Mutlak Bilgi’ye sahip olan Allah Teâlâ’nın ilminin sınırsız ve nihâyetsiz olduğunun bildirilmesi de azametli bir ifadedir. Bu hususu insanların zihnine yaklaştırabilmek için Kur’ân-ı Kerîm, şu temsîlî anlatımda bulunur:
“De ki: «Rabbimin kelimelerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsaydı, hatta onun bir mislini de takviye gönderseydik, bu denizler tükenir, Rabbinin sözleri yine de bitmezdi»”[1].
Müfessirler, “Rabbimin kelimeleri” terkibini umumiyetle, “Allah Teâlâ’nın ilim ve hikmeti” şeklinde tefsir etmişlerdir[2]. Bunu şöyle îzah ederler:
“Allah’ın ilmi sonsuzdur, denizler ise sınırlıdır. Tükenen bir şeye yine tükenen bir şeyi eklemekle elde edilenlerin toplamı da, ne kadar çok olursa olsun, nihâyet biter ve tükenir. Dolayısıyla mahdut bir şeyin bitmeyen ve tükenmeyen bir şeye uygun gelmesi imkânsızdır, tezâddır”. Yani insanlar Allah’ın ilminin sonuna ulaşamazlar. Daha doğrusu insanların bu bilgiyi dile getirmesi bir yana, onu algılayıp kaydetmeleri bile imkânsızdır[3].
Mücerret (soyut) mânâlar, müşahhas (somut) bir şekilde misallendirilmediği müddetçe, insan zihninde yer etmez, çabucak silinip gider. İnsan aklı her ne kadar tecrid gücüne ve kabiliyetine sahip olsa da, yine soyut anlamların tablolar, şekiller ve örnekler halinde somutlaştırılmasına ihtiyaç duyar. Bunun için âyet-i kerime, bize birtakım örnekler göstermektedir. İnsanların bildiği en geniş ve en bol şey denizdir. Ayrıca insanlar yazacakları şeyleri mürekkeple yazarlar. Dolayısıyla burada, olanca genişliği ve derinliği ile deniz, yüce Allah’ın sözlerinin yazıldığı mürekkebe benzetilmiştir. Yazılan bu sözler O’nun ilminin delilleridir. Deniz tükenir fakat Allah Teâlâ’nın sözleri bitmez. Sonra bu denize bir diğeri daha katılsa, o deniz de tükenir fakat Allah’ın sözleri halâ bitmez. İşte bu somut tasvir ve belirgin hareket vâsıtasıyla sınırsız bir anlam, insanın sınırlı anlayış ve idrakine yaklaştırılmış olur[4]. Yoksa Allah’ın ilmi yedi veya on yedi denizle de kıyas edilecek kadar az değildir.
Aynı üslup üzere Allah’ın ilminin nihâyetsizliğini, temsîlî bir şekilde insanlara anlatan diğer bir âyet de şöyledir:
“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah’ın sözleri tükenmez. Şüphe yok ki Allah Azîz ve Hakîm’dir”[5].
Aslında her bir varlık, Yaratıcısının azametini dile getiren bir sözdür. Dolayısıyla Allah’ın yarattıklarının sonu gelmez, sayı ile de hesâb edilemez. Aynı şekilde O’nun medhine dâir sözler de bitip tükenmez.
Âyetteki “yedi” rakamı çokluktan kinâyedir. Yoksa bir adet ve tahdit bildirmek için değildir. Milyarlarca kere ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa yine Allah’ın ilmi ve sözleri yazmakla tükenmez.
“–Makâm, teksiri (çokluğu) gerektirdiği hâlde, “كَلِمَات” niçin cem-i kıllet olarak gelmiştir?” şeklindeki muhtemel bir soruya Zemahşerî:
“–Allah’ın ilminin böyle az bir kısmı bile yazılamazsa O’nun bütün ilmini yazmak ve bilmek nasıl mümkün olur?!” diye cevap verir[6]. Bu, güzel bir inceliktir. Hakîkaten Allah Teâlâ’nın ilmi, insanların idrâk edemeyeceği kadar sınırsız ve nihâyetsizdir. Onun tamamı bir tarafa çok az bir kısmını bile kimse ihâta edemez[7].
{
Görüldüğü gibi, yerde ve göklerde olan gizli-açık her şeyi bilen Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, her yönüyle azamet ifade etmektedir. O’nun ilminin nihayetsizliği, Kur’ân’da zikrettiği geçmiş, hâl ve geleceğe dâir bilgilerin gerçekleşmesiyle bir kez daha anlaşılmıştır. Yine Allah Teâlâ, bir kısım insanların kalplerinde gizledikleri şeyleri ortaya koyduğunda, o kimseler mahçup olmuş ve korkmuştur. Rasûlullah (s.a.v) zamanındaki münafıklar ve yahudiler, yaşadıkları pek çok tecrübe neticesinde Cenâb-ı Hakk’ın kalplerinden geçen her şeyi bildiğine kânî olmuşlardır. Bu sebeple, “Hakkımızda vahiy iner” korkusuyla pek çok hâin planlarından vazgeçmişlerdir[8]. Bütün bu tarihî hâdiseler Allah Teâlâ’nın gizli-açık her şeyi bildiğini net bir şekilde ortaya koymuştur.
Diğer taraftan Allah’ın yarattığı varlıklardaki mükemmellik ve sağlamlık da engin bir ilim ve hikmeti gerektirmektedir. Dolayısıyla kâinâtta müşâhade ettiğimiz üstün âhenk ve nizâm, Allah’ın nihâyetsiz bir ilme sahip olduğunu gösterir.
Farz edelim ki, azametli bir saltanata sâhip olan ve her hükmünü icra eden bir hükümdar, mesajını taşıyan bir elçisini gönderse, elçinin getirdiği mesajın o hükümdara âit olduğuna kesin olarak inanan kimsenin, onları tahkik etmeye hiçbir zaman ihtiyacı olmayacaktır. O, “Mâdem ki bunları, doğru sözlü ve dediğini yapan bir zat söylemiştir, öyle ise doğrudur” diyecektir[9]. İşte burada zikrettiğimiz ve onlara benzer diğer deliller de bizi Cenâb-ı Hakk’ın ilmi husûsunda böyle düşünmeye sevketmelidir.
Şimdi, bir insan çıkıp; “Ben de her şeyi bilirim” diyebilir. Cenâb-ı Hakk’ın sözü ile onun sözü sûreten aynı görünse de mânen aralarında bir nefer ile ordu kumandanının verdiği emir kadar fark vardır. İnsan söylediği sözün hakikatini ispat ile yükümlüdür. Cenâb-ı Hakk’ın insanlara gösterdiği deliller gibi o da ilim ve kudretini gösteren deliller ortaya koymalıdır. Aksi takdirde iddiâsı, mânâsı olmayan boş bir hezeyandan öte geçemez.
Şunu da belirtmek gerekir ki; Allah Teâlâ, sözlerinin doğruluğunu anlamaları için insanlara bazı deliller göstermekle birlikte, bunların asıl hakikatinin âhirette ortaya çıkacağını bildirmiş ve Kur’ân-ı Kerîm’i iman edilecek unsurlar arasında saymıştır[10]. Bu sebeple Kur’ân’daki ifadelerin tamamının bu dünyada ispat edilmesini beklemek doğru değildir. Hepsinin doğruluğuna delalet edecek kadar bazı deliller misal kabilinden zikredildikten sonra diğerleri kıyâmete bırakılabilir. Bu da îmânın gereği olan bir husustur.
[1] el-Kehf, 109.
[2] Zemahşerî, III, 222; Râzî, XXI, 150; Ebu’s-Suûd, V, 251, (el-Kehf, 109).
[3] Bkz. Ebu’s-Suûd, V, 251; Yazır, V, 3296; Kutub, IV, 2297, (el-Kehf, 109).
[4] Kutub, Fî Zılâl, IV, 2296-2297, (el-Kehf, 109).
[5] Lokmân, 27.
[6] Zemahşerî, V, 22; Ebu’s-Suûd, VII, 74, (Lokmân, 27).
[7] el-Bakara, 255.
[8] Bkz. Buhârî, Megâzî 79; Müslim, Tevbe, 53; Vâkıdî, I, 365, III, 1046; İbn-i Sa’d, II, 57.
[9] Draz, en-Nebeü’l-azîm, s. 174-175.
[10] Bkz. el-Bakara, 4, 177, 285; en-Nisâ, 60, 136; Müslim, Îmân 1, 5.