2. Tefsîru’n-Necât’ın Muhtevâsı ve Örnek Metinler

Osman Necatî, din kardeşlerinin ricası üzerine tefsîr ve hadisin diğer ilimlere üstünlüğünün ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibi olduğunu düşünerek Nebe’ cüzünü Türkçe olarak tefsîr etmeye niyet ettiği zaman kulağına ilham geldiğini, hikmetlerden bir kısmının zihnine ilka olunduğunu ve eserin ismini tefe’ül ile Tefsîr-i Necati olarak koyduğunu ifade etmektedir.

 “Ba’dehu ol taraftan âsitane’ye azimet ve hasbel-kader Tophane-i âmire’de sâkin iken bazı ihvan-ı dine Nebe’ cüzünü tefsîr idüb bu abd-i acizden anın Arabi ve tercümesini iltimas ettiler. Bu daileri dahi ilm-i tefsîr ve hadisin sair ilimler üzerine fazlı ke fadlil- kamer ale sairil- kevakib olduğu zevi’l-ukule hafi olmadığını tefekkür ederken havatif-i Rahman’dan gûş-u hûşuma ilham ve avatıf-ı hikmetten dühn-ü zihnime ilka olundu ki tamimen lil fevaid ve tetmimen lil avaid olsun içun tefsîr-i Kur’ânı zeban-ı azbü’l-beyân-ı Türkî ile tercüme edip anın nam u nişanını bitârîki’t-tefeül Tefsîr-i Necâtî deyu tesmiye eyleyim”[1]

Bundan sonra değerli ve faziletli kimselerle istişarelerde bulunmuş, kendisi de istihare yaparak tefsîri yazmaya başlamıştır. Osman Necâti Efendi’nin tefsîri mufassal bir tefsîrdir.

İşârî tefsîr husûsiyetlerini taşımakla beraber dirayet ve rivayet yönü de hissedilen bu tefsîrde, aldığı kaliteli eğitim sayesinde her alanda zengin bir birikime sahib olan müfessir, bu birikimini burada ortaya koymuş; âyetleri tefsîr eden diğer âyetleri ve hadisleri aynen tercüme ederek manalarını açıklamış, bir de yeri geldikçe şiirler ve özdeyiş denilebilecek olan darb-ı mesellerle, hikâyelerle sözün akışını sağlamış, zaman zaman usul kaidelerini ve furu’a dair meseleleri izah etmiş, böylece zevkle okunabilen, sıkıcı olmayan tatlı bir üslub yakalamayı başarabilmiştir. Müellif bu yöntemle tercümesini tenvir ettiğini söylemektedir.

“Ve âyât ve ahadis ve âsâr ve eş’ar misillu makam-ı istişhâdda irad olunan usul-i belağat-şiârı bi-ibârâtihâ ketb ve tenmik ve hulasa-i mazmunların şerh ve tensik eyledim ve tahrir-i kavaid-i usuliyye ve takrir-i fevaid-i feriyye ve bast-ı durub ve emsal ve baz-ı hikâyât ile derun-u tercümeyi tenvir eyledim.”[2]

Mesela Nebe sûresinin üçüncü âyetini “Ki onlar âhiret hakkında ihtilafa düşmüşlerdir” tefsîr ederken ilgili âyeti kerimeleri, hadis-i şerifleri, Arapça hikmetli sözleri yeri geldikçe açıklamakla birlikte Hazreti Mûsâ ve Firavun kıssasını anlatarak bu kıssanın işârî yorumunu yapmakta, Mûsâ ile Hârun’u kalb ile akla, Firavun’u nefs-i emmareye, asâyı lailahe illallah tevhidine ve deryayı da ruha benzeterek çok faydalı nasihatlarda bulunmuş ve daha başka meseller ve hikâyeler naklederek beş sayfalık geniş bir açıklama yapmıştır. Nefse ve hevaya uymayıp bunları bıraktıktan sonra ancak ruhen bir yükselişin mümkün olduğunu ifade ettikten sonra Allah’ın her şeyi gördüğünü misallendirmek için şöyle demektedir:

“Zira dünya ve ahiret mülkü ona maksûr ve münhasır olup ol Padişah-ı Lem Yezâl’in kabza-i kudretinden ve tealluk-ı basarından bîrûn mekân mevcût değildir ki ol mekânda vuku bulan mâsiyete basîr ve alîm olmıya! Hatta karanlık gecede vâdi-i cibâlde bir hacerin menfezinde sakin olan bir sivri sinek, cenahlarını neşr ve pervaz eylese kanatlarının tul ve arzı ne miktar olduğunu bilir ve görür.”[3]

Osman Necâti, İhlas sûresinin tefsîrinde dirayetini ortaya koyarak kelamî bir üslub ile Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğunu, mürekkeb ve mümkün olmadığını, vacibu’l-vücûd olduğunu ve mebde’-i mümkinâtın tek bir varlık olabileceğini, bunun da ancak Allah -celle celâlühû- olabileceğini şu şekilde açıklamaktadır:

“Ey muhatab-ı kamil sen onlara buyur ki ol mabud bi’l-hak zâtında bir olup teaddüdden berîdir ve eb’âd-ı selâseyi kabil olmayıp eczâ ve eb’âzdan ârîdir. Veya mürekkeb değildir. Zira mürekkeb olmuş olsa eczalarına muhtac, kezalik eczaları dahi ğayre muhtac olurdu. Bu sûrette Allah zülcelal kıyas-ı müsavat üzre ğayra muhtac olurdu. Halbuki ğayra muhtac olan da mümkün olurdu. Mümkün olan hadis olur, hadis olan ilah olamaz.”[4]

“Ve malum ola ki Allah zül celal hazretleri zâtında bir olduğu gibi sıfatında dahi birdir. Yani ona sıfatında bir kimse nazîr ve mesîl olamaz. Zira sıfat-ı mahlukat noksan üzre olup tebeddül ve teğayyürden ve vücut ve ademi kabulden hali olamaz. Amma sıfâtullah bunun hilafınadır. Dahi efalinde birdir. Zira efalinde bir ferd ona şerik olamaz. Olmuş olsa mebde-i mümkinat müteaddid olmak lazım gelir. Halbuki bunlar imkaniyyet iktiza eder. İmdi bu da onun vücubiyyetine münafidir.’’[5]

Müllifimiz, âyet ve sûrelerin hakkıyla anlaşılabilmeleri için önemli bir role sahip olan ve bu güne kadar müfessirlerin ve diğer âlimlerin hassasiyetle üzerinde durdukları sebeb-i nüzul konusunu da titizlikle kitabına yansıtmakta ve bu konudaki rivayetlere yer vermektedir. Mesela İhlas sûresinin sebeb-i nüzulünü şöyle naklediyor:

 “Bu sûre-i kadr-i âlinin sebebi nüzulü oldur ki çünkü esrar-ı uluhiyet ve vezayif-i ubudiyetten haberdar olmayup ömürlerini hebâ-ı mensûr gibi ifna iden müşrikin bir gün huzûr-i nur-i nübüvvete gelip Ya Muhammed, Rabbini bizlere vasf ve beyân eyle ki ol hadîd-i şedîd ve nühâs-ı kadîd ve acîn-i salîb ve haşeb-i cedîdden midir? Ve sen onun vahdetine kail olup cemi-i hacetleri irgören oldur dersin, halbuki bir tane olan cümle mahlukatın hacetini irgöre bu bir emr-i gârîb ve itikad-ı acibdir. Zira bizim ilahımızın kesreti var iken cümle alemin hacetlerini kaza etmelerinde pür kusurdur deyup ızhar-ı cehalet ettiler. Ol vakt onlara cevap olmak sadedinde unvan-ı vahdeti cami ve esrar-ı ilahiyyeyi havi olan sûre-i celile nazil olmuştur.’’[6]

Bu tefsîr İstanbul’da 1288 senesinde Şevval ayının başlarında Mühendishane-i Berri Hümayun matbaasında tabʻ ve temsil olunmuştur. 427 sayfadır.



[1] s. 3.

[2] s. 3.

[3] s. 10. Bu misal Anadolu’da son zamanlara kadar cami imamlarınca küçük çocuklara ilk dini bilgiler arasında öğretilirdi.

[4] s. 413.

[5] s. 414.

[6] s. 3.