ben ona doğru olanı ve iyiliği emretmiştim” dedi ve ilave etti:

“–Ölümümü müslümanlardan birinin eliyle yapmayan Allah’a hamdolsun.”…

Sonra evine taşındı. Onunla birlikte biz de gittik. Sanki insanların başına o güne kadar hiç musibet gelmemişti. Birisi: “Korkarım ölecek!”, bir diğeri: “Bir şeyi yok” diyordu. Nebiz (hurma şırası) getirildi, ondan biraz içti. İçtiği şıranın tamamı karnındaki yaradan dışarı çıktı. Sonra süt getirildi, ondan da içti. O da yarasından akıp gitti. Artık iyice anlaşılmıştı, Ömer (r.a) ölecekti. İnsanlar gelip kendisine senâda bulunuyordu. Bir genç geldi:

“–Ey Mü’minlerin Emîri, size müjdeler olsun. Ne güzel Rasûlullah (s.a.v) ile beraberlikleriniz ve sohbetiniz var, İslâm’a pekçok hizmet ettiniz. Sonra başa geçtiniz ve adâletle muâmele ettiniz. Sonunda da şehadete nâil oluyorsunuz!” dedi.

Hz. Ömer büyük bir tevazu ile:

“–Bütün bunların günahlarımı karşılayarak Allah’ın huzurunda hesaba çekilmemeyi, başa baş kurtulmayı ne kadar isterim” dedi.

Genç geri dönünce, elbisesinin yere değmekte olduğunu gördü.

“–Onu bana çağırın” dedi. Geldiğinde:

“–Ey kardeşimin oğlu, elbiseni kaldır, böyle yapman giysinin daha temiz kalmasını ve Rabbine karşı daha müttakî olmanı sağlar!” dedi.

Sonra oğluna yönelerek şöyle dedi:

“–Abdullah! Araştır bakalım üzerimde ne kadar borç var!” dedi. Hesapladılar, seksen altı bin dirhem kadar borcu olduğu anlaşıldı.

“–Âilemin malı yeterse, bunu onların malından ödeyin. Yetmezse kabîlem Adiyy b. Ka’b Oğulları’nın malından iste. Onların malı da yetmezse Kureyş’in malından iste. Kureyş’ten başkasına gitme. Benim yerime bu borcu öde!

Mü’minlerin annesi Hz. Âişe’ye git ve:

«–Ömer sana selâm ediyor.» de. Sakın «Mü’minlerin Emîri» deme! Bugün artık ben mü’minlerin emîri değilim. Ona:

«–Ömer b. Hattâb iki arkadaşıyla birlikte gömülmek için senden izin istiyor.» de!”

Abdullah şöyle devâm eder:

Hz. Âişe’den izin istedim, izin verince selâm verip odasına girdim. Hz. Âişe (r.anhâ) ağlıyordu.

“–Ömer sana selâm ediyor. İki arkadaşının yanına defnedilmek için izin istiyor” dedim. Hz. Âişe vâlidemiz:

“–Allah Rasûlü’nün yanında kalan bir kişilik yeri kendim için ayırmıştım. Lâkin bugün Ömer’i kendime tercih ediyorum.” dedi. (Rasûlullah [s.a.v] ve Hz. Ebû Bekir, Âişe vâlidemizin odasına defnedilmişlerdi. Âişe [r.anhâ] da, Efendimiz ve babasının yanına defnedilmeyi istiyordu, ancak büyük bir fedâkârlık ve îsârda bulundu.)

Geri dönünce Hz. Ömer’e:

“–İşte Abdullah geldi!” denildi. Ömer (r.a) heyecan ve merakla:

“–Beni kaldırın!” dedi. Bir kişiye dayanarak kaktı ve:

“–Ne haber getirdin?” dedi.

“–Arzun yerine geldi, Hz. Âişe izin verdi” deyince:

“–Elhamdülillah! Nazarımda bundan daha ehemmiyetli bir şey yoktu. Rûhum kabzedilince beni oraya götürün. Oraya varınca, Hz. Âişe’ye tekrar selâm ver ve:

«–Ömer izin istiyor!» de. Eğer izin verirse beni içeri alın, vermezse beni müslümanların mezarlığına götürün!” dedi…

Rûhu kabzedilince, onu aldılar, yürüyerek Hz. Âişe’nin odasına kadar geldiler. Abdullah selâm verip:

“–Ömer izin istiyor!” dedi. Muhtereme vâlidemiz:

“–Alın içeri!” dedi ve derhal içeri alındı. İki arkadaşıyla birlikte oraya defnedildi. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 8; Cenâiz, 96; Cihâd, 174; Tefsir, 59/5, Ahkâm, 43)

Bu hazîn kıssadan pek çok ibretler çıkarmak mümkündür. Bir kısmı şöyledir:

– Hz. Ömer ağır bir şekilde yaralandığı hâlde namazı tamamlattırıyor.

– Kâtilinin nasıl bir kimliğe sahip olduğunu araştırıyor ve müslüman olmadığını görünce Allah’a hamdediyor. Çünkü o, daha önceleri:

“Allah’ım, ölümüm hayatında bir kere bile secde etmiş birinin elinden olmasın. Çünkü kıyamet günü bu secde ile kendini haklı çıkarmaya çalışır” diye dua ediyordu. (Muvatta, Cihad, 30)

– Büyük bir tevâzu içinde, amellerine güvenmediğini bildirerek Allah’ın rahmetine sığınıyor. Rabbimizin huzûrunda suçlu çıkmaktan son derece korkuyor.

– Ölümle pençeleşirken dahi tebliğ faaliyetine devam ediyor. Hatasını gördüğü bir genci yumşak bir dille îkâz ediyor, doğruyu ve güzeli anlatıyor.

– Borçlarının ödenmesini isteyerek kul hakkı husûsunda büyük bir titizlik gösteriyor. Diğer rivayetlerden öğrendiğimize göre bu borçları da insanlara infak ve iyilik yapmak için yaptığı harcamalar neticesinde birikmişti.

– Hz. Âişe’den izin isterken gösterdiği incelik ve nezaket ise her türlü tasvir ve takdirin fevkindedir. “Mü’minlerin Emîri deme!”, “Cenâzemi götürünce tekrar izin iste, vermezse beni müslüman mezarlığına götürün” gibi gayet ince bir düşünce ve rakik bir kalbin eseri olan nezâket yüklü sözler ve fazîlet timsâli davranışlar, insanı duygulandırmakta ve hayran bırakmaktadır.