3. İ‘câz-ı Kur’ân’dan Örnek Metinler

a) Muallim Naci, Kur’ân’ın mucize oluşunu fesahat ve belağat âlimlerinin onun icazı karşısındaki durumlarını şu şekilde izah eder:

“Kitab-ı Mukaddesimiz Kur’ân-ı Hakîmin i’cazından kim bahsedebilecek? Sözdeki i’cazın meratibinden habîr olan füsaha, bülega değil mi? Hâlbuki onlar ne kadar bahs-i icazda iktidar gösterirlerse, karşılarında Kur’ân’ın kuvve-i icaziyesi o kadar büyür. Onlar bahislerinde ne kadar i’la-yı efkâr ederlerse, nazarlarında Kur’ân o kadar teali eder. Hayır! Kur’ân’ın kuvve-i i’caziyesi o kadar büyümez. Kur’ân o kadar teali etmez. Fusahaya, bülegaya öyle gelir.

Kur’ân zaten hayal-i beşere sığmayacak derecede büyük­tür. Efkâr-ı aliyeyi yanında safıl gösterecek mertebede mütealidir.

Fusaha, bülega, rütbe-i i’caz-ı Kur’ân’ı hakkıyla nasıl târîf edebilsinler? Onların efkârı yükselmişse, meali-amüz-u kevn ü mekân olan Kur’ân-ı lâ-mekanînin tenezzülü sayesinde yükselmiştir. Kimdir aciz insan, nedir i’caz-ı Kur’ân?’’[1]

 b) İnsanın Kur’ân karşısındaki acziyetini de şöyle ifade etmektedir:

“Hakikat-i Halikı bilmek isteyen, mahiyet-i Kur’ânı bilsin. Mahiyet-i Kur’ân’ı bilmek isteyen, hakikat-i Halık’ı bilsin.

İkisini de bilemeyeceğini anlayacak kadar fikri olan mahlûk, itiraf-ı acz etsin ki, bu itirafın zımnında, derecat-ı i’caz-ı Kur’ân’da bize en karîb bulunan dereceyi bârî idrak etmek gibi bir eser-i irfan göstermiş olsun.

İtiraf-ı acz, irfandır. Hakikatte bu irfanın tahsili için değil midir ki, Kur’ân’ın yeryüzünü ilk tenvir ettiği zamanlarda Arabın en güzide fusahası, bülegası henüz aczlerini bilmediklerinden, gözlerine kestirdikleri bazı âyât-ı celileyi tan-zir sevdasıyla birçok uğraşmışlardır?”[2]

c) Muallim Nâci, Fatiha’nın ilk âyeti hakkındaki açıklamaları şu şekilde tercüme etmektedir:

“Bu cümleden iki şey anlaşılır: Biri ilahın vücudu; diğeri Onun hamde istihkakıdır, îlahın vücudunu ne ile bilelim? Hamde istihkakını neden anlayalım? Bunların ikisi de delil ister.

Birinci suale, Rabbi’l-Alemîn kavliyle, ikinci suale de er-Rahmani’r-Rahîm, Maliki Yevmi’d-Dîn kavliyle cevap ve­rildi:

Cevab-ı evvel, şu vecihte izah olunur:

Birşeyin vücudunu bilmemiz ya zarurî yahut nazarî olur. “Vücud-u ilahı bilmemiz zarurîdir” denilemez. Zira bi’z-zarure biliriz ki, vücud-u ilahı bi’z-zarure bilmeyiz, ilah bi’z-zarure bilinemez. Bi’z-zarure bilinecek şey, onun bi’z-zarure bilinemeyeceğidir. Demek olur ki, ilahı ancak ilm-i nazarî ile bileceğiz, îlm-i nazarî ise delilsiz tahsil olunamaz.

Vücud-ı ilaha delil nedir? Şu âlem-i mahsus! Kâinatı nazar-ı dikkate aldığımız halde anlarız ki, arz, sema, bihar, maadin, nebatat, hayvanat bir mucide, bir müdebbire, bir mürebbîye, bir mübkîye muhtaçtır. O muhtâcun ileyh dahi ilahtır. îşte, Rabbi’l-Alemîn kavli, bu Sûretle, kadir, hakîm bir ilahın vücuduna işaret olur.”[3]

Mütercim, kitabın normal akışı içerinde bazı ince noktaları izah etmek için aralara Latife’ler yerleştirmektedir. Bunlar sayıca çok olmalarına rağmen sadece birisini örnek kabilinden buraya kaydediyoruz:

Latife, el-hamdü lillahi Halıkı’l-Alemîn buyurulmadı; el-hamdü lillâhi Rabbi’l-Alemîn buyuruldu. Bunun hikmeti de şudur ki: Her hâdisin, hal-i hudüsta bir muhdise muhtaç olacağı meselesinde, âlem müttefiktir.”[4]



[1] İstanbul, 1301, s. 5.

[2] s. 6.

[3] s. 13-14.

[4] s.14. Burada zikredilmesi gereken Kazan’da 1897 tarihinde basılan Anonim, Kur’an Tahlilleri ile Ali Rızâ Bey’in İ’câz-ı Kur’ân’dan bir Nebze isimli eserlerinden birincisine rastlayamadık, ikincisi ise M.Ü. İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi Öğüt Bölümü 1159 numarada kayıtlı olmasına rağmen yerinde bulunmamaktadır.