b. el-Havâssu’n-nâfia fî tefsîr-i Sûreti’l-Vâkıa

Kur’ân-ı Kerim’in her bir sûresinde ve herbir âyetinde nice ma’nâlar, nice hazineler olmakla birlikte bazı sûrelerin ve âyetlerin kendilerine has hususiyet ve fazîletleri mevcuttur. İşte bu hususa temas eden Edirne müftüsü Muhammed Fevzî Efendi, Vâkı’a Sûresini ele alarak bu sûreyi devamlı olarak belli zamanlarda okuyanların hayatları boyunca hiçbir zaman fakirlik yüzü görmeyecekleri rivayetleri istikâmetinde tefsîr etme arzusuna düşmüş ve muhtasar müfid bir tefsîrini yapmıştır.

 “Badehu işbu Edirne Müfti-i Esbakı Kureyşizade el-Hac Muhammed Fevzi -aslahallahu hâlehû ve ferraha bâlehû ve neffeze makâlehû bi-hurmeti men bihî ızzî- âcizane ve fakirane dir ki her ne kadar huz mine’l-Kur’âni mâ şi’te limen şi’te[1] fermude-i şerifesi muktezasınca hazret-i Kur’ân-ı Kerîm’in herbir sûre her bir âyet her bir kelime ve herbir harfinde hazine-i zer ü cevher gibi her ne türlü faide ve menfaat murad olunur ise hakikat-i mevcude olduğu müsellemaâ ve muʻtekadât-ı sahiha-i İslâmiyeden ise de lakin bazısında bazı guna hassa-i mahsusa olduğu musârraha ve mansusadır. Ezcümle yüz on dört suver-i Kur’âniyyenin elli altıncısı olan Sûre-i Vâkı’a’nın hassası kendüsini her kim devam üzre vakt-i mahsusda kıraat ider ise ol kimse asla ömründe fakr u fâkaya giriftar ve renc-i şâkkaya düçar olmamaktır. İşte bu nimet, cümlenin leyl ü nehar Cenab-ı Hudây-ı bî-enbâza dua ve niyaz eylemekte bulundukları bir nimet-i uzmadır ki allahümme inni e’ûzü bike mine’l-fakri illâ ileyk[2] ed’iye-i me’sûredendir.”[3]

Mehmed Fevzî, Kur’ân’ın anlamının anlaşılmadan, ancak tertemiz, abdestli bir şekilde ve sağlam bir inançla okunması halinde Allah’ın lutfuyla bu ibadetin kabul olacağını ve faydasının olacağını ifade ettikten sonra, velev hulâsaten bile olsa ma’nâsını bilerek okumanın faydasının ve tesirinin diğerinden çok farklı olacağının kimse tarafından inkâr edilemeyeceğini söylemektedir.

Müellifin bu kitabını yazmasındaki maksadı, öldükten sonra kendisinin hatırlanacağı ve hayır dualarla yâd edileceği bir eser ortaya koymak, bu dualar vesilesiyle birçok hayırlara nail olup şerir kimselerden ve onların kötülüklerinden de kurtulmaktır.

“Sûre-i şerife-i mezkurenin hâssası ve vakt-i kıraati hakkında merviye olan ehadis-i şerife ve asar u ahbar-ı münifeleri beyân ve ale târîki’l-icmal ma’nâsını lisan-ı Türki üzre ıyan iderek işbu el-Havassu’n-nafia fî tefsîri Sûreti’l-Vâkı’a nam tefsîr-i şerifi tahrir ve imla vec’al li lisâne sıdkin fi’l-âhirin[4] âyet-i kerimesini okuyarak innallahe la yudîu ecra’l- muhsinin[5] buyuran Cenab-ı Hakk’a iltica ve kadrini bilen ve ta’n ve bühtandan lisanları ve hased ve adavetten mübarek kalbleri pak olan ihvan-ı dinimize ale târîkil hediyye i’ta ve bu abdi acizi hayr ile yad yani «Ya Rabbi işbu el-Hacc Muhammed Fevzi kulcağızını âzade-i keyd-i hussad ve necat-yafta-i şurur-ı ehl-i inad u fesad ve ez her cihet lutfen ber-murad buyur. Âmin! Ya Rabbe’l-ibâd» duasıyla dilşad buyurmalarını rica iderim.”[6]

Girişte müllif kitabı yazmadaki gayesini, beklentilerini, kitabı isimlendirişini az önce gösterdiğimiz gibi belirttikten sonra mü’min kardeşlerinden dua taleb ederek tefsîre başlamaktadır. İlk bölüm “Sûre-i Vâkı’a’nın Hâssası Hakkında Merviye Olan Ehadis-i Şerife ve Ahbâr ve Âsâr-ı Me’sûre” yani bu sûreyi diğer sûrelerden ayıran, onlardan farklı olan husûsiyetlerini ortaya koyan hadisler ve rivayetlerin incelendiği bir bölüm olmaktadır. Birçok hadis ve rivayetten bir Hadis-i Şerif’in tercümesini misal olarak arz edelim:

Ruhu’l-beyân ve diğer bazı tefsîr-i şerif kitablarında mestur ve mezkûrdur ki Peygamber-i âli-şan aleyhi efdalü’s salavati’l-meliki’l-mennan Efendimiz Hazretleri: «Men karae Sûrete’l Vâkı’a külle leyletin lem tusıbhü fâkatün ebeden» diye buyurdular ki ma’nây-ı şerifi “Eğer bir kimse her gice Sûre-i Vâkı’ayı kıraat eylemiş olsa ol kimseye asla ve kat’â fakr u ihtiyac isabet itmez” dimektir.”[7]

Bu bölümde rivayetler incelendikten sonra Sûrenin tefsîrine geçilmektedir. İkinci bölümün başlığı şöyledir:

“Sûre-i Vâkı’a’nın ale Târîki’l-İcmâl Hâsıl Ma’nâsı Beyân Olunarak Tefsîri”[8]

Burada Vâkıa Sûresinin tercümesi ve kısa, özlü bir şekilde tefsîri yapılmaktadır. Fevzi Efendi, sûreyi üç bölüme ayırarak tefsîr etmektedir. Birinci bölüm baştan 16. âyetin sonuna kadar; ikinci bölüm 16. âyetten 57. âyetin sonuna kadar; üçüncü bülüm de 57. âyetten sûrenin son âyeti olan 96. âyete kadardır.

Yukarda sınırları belirtilen her bölümden sonra bu bölümlerin toplu ma’nâlarının ifade edildiği, bir ma’nâda tekrar sayılabilecek bölümler gelmektedir. Bu bölümleri Mehmed Fevzî Efendi şu şekilde isimlendirmektedir:

 “Buraya Gelinceye Kadar Zikr olunan Âyet-i Kerimelerin Zahir Ma’nâlarının Hulasası Şöyledir ki”[9]

Burada âyetlerin toplu ma’nâları, önceki bölümde ifade edilmiş olsa bile tekrar, verilmektedir. Osmanlı âlimlerinde bu özelliğe sıkça raslamaktayız. Bu durum, tercümenin aslın ma’nâsını tam olarak ifade edememesinden kaynaklanmaktadır. Önce kelimelerin özel ma’nâları arada kaybolmadan verilmekte ancak bu durumda düzgün bir ifade çoğu zaman ortaya çıkamamakta, daha sonra bu eksiğin telafisi için daha rahat ve toplu bir ma’nâ düzgün cümle kalıpları dâhilinde sunulmaktadır. Bu durumu örneklendirmeye çalışalım:

“17. Ol ehl-i cennetin üzerlerinde yani etraflarında velîdler yani şol güzel oğlanlar li-ecli’l-hıdme deveran iderler yani daim dolaşurlar. Onlar yani ol oğlanlar bir yaşında yani tazelikde ibka olunmuşlardır. Yani gençlik ve tazelik halinden çıkubda dünyadakiler gibi «Eşabba’s-sağîr ve efna’l-kebîr kerru’l-ğadâti ve merru’l-ışâ» beyti muktezasınca gocalmak haline girmezler belki daim genç ve dinc ve ter ü taze dururlar.

18. Bi-ekvâbin; kûblara mülabis oldukları yani ellerinde kulpsuz ve ümzüksüz kadehler. Ve ebârîqa; yani kulblu ve ümzüklü ıbrıklar. Ve ke’sin min maîn; yani ve enhârin min hamrin lezzeti’l-li’ş-şâribîn[10] âyet-i kerimesinde zikr buyrulduğu vechile şarab ırmaklarından doldurulmuş kâseler ile yani bunları ehl-i cennete virmek ve içürmek içün ellerinde tutdukları halde ol vildân deverân ederler.

19. Yani ehl-i dünya dünya şarabını içdikleri zaman başları ağrımak ve akılları başlarından gitmek ve kay itmek vaki ise de lakin ehl-i cennet ol şarabdan nûş ittikleri zaman başları ağrımaz ve akılları zail olmaz belki halleri daha güzel olur.”[11]

Müellif, bu minval üzere 57. âyete kadar tercüme ve tefsîr yaptıktan sonra “Buraya Gelinceye Kadar Sebkat İden Âyetlerin Zahir Ma’nâlarının Hulasası Şöyledir ki” diyerek şunları yazar:

“Ehl-i cennet cennet-i alaya dühûl ettikleri zaman kendülerine yalnız hizmet itmek içün tahsis olunmuş birçun asla gençlikleri geçmez güzel güzel taze oğlanlar etraflarında ellerinde kulpsuz ve ümzüksüz kadehler ile ve kulblu ve ümzüklü ıbrıklar ile ve şarab ırmağından doldurulmuş kâseler ile dolaşurlar. Ve eğer ehl-i cennet taleb iderler ise anlara takdim iderler. Ve ol şarab öyle bir şarabdır ki dünya şarabı gibi değildir. Zira anı içmekle ehl-i cennetin asla başları ağrımaz ve dönmez ve gönülleri bulanmaz ve akıllarına halel gelmez…”[12]

Diğer bölümler de bunlara kıyas edilerek Mehmed Fevzi’nin nasıl bir metod izlediği anlaşılabilmektedir.

Kitap, 2. sahifeden başlamakta ve 19. sahifede sona ermektedir. İstanbul’da 1313 yılında basılmıştır.

Kitabın bir nüshası M.Ü. İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi Öğüt Bölümü 1099 numarada bulunmaktadır.



[1] Kur’an’dan dilediğin yeri dilediğin kimse için al. Bu söz Kur’an sûre ve âyetlerinin aynı değerde ve kıymette olduğunu ifade etmektedir.

[2] “Allahım! Fakirlikten ancak sana sığınırım.” (Dineverî, el-Mücâlese ve cevâhiru’l-ilm, IV, 453)

[3] İstanbul, 1313, s. 2-3.

[4] Şu’âra, 84. “Ve bana sonrakiler içinde izi baki kalacak güzel bir nâm tahsis eyle.”

[5] Tevbe, 120. “Şüphesiz Allah, yaptığı işi sağlam ve güzel yapanların ecrini zâyî etmez.”

[6] s. 3.

[7] s. 3.

[8] s. 5.

[9] s. 7.

[10] Muhammed, 15: “İçenlerin zevk-yâb oldukları şarabdan nehirler.”

[11] s. 8-9.

[12] s. 12.