SONUÇ

Osmanlı devletinin, miras olarak devraldığı ve altı asır boyunca geliştirerek devam ettirdiği fikri yapının Tanzimat döneminde kırılmaya uğradığı görülmektedir. Bunun tezâhürlerini ilmî hayatın satırları arasından da okuyabilmekteyiz. Yazılan ve basılan eserler, farkında olarak veya olmayarak devrin hâkim fikrinin tesirinde kalmaktadır. Farklı oluşumların ortaya çıkmasında zamanın beraberinde getirdiği ihtiyaçların da rol oynadığı muhakkaktır.

Bu zaviyeden bakıldığında Kur’ân’ın Türkçe tercüme ve tefsîrlerinin, daha önceleri de matbaa mevcut olduğu halde bu dönemde bastırılarak yaygınlık kazanmaya başlamış olmaları dikkat çekmektedir. Acaba din dilinin ulusal dile çevrilmesi sinyalleri mi verilmektedir? Bizde, incelediğimiz eserlerin direk olarak böyle bir maksadı gütmekten ziyade taleb ve ihtiyaca cevap verme mahiyetinde ortaya çıktıkları görüşü ağır basmakla birlikte bu yol üzerinde kendilerine uğranılmadan geçilemeyecek derecede öneme sahip oldukları da bir gerçektir.

Tesbit edebildiğimiz kadarıyla Türkçe tercüme ve tefsîrler devamlı olarak devletin desteğini görmüş veya bizzat Padişah ve vezirlerin arzûsu üzerine kaleme alınmıştır. Dini eserleri kontrol eden teftiş kurulunun tasdîkini almayan kitaplar neşredilemezken bunların rahatlıkla basılabildiği görülmektedir. Bu sebeple de mukaddimelerin hemen hemen hepsinde Padişaha yapılan medhiyeler ve teşekkürler yer almaktadır.

 Müelliflerin eserlerini te’lif etmelerinin sebebi umûmiyetle Arapça bilmeyen halkın Kur’ân’ı ve İslâm’ı anlayarak mûcibince amel etmeleri, medresedeki talebelerinin öğrenmek maksadıyla talepte bulunmaları ve sahiplerinin sevâb kazanarak hayırla yad edilmeleri, diğer bir ifadeyle “saadet-i dâreyn recâsıyla” olmaktadır. Dolayısıyla eserler “pek açık ta’bir ile” sade bir şekilde yazılmaya çalışılmıştır. Arapça tefsîr yazan müfessirlerden birçoğu yine müslüman halkın istifadesini düşünerek kitabının içine bir de Türkçe tefsîr yerleştirmekte, böylece Arapça bölümlerle Türkçe bölümler iç içe eserin sonuna kadar devam etmektedir. O devirde meşhur olan tefsîrlerin umumiyetle işarî tefsîr metoduna yakın olmaları gerçeğini de müfessirlerin çoğunluğun eğitimini gaye edinmeleri ile açıklayabiliriz.

Yine bu tefsirlerde, kullanılan rivayetlerin senetleri verilmemektedir. Bunların Tefsîr alanında kullanılan ma’lum rivayetler olmaları, bu konuyla ilgilenenlerin adeta îma yoluyla hadis kitaplarına yönlendirilmeleri ve halkın rivayetlerin senetleriyle meşgul olmamaları gibi nedenlerle bu tür bir kolaylaştırma yoluna gidilmiş olabilir.

Bununla birlikte bu eserlerin sahipleri yaptıkları işin ne kadar mühim ve zor olduğunun şuurunda bulunmaları sebebiyle, tefsîr yazabilmek için çeşitli ilimleri ve fenleri liyakatlı âlimlerden usûlünce öğrenmek gerektiğini, bu ilimlerle ve alakalı bulundukları temel eserlerle 40 yıl gibi uzun bir müddet meşgul olmanın zaruri olduğunu ifade etmekle birlikte istisnasız her biri eksiklerinin ve hatalarının bulunabileceğini, bunlara muttali olan ehl-i insâfın kendilerini affetmelerini, daha da ilerisi, sayfanın kenarına not düşmek sûretiyle düzeltivermelerini isteyerek hududsuz bir tevazu misâli sergilemişlerdir. Bu tavır Osmanlı âlimlerinin ne kadar tenkide açık bir zihin yapısına sahip olduklarını göstermektedir.

Günümüzde müsteşriklerin tesiriyle salgın bir hastalık halini alan İslâm’ın ikinci temeli mesabesindeki Sünnet-i Seniyye’yi hafife alma tavrının o devirde izine rastlanmamaktadır. Aksine istisnasız bütün âlimler Sünnet-i Seniyye’ye büyük bir ehemmiyet atfederek tefsîrlerini rivayetlerle tezyîn etmişlerdir. Bir rivayeti zikredecekleri zaman Peygamber Efendimiz hakkında 5 satırı bulacak kadar uzunlukta tazim ifadeleri kullanmaktan dahi çekinmemişlerdir.

Tanzimat dönemindeki tercümelere baktığımızda bunların umûmiyetle tefsîri tercüme niteliğinde oldukları, müfessirlerin, metni motamot çevirmekten ziyade mananın daha iyi anlaşılabilmesi için gayret ettikleri, bu maksadı gerçekleştirebilmek için de cümleyi uzatmaktan kaçınmadıkları göze çarpmaktadır. Arapça tefsîrlerde gördüğümüz ciltlerce uzayıp giden geniş tefsîrlere de pek rastlanmamaktadır. “Muhtasar müfid” diye ifade edilen, okunması kolay, Mushaf gibi hatmetme imkânı olan ancak aktarılması gereken manayı da zayi etmeyen bir usul takip edilmiştir.

Umumiyetle birbirinin benzeri kaynaklardan istifade eden müfessirlerin zamanlarında meşhûr olan Rûhu’l-beyân, Envârü’t-Tenzîl, Mevâhibu’l-Ledünniyye, Meʻâlimü’t-Tenzîl, İrşâdü’l-akli’s-selîm, Tefsîr-i Ebu’l-Leys, Tefsîr-i Kebîr gibi eserlerden, bilhassa da Rûhu’l-beyân’dan sıkça nakillerde bulundukları görülmektedir.

 Âlimler, eserlerinin isimlerine ayrı bir ehemmiyet vermektedirler. Verilen her isim ya ebced hesabıyla kitabın yazılış tarihini gösterir, ya tefe’ül yoluyla bir hayra işâret eder, ya da müfessirin ehemmiyet verdiği bir husûsu tebârüz ettirir. Bu güzel âdet, tarih tesbiti ve eserin bağlantılı olduğu diğer kitaplar gibi bazı noktalarda araştırmacılara yardımcı olmaktadır.

Bu devirde tam tefsîrlerin, sûre ve âyet tefsîrlerine göre az olduğunu görmekteyiz. Tam tefsîrlerin az olmasının sebebi, telif zorluğu, küçük kitapların okuma bakımından daha pratik olması ve bazı fazîletlere sâhip olan sûre ve âyetlerin çoğunluğun alâkasını celbetmesi sebebiyle daha fazla tercih edilmiş olmasıdır.

Tam tefsîrlerin umûmu Arapça tefsîrlerden tercüme edilmek ve gerekli ilaveler yapılmak sûretiyle yapılmıştır. Sadece bir tanesi Farsça’dan tercüme edilmiştir. Cüz’ tefsîrlerinden Semerkandi’nin Nebe’ tefsîri Arapça’dan tercüme edilmiş, diğerleri te’lif eserlerdir. Sûre tefsîrlerinden Ahmed Rüşdü Paşa, Arapça olarak yazdığı Hikmetü’l-beyân isimli Rahman Sûresi tefsîrini bizzat kendisi Türkçe’ye çevirmiş ve Sırrı Paşa da eserlerini umûmiyetle Râzî’den tercüme yoluyla oluşturmuştur. İlk sıradaki Amme Tefsîri, Afvî’nin ve Muhammed Ârif’in eserleri de Tibyân tercümesinden alınmıştır. Bunların dışındaki çoğunluğu oluşturan tercüme ve tefsîrler ise telif eserlerdir.

Kur’ân-ı Kerim’de en çok tercüme ve tefsîri yapılmış olan sûre Yâ-Sîn’dir. Daha sonra Yûsuf ve Fâtiha sûreleri gelmektedir. Namaz Sûreleri de devrin anlayışı olan halkın okuduğunu anlaması gayretleri sebebiyle çok tercüme edilenler arasındadır. Bunlardan başka Kehf, Meryem, Furkan, İnsan, Rahman, Vâkıa, Mülk, Nebe’, Duhâ, Kadr, Asr, İhlâs Sûreleri görülmektedir. Cüz’ olarak sadece 30. cüz’ bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim ile alakalı çalışmaların önde gelen müracaat kaynaklarından olan fihristlere bu dönemde sıkça rastlamak mümkündür. Bunlardan matbu’ olan üç tanesini yukarıda görmüş olduk. Ulûmu’l-Kur’ân sahasında ise daha çok i‘câz konusu ele alınmıştır. Biz de bu konuyla alakalı bir kitabı misal kabilinden çalışmamıza dâhil ettik. Bununla beraber sûrelerin âyet sayılarını, ihtilaflı âyetleri, cüz’lerin başlangıçlarını, muhkem ve müteşabihi manzum olarak bildiren Tertîb-i Nefîs’i de tanıttık.

Kur’ân ve din sahasında çok ciddi ve köklü çalışmalara sahne olan Osmanlı tarihinin son dönemindeki Türkçe matbu Kur’ân tercüme ve tefsîrleriyle ilgili bir harita ortaya koymaya çalıştık. Bu haritanın sınırlarının çok geniş ve derinliğinin de oldukça fazla olduğunu müşahede ettik. Bu çalışmamız Osmanlının ilim mirasını tanıtma ve araştırmacıları bu sahaya teşvik etme adına bir katkı sağlayabilirse hedefine ulaşmış sayılacaktır.