2. Kitâbü’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân

Azerbaycan âlimlerinden Muhammed Hasan Mevlâzâde Şekevî’nin telif ettiği bu tefsîrin mukaddimesinde Mevlâzâde eseri telif sebebi olarak müslüman Türk kardeşlerinin, Arapça olduğu için en güzel bir öğüt, en faziletli bir kitab ve Kelamullah olan Kur’ân-ı Kerîm’i anlayamadıklarını, Allah’ın emirlerinden bîhaber kaldıklarını, Kur’ân’ı anlamak için başka dillerden çevrilen tercümelere müracaat ettiklerini bunun da sıhhatli olmadığını bahis konusu etmekte, Kur’ân’ın her dem okunduğunu ancak onda bulunan ahkâmın anlaşılmadığını söylemektedir. Müfessir eserinin mukaddimesinde bu konuyla ilgili şunları ifade etmektedir:

“Din gardaşlarnın huzuruna kemal-i acz ve inkisarla arz idir ki cemi’-i mev’iza ve nasihatlerin eşrefi ve kıssaların efdali Kelamullah-ı Şerif’dir. Amma Arab lügati ile olmagına göre Türk gardaşlar onun zahir manasını derk itmekden aciz, onda yazılan ahkâm-ı din ve Allah’ın başka fermayişlerinin mazmunundan bîhaberdirler. Her çend zahir-i âyet ohunur amma manası malum olmûr. Meğer în ki ecnebi dillere tecüme olmuş kitablardan. Ve âşikardır ki o gunâ tercümeler hem mutabık-ı vaki ve hemi de muvafık-ı tefasir-i ehl-i İslâm değildir. Bu sebeble istedim ki hem-dinlerime hıdmet itmek içün Kur’ân-ı Şerif’i tercüme idem.”

       Mevlâzâde Şekevî, tefsîrini Azerbaycan lehçesiyle yazmış olmakla birlikte basit ve sade bir dil kullanmıştır. İlimden en ufak bir behresi olan bir müslümanın dahi rahatlıkla anlayabilmesini, anladığı ahkâm ile itaatini artırmasını, ibadetin hakikatine yaklaşabilmesini, masiyetlerden hakkıyla kaçınabilmesini ve Kur’ân’ın bütün herşeyi ihtiva ettiğini gözüyle görüp kesin bir bilgi sahibi olabilmesini hedeflemiştir. Bu gayesini mukaddimede şu şekilde belirtir:

“O nev’ muhtasar ve âsân ibaretler ile ki cüz’î sevâdı olan mü’min gardaşlar asanlıkla fehm ideler. Fehm idüb de itaat ve hakiki ibadetlere meyl, masiyetlerden ictinab, bu Kur’ân-ı şerif cemi-i ahkâma dârâ ve câmi olmaknı göziyle görüb yakin ideler.”

Müellif genel olarak muhtasar bir tefsîr yazmıştır ancak bazı konular için sözü uzattığı da olmaktadır. Mesela, A’raf sûresinin 17. âyetiyle alakalı olarak (bizim elimizde meşhur olan nüshaya göre 118. âyet) uzun açıklama yoluna gitmiştir. Beyân başlığı altında mu‘cize ve kısımları üzerinde durmuş, mucizeleri te’vil eden bir yazara cevab vermiştir. “Bir cild Tefsîr-i Kur’ân-ı Şerif mütalaasında hârik-i âde hâdiselerin te’vilinde ziyade münafat” görmüş ve cevap yazma ihtiyacı hissetmiştir. Şöyle ki:

Tefsîr-i Kur’ân-ı Şerif mütercimi Bakara sûresinin 63. âyetindeki Tûr dağının Beni İsrail üzerine kaldırılması hadisesini te’vil ederek “bundan kasıt Tûr’un sûretidir, İsrail oğulları Tur’un sûretini üzerlerinde görmüşlerdir” demektedir.

Yine Bakara sûresinin 65. ve Maide sûresinin 60. âyetinde bahsedilen Yahûdîler’in sefil maymunlara çevrilmeleri hadisesini batınî bir değişim ve batınî mesh şeklinde yorumluyor. Şekevî ise: “Lafızlar manaların kalıbı olduğu için sûret ve batın sözü malum olmûr” diyerek bu te’vilin yanlış olduğunu ve meshin sadece batınî değil zahiri anlamda da gerçekleştiğini savunmaktadır.

Âl-i İmran sûresi 123-125 âyetlerinde bildirilen Allah Teâlâ’nın Bedir Savaşı’nda mü’minlere melekler indirmek sûretiyle yardım ettiği hususunda Tefsîr-i Kur’ân-ı Şerif mütercimi şöyle demektedir: “İnsanlar, bütün işleri melekler yapıyor, diye inanırlar. Oysa ki Allah’ın meleklere ihtiyacı yoktur. Ancak bu âyette Allah Teâlâ insanlara olan yardımını, insanların kendi aralarındaki ıstılahlarıyla bildirmiştir”. Mezkur mütercim, bu âyette ve Kur’ân-ı Kerîm’in diğer yerlerinde geçen melek kelimesine ‘kuvve-i ruhaniyye’ manası vermektedir. Müellif Mevlâzâde ise bu şekilde tercümeyi tenkid etmektedir.

A’raf sûresinin 107. âyetindeki asânın ejderhâya dönüşmesi hadisesini kabul eden Tefsîr-i Kur’ân-ı Şerif müterciminin üstte zikredilen hârîkulade hâdiseleri niçin kabul etmediğini soran Şekevî, asanın ejderhaya dönüşmesinin insanın maymuna dönüşmesinden daha zor olduğunu çünkü asanın cemadattan ejderhanın ise hayvanattan olduğunu söylemekte ve şöyle demektedir: “Yukarıdaki hâdiseleri kabul etmek ne şer‘e ve ne Allah’ın kudretinin mukabilinde örfe muhaliftir”.

İlk cildin başında, iç kapakta bulunan şu ifadeler müfessirin eserini yazarken kullandığı eserleri göstermektedir:

“Kur’ân-ı şerif’in tercümesinde nazar-ı âcizânemizde olubdur mu’teber tefsîrler ve fıkıh kitablarının ba’zısı: Mecmau’l-beyân, Sâfî, Tefsîr-i Fahr-i Râzî, Kâdî Beyzâvî, Celâleyn, Ebu’s-Suud, ve Mesâlik ve ğayrihi.” Sayılan bu kaynaklar arasında Mecmau’l-beyân ve Sâfî şii tefsîrlerindendir. Dolayısıyla müfessir ehl-i sünnet görüşünü savunmakla beraber bu görüşlerini desteklemek ve diğer fırkaların görüşlerini tenkit etmek üzere onların kaynak eserlerine de müracaat etmiştir.

Müfessir, eserini, niyetine hiçbir nefsi arzu karıştırmadan ortaya koyduğunu, gayesinin hayır ile yâd edilmesi, eserinin müslüman tarafından kabul görmesi ve kendisinin İslâm’a hizmet eden kimselerden sayılması olduğunu bildirmektedir.

“Ümid ki din gardaşları yanında makbul olub mütercimi duây-ı hayr ile yâd ideler ve niyyetim hiç gunâ ağrâz-ı nefsaniyye ile memzûc olmamak illetiyle ümidvarım ki İslâmiyet adına hıdmet idenler zümresinde mahsûb olam.”[1]

Tefsîr ilk defa Tiflis’te 1326/1908’de Gayret Matbaası’nda basılmıştır. Âyet-i Kerimeler sayfanın başına numaraları konularak yazılmış ve sırasıyla tercüme edilmiştir. Tefsîr ile tercümenin birbirinden ayırt edilebilmesi için asıl metinin tam karşılığı olan tercümeler tırnak içerisine alınmakta, tefsîr ise kısa ve öz olarak tırnağın dışından devam etmektedir. Eser iki ciltten müteşekkil olup birinci cilt 492 sayfa, ikinci cilt de 538 sayfadır ve ikisi bir arada basılmıştır. İkinci cilt Kehf sûresi ile başlamaktadır. Kitabın sonunda mütercimin eserlerinin listesi yer almaktadır.[2] Buradan anladığımıza göre Tefsîrin iki ayrı baskısı yapılmıştır. Çünkü listede tefsîrin ciltlerinin ayrı ayrı ve bir arada basıldığı, fiyat farklılıklarıyla birlikte gösterilmektedir.

Eserin ikinci baskısı ise Tebriz’de 1399/1979’da Sabiri Kütüphanesi tarafından yapılmıştır: Tefsîru’l-Beyân-ı Türkî.

Büyük kıt’a iki cilt halinde olan baskı Arapça aslî metni ihtiva eder. Türkçe meal Aze­rî lehçesiyle ve Arap harfleriyle basılmıştır. Türkçe ve Arapça metinler numaralıdır. Âyet-i kerime me­tinleri sayfa başlarına, matbaa harfleriyle dizilerek çeşitli uzunluklarda basılmıştır.

Arapça metnin altına bir çizgi çekilerek altına Arap harfleriyle Türkçe metin konulmuştur. Tercüme kısmı tırnak arasına alınmış ve tefsîr kısmı tırnak dışında bırakılmıştır. Her iki cildin sonlarına sıra nu­marasıyla sürelerin fihristi konulmuştur.

Fatiha’ya başlamadan, Besmele’nin Fatihadan bir âyet olup olmadığı izah edilmiş ve âyet sayarak Besmele’ye bir numara verilmiştir. Fatiha’nın son iki âyeti ise, bir âyet sayılmıştır. Daha sonraki sûre­lerde Besmele’ye numara konulmamıştır. Fatiha’ya “Sûre-i Hamd” adı verilmiştir.



[1]Tiflis, 1326, Mukaddime, s. 3

[2] Bu listede mütercimin iki eseri daha olduğu görülmektedir:

1. 450 İllik Takvim

2. Coğrafya

1’imci cild, 2’mci cild.