Mehmed Fevzi Efendi, bu risalesinin mukaddimesinde, namaz kılan ve duâ eden kimseleri ikiye ayırarak bir kısmının okuduğu sûrelerin ve duaların mânâlarını bildiklerini dolayısı ile bunların namazlarındaki ve niyâzlarındaki rûhânî tadın ve feyzin başka olacağını; diğer kısımdaki insanların ise okudukları âyet ve duaların ma’nâlarını bilmeyerek sadece küçük yaşlarda mekteb hocasından öğrendikleri gibi sırf lafızlarla namaz kıldıklarını, bu kimselerin namazları her ne kadar Allah katında kabul olunsa ve hatta kendilerine sevâb dahi verilse de diğer kısımdaki kimselerin namazları ile müsâvi olamayacağının açık olduğunu söyleyerek, bu ikinci gruptaki kimselerin okuduklarının ma’nâlarından gafil olmamaları, mümkün mertebe bu ma’nâlara aşinalık kazanarak namaz ve niyâzlarında kalb ve ruhlarının rûşenâlık bulması için, namazın başından sonuna kadar okunan tüm dua ve namaz sûrelerinin pek açık bir ifadeyle lafızlarının delalet ettiği zahir ma’nâlarını Türkçe’ye çevirmiştir. Müellif, yapmış olduğu bu tercümeyi ifade ederken kullanmış olduğu “Pek açık ta’bir ile lafızlarının delâlet eylediği zâhir ma’nâlarını lisân-ı Türkî ile tahrir eyledi” cümlesi ile kendisinin müslümanların Kur’ân’dan faydalanmaları için ne kadar büyük bir gayret içerisinde ve aynı zamanda da sanat yapma yoluna gitmeyerek açık ve sade bir Türkçe kullanarak derin bir dil şuuruna sahib olduğunu göstermiş bulunmaktadır. Müellifin dikkat ettiği diğer bir ince nokta ise Kur’ân’ın mânâlarını tercüme yoluyla tam olarak ifade etmenin mümkün olmadığı gerçeğidir ki zaten kendisi de bunu ‘lafızlarının delâlet eylediği zâhir ma’nâları’ ifadesiyle belirtmiş olmaktadır.
Namazlarda niyetlerin nasıl yapılacağını tek tek Arapça’sı ve Türkçe’ye tercümesi ile birlikte veren Fevzi Efendi bu niyetlerin Türkçe olarak da yapılabileceğini söylemektedir. Türkçe bir niyet örneği şöyledir:
“Kur’ân-ı Kerim’e uyucu ve kıbleye yönelici olduğum halde niyet eyledim sabah namazının iki rek’at sünnet-i şerifesine”[1]
Osmanlı eğitiminin tesiriyle günümüzde de bu şekilde niyet eden insanlara rastlamak mümkündür.
İftitah tekbirinin, sübhaneke duasının, besmele ve istiazenin tercüme ve açıklamalarını yaptıktan sonra Fatiha Sûresinin ‘muhtasarca, açık ta’bir ile tefsîri ve ma’nâsı’ verilerek Fil sûresinden Nâs sûresine kadar olan namaz sûrelerinin ma’nâlarını vermektedir. Bu sûreler bittikten sonra da namaz içinde okunan diğer tesbihat ve duaların tercümeleri gelmektedir.
Fevzi Efendi’nin şairlik yönü de olması hasebiyle eserini pendlerle ve münacatlarla bitirmektedir. Pend’inden bir kısmı buraya alıyoruz:
Fi’l-hakika ey aziz mi’râcdır namaz, Penc evkâtta namazın kıl da it Hakk’a niyâz!
Çünki “Üd‘ûnî”[2] buyurdu ol Hudây-ı zü’l-kerem, Oldu erbâb-ı niyâza dergeh-i ihsân bâz
Ehl-i keşf olmak dilersen kıl namazı rûz şeb Açılır miftâh-ı tâat ile zirâ bâb[3]
İstanbul’da 1302 senesinde Karnik matbaasında basılan bu eser 24 sayfa olup M.Ü. İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi Hakses Bölümü 640 numarada bir nüshası bulunmaktadır.
Risâle-i Rûhu’s-Salâh’dan örnek metin olarak Nasr Sûresi’ni veriyoruz:
“İzâ câe Sûresinin Ma’nası Beyânındadır.
İzâ câe, geldiği zaman nasrullahi, Allah zü’l-celâl Hazretlerinin yardımı, yani ol hayru’n-nâsırîn olan Hazret-i Hudây-ı lem yezel’in Habîb-i Ekrem’ine nusret-i ilahiyyesi yetişüb geldiği zaman. Ve’l feth, feth yani fütuhat-ı Muhammediyyenin a’lası olan feth-i Mekke-i Mükerreme. Ve raeyte’n-nâse, dahi ya Muhammed sen insanları gördüğün zaman ki yedhulûne, dâhil olurlar yani girerler. Fî dînillâhi, Cenab-ı Allah’ın din-i pâkine, yani mü’min kullarına ihsan buyurduğu din-i İslam’a efvâcâ, fevc fevc, yani evvelki kimi bir kimi iki, az az dine gelürler iken birden bire cemaat cemaat, gürûh gürûh din-i İslam’a girmeğe başladıklarını gördüğün zaman fe sebbih, der-’akab tesbih eyle bi-hamdi Rabbike, Rabbin Teâlâ hazretlerinin hamdine mülâbis olduğun halde, hâsılı bu nimet-i uzmâlar içün Rabbine hamd ve şükürler iderek namaz kıl. Ve’stağfirhü, her ne kadar cenab-ı pâkinden günah sadır olmaz ise de ümmetinin günaları içün Rabbin Teâlâ Hazretleri’nden mağfiret taleb ve rica idiver. İnnehû, tahkîk senin Rabbin Teâlâ kâne, oldu tevvâbâ, tevbe eyleyüb afv ve mağfiret taleb eyliyenlerin tevbelerini mübâlağa ile kabul edici oldu.
Bu sûrenin kıbel-i manevi-yi ilahiden Cebrail vasıtasıyla Peygamberimiz -sallalahu aleyhi ve sellem-’e gönderilmesinin sebebi bazı ulemanın beyânına göre şöyledir ki Mekke-i Mükerreme feth olunduğu sene Nebiyy-i zî-şân Efendimiz Mekke-i Mükerreme’ye dâhil olup Halid b. Velid -radıyallahu anh-’ı Mekke-i Mükerreme’nin aşağısında bulunan arapları dine davet içün gönderdi ise de mezkur Araplar inad üzerine bulunduklarından üzerlerine teşhîr-i silah ile emr u ferman buyurduktan sonra tekrar ref’-i silah ve terk-i muharebe ile emr buyurdular. Ol zaman hemân cümlesi gelüb iman getürdüklerinden işbu sûre-i şerife nâzile oldu.”[4]