6. Takvâ

٢٠٠. عَنْ أَبِي ذَرٍّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ لِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«اِتَّقِ اللّٰهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ».

200. Ebû Zer (r.a) der ki:

Rasûlullah (s.a.v) bana şöyle buyurdu:

“Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’dan kork! Kötülük işlersen, hemen ardından bir iyilik yap ki, o kötülüğü silip yok etsin. İnsanlara karşı da güzel ahlakla muâmele et!” (Tirmizî, Birr, 55/1987)

٢٠١. عَنْ عَطِيَّةَ السَّعْدِيِّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«لَا يَبْلُغُ العَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لَا بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ».

201. Atıyye es-Sa’dî (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Bir kul günaha girerim korkusuyla, yapılması mahzurlu olmayan bazı şeylerden bile uzak durmadıkça, müttakîler/takvâ sahipleri derecesine ulaşamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 19/2451. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 24)

٢٠٢. عَنْ أَبِي ذَرٍّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«إِنِّي لَأَعْرِفُ كَلِمَةً -وَقَالَ عُثْمَانُ آيَةً- لَوْ أَخَذَ النَّاسُ كُلُّهُمْ بِهَا لَكَفَتْهُمْ» قَالُوا:

«يَا رَسُولَ اللّٰهِ، أَيَّةُ آيَةٍ؟» قَالَ:

(وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا).

202. Ebû Zer (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v) bir gün:

«–Ben öyle bir âyet biliyorum ki, şayet insanların tamamı onunla amel etseydi, hepsine de kâfi gelirdi» buyurmuştu.

Ashâb-ı kirâm:

«–Ey Allah’ın Rasûlü, bu hangi âyettir?» diye sordular.

Allah Rasûlü (s.a.v):

«Kim Allah’a karşı takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder»[1] âyetini tilâvet buyurdu.” (İbn-i Mâce, Zühd, 24)

٢٠٣. عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

«إنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْعَبْدَ التَّقِيَّ الْغَنِيَّ الْخَفِيَّ».

203. Sa’d bin Ebû Vakkâs (r.a), “Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i şöyle buyururken dinledim” demiştir:

“Allah Teâlâ müttakî, gönlü zengin, kendi hâlinde işiyle ve ibadetiyle meşgul olan kulunu sever.” (Müslim, Zühd, 11)

٢٠٤. عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قِيلَ:

«يَا رَسُولَ اللّٰهِ مَنْ أَكْرَمُ النَّاسِ؟» قَالَ:

«أَتْقَاهُمْ…».

204. Ebû Hüreyre (r.a) der ki:

Peygamber Efendimiz’e:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların en keremlisi (hayırlısı, şereflisi ve değerlisi) kimdir?” diye soruldu.

Rasûlullah (s.a.v):

“–En çok takvâ sahibi olanlarıdır” buyurdu. (Buhârî, Enbiyâ, 8, 14, 19; Menâkıb, 1; Tefsîr, 12/2; Müslim, Fedâil, 168)

٢٠٥. عَنْ أَبِي أُمَامَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ يَقُولُ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ فَقَالَ:

«اِتَّقُوا اللّٰهَ رَبَّكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأَدُّوا زَكَاةَ أَمْوَالِكُمْ وَأَطِيعُوا ذَا أَمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّكُمْ».

205. Ebû Ümâme (r.a) der ki: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Vedâ Haccı’nda insanlara hitâb ederken dinledim. Şöyle buyurdu:

“Rabbiniz olan Allah’a karşı takvâ sahibi olunuz! Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını hakkıyla ödeyiniz. İdârecilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin Cennet’ine girersiniz.” (Tirmizî, Cum’a, 80/616)

٢٠٦. عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

«مَنْ حَلَفَ عَلَى يَمِينٍ ثُمَّ رَأَى أَتْقَى لِلّٰهِ مِنْهَا فَلْيَأْتِ التَّقْوَى».

206. Adiy bin Hâtim (r.a), “Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i şöyle buyururken dinledim” demiştir:

“Bir şey hakkında yemin eden kişi, sonra takvâya ondan daha uygun bir şey görürse, (yemininden vazgeçip) takvâya uygun olanı yapsın!” (Müslim, Eymân 15)

٢٠٧. عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

«اَللّٰهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا».

207. Zeyd bin Erkam (r.a) der ki: Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) şöyle dua ederdi:

“…Allah’ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen onu en iyi tezkiye edensin. Sen onun velîsi ve Mevlâ’sısın…” (Müslim, Zikir, 73)

 

Açıklamalar:

Takvâ; sakınmak, korunmak, çekinmek, hoşa gitmeyen şeylerden uzak durmak, tehlikelere karşı kendini korumak, korkulan şeyle araya bir mânia koymak demektir. Takvâ, mü’minin Allah’ın hıfz u emânına sığınarak, âhirette kendisine zarar ve elem verecek şeylerden titizlikle korunması ve günahlardan sakınarak sâlih amellere sarılmasıdır.

Takvânın alt sınırı küfür ve şirkten korunmak, ortası büyük ve küçük günahları terk etmek, üst seviyesi de, gönlü Cenab-ı Hakk’ın râzı olmayacağı her türlü menfî düşünceden korumak ve Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ) yüz çevirmektir. Takvânın bu mertebesi için bir sınır ve nihâyet yoktur. Her müttakînin önünde devamlı olarak terfî edebileceği daha yüksek bir takvâ mertebesi mevcuttur. Bu mânevî yolculuk ölüme kadar devam eder.

Takvânın üst mertebelerinden biri, her ne şekilde olursa olsun Allah’a itaat edip hiçbir şekilde isyan etmemek, O’nu daima zikredip hiç unutmamak ve her zaman şükredip küfrân-ı nimette bulunmamaktır.

Kişinin takvâsı, yaptığı ibadetlerden ziyade, yasaklardan kaçınması ile değerlendirilir.

*

Hz. Ömer (r.a), bir gün Übey bin Kâ’b Hazretleri’ne takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey (r.a) da ona:

“–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” diye sordu.

Hz. Ömer:

“–Evet, yürüdüm” karşılığını verince bu sefer Übey (r.a):

“–Peki, ne yaptın?” diye sordu.

Hz. Ömer (r.a):

“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi sarf ettim” cevabını verdi.

Bunun üzerine Übey bin Kâ’b (r.a):

“–İşte takvâ budur” dedi. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 42)

*

İnsan, dikenli tarlada yürürken, zarar görmemek için nasıl dikkatli, titiz ve uyanık hareket ederse, mü’min de dînî hayatında haramlara ve mekruhlara dokunmamak için aynen öyle dikkatli ve hassas davranmalıdır. İşte Allah’ın muhabbet ve rızâsını kaybetmemek ve O’nun gazabını çekmemek için emir ve nehiylerine îtinâ ile tâbî olmak, bu itaat hâlini korkulan şeylerle aramıza perde gibi çekmek takvâdır. Bu sebeple takvâya kısaca “Allah’tan korkmak” ve “Allah’a saygı duymak” mânâları verilmiştir.

Hâsılı takvâ, fazilet ehli sâlih bir mü’min olarak Allah’ın rızâsına uygun bir hayat yaşamaktır.

Takvâ; tenhâda, toplum içinde, belâ ve musîbet ânında, bolluk ve refahta, yokluk ve darlıkta, hâsılı her hâlükârda Allah’a karşı saygılı olmayı, devamlı uyanık, dikkatli ve şuurlu bulunmayı gerektirir.

Meymûn bin Mihrân şöyle der:

“Kul, «Yediğini ve giydiğini nereden karşılıyor?» diye ortağını gözetleyip hesâba çektiği gibi, kendi öz nefsini denetleyip hesâba çekmedikçe, asla takvâ sahibi olamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)

Cenâb-ı Hak takvâ sahibi kullarının bir kısım vasıflarını şöyle zikreder:

• Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek,

• Allah’ın rızâsını gözeterek yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve kölelere malın sevilen ve güzel kısmından infak etmek,

• Namaz kılmak,

• Zekât vermek,

• Anlaşma yaptığı zaman sözünü yerine getirmek,

• Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabretmek. (Bakara 2/177)

• Bollukta da darlıkta da Allah için infak etmek,

• Öfkeyi yutmak,

• İnsanları affetmek,

• Herhangi bir günah işleyince Allah’ı hatırlayıp hemen tevbe istiğfar etmek ve,

• Kötülükler üzerinde bile bile ısrar etmemek. (Âl-i İmrân 3/134-135)

Görüldüğü gibi takvâ, dînin temeli olan bir esastır. Dinde takvâ mertebesinden daha üstün bir makam yoktur. Allah katında kulun şeref ve mertebesini belirleyen yegâne ölçü de takvâdır. Yüce Rabbimizin:

“Sizin Allah katında en şerefli ve en üstün olanınız, en müttakî olanınızdır”[2] beyanı, bu hakikati ifade etmektedir. Dolayısıyla takvâ, kulun mânevî yücelikler kazanmasına ve nihayetinde Allah’ın dostluğuna ermesine en büyük vesiledir.

Nitekim bir âyet-i kerimede:

“Allah, müttakîlerin dostudur” buyrulmuştur. (Câsiye 45/19)

Takvâ en mühim âhiret azığıdır. İnsanı ebedî azaptan o kurtarır, cennete o nâil eyler ve Allah’ın rızasına o kavuşturur.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

(Ey mü’minler! Âhiret için) azık edinin! Bilin ki azığın en hayırlısı takvâ azığıdır. Ey akıl sahipleri! Bana karşı takvâ sahibi olun!” (Bakara 2/197)

Birinci hadisimizde, takvânın hayatı tamamen kuşatması gerektiği vurgulanmaktadır. İnsan nerede ve hangi durumda olursa olsun Allah’ı hep yanında ve hatta kendisine şah damarından daha yakın bilmelidir. Gaflete düşerek bir yanlış yaparsa hemen kendine gelmeli, tevbe ve istiğfar ettikten sonra günahına keffâret olarak bir iyilik yapmalıdır. Bu takdirde hatasını silerek yeniden tertemiz hâle gelecektir.

İşte mü’minin hayatı hep böyle kötülükleri silip iyilikleri gâlip getirmenin mücâdelesiyle geçmelidir. Yani bir mü’min bütün gayretini Allah’ın azâbından korunup rızâsına nâil olmak için harcamalıdır.

Zira Cenâb-ı Hak kullarına şöyle emreder:

“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân 3/102)

“Allah’a karşı gücünüz yettiğince takvâ sahibi olun!” (Teğâbün 64/16)

Tenhâ yerlerde ve eline fırsatlar geçmişken dahî Allah’tan korkan bir mü’minin hâlini yansıtan şu misal ne kadar ibretlidir:

Abdullah bin Ömer (r.a), arkadaşlarıyla birlikte Medîne civârında bir yere çıkmıştı. Sofra kuruldu. Bu esnâda yanlarına bir koyun çobanı uğradı ve selâm verdi.

İbn-i Ömer (r.a):

“–Gel ey çoban, sofraya buyur” dedi.

Çoban:

“–Ben oruçluyum” cevabını verdi.

İbn-i Ömer hayretle:

“–Bu şiddetli ve boğucu sıcakta oruç mu tutuyorsun?!. Bir de bu hâlde koyun güdüyorsun!” dedi.

Daha sonra çobanın verâ ve takvâ duygusunu ölçmek için:

“–Şu sürüden bize bir koyun satsan, parasını sana ödesek, etinden de iftar edeceğin kadarını sana versek olmaz mı?” teklîfinde bulundu.

Çoban:

“–Benim sürüm yok, bu koyunlar efendimindir” cevabını verdi.

İbn-i Ömer (r.a):

“–Kayboldu, dersin, efendin nereden bilecek ki?” dedi.

Çoban ondan yüzünü çevirdi ve parmağını semâya kaldırıp:

“–Allah nerede?!.” dedi.

İbn-i Ömer (r.a), çobanın bu takvâ hâlinden çok müteessir oldu. Çobanın sözünü kendi kendine tekrar ederek;

“Çoban dedi ki, Allah nerede? Çoban dedi ki, Allah nerede?” deyip durdu.

Medîne’ye geldiğinde, çobanın efendisine bir elçi gönderip sürüyü ve çobanı satın aldı. Köle olan çobanı âzâd etti ve sürüyü de ona bağışladı. (Beyhakî, Şuab, VII, 223/4908; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 341)

İmâm Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah şöyle anlatır:

Günün birinde babamın huzûruna bir kadın gelip şöyle bir soru yöneltti:

“‒Ey Ebû Abdullah! Ben geceleyin kandil ışığında yün eğiririm. Ancak bazen kandilim söner de ben ay ışığında eğirmeye devam ederim. Acaba bu iplikleri satarken hangisini ay ışığında, hangisini lamba altında eğirdiğimi beyan etmem îcâb eder mi?”

Babam Ahmed bin Hanbel:

“‒Sana göre aralarında bir kalite farkı varsa beyan etmen îcâb eder.” cevabını verdi.

Kadın ikinci bir soru sordu:

“‒Acaba hastanın iniltisi hastalıktan şikâyet mânâsına gelir mi?”

Ahmed bin Hanbel:

“‒Şikâyet olmayacağını umarım. Herhalde bu, hastanın içinde bulunduğu hâli Yüce Allah’a arzetmesidir.” cevâbını verdi.

Kadın ayrılıp gidince babam bana:

“‒Oğlum, ben bu tarz soru soran birine çok ender rastladım. Onu bir izle bakalım, kimlerdendir.” buyurdu.

Ben de tâkip ettim. Bişr-i Hâfî’nin evine girdiğini gördüm. Onun kız kardeşi olduğunu öğrendim. Dönüp babama durumu haber verince:

“‒Böyle bir kadının Bişr-i Hâfî’nin kız kardeşinden başkası olması imkânsızdır zâten!” buyurdu.[3]

Yüce Rabbimizin bizde görmeyi arzu ettiği takvâ hâline ulaşabilmemiz için Allah Rasûlü (s.a.v) bize güzel bir yol göstermiştir. Son derece kısa ve emniyetli olan bu yol, ikinci hadisimizde ifade edildiği şekilde, mahzurlu ve şüpheli şeylere düşerim korkusuyla onlara yakın olan bazı mübahlardan bile sakınmaktır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın! Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar/takvâ sahibi olabilsinler.” (Bakara 2/187)

Mü’min günaha kesinlikle düşmemek için samîmî bir niyete sahip olmalı ve bu konuda elinden geldiğince dikkatli davranmalıdır. İsrafa kaçan ve ihtiyaç olmayan bazı mübahlardan dahî uzak durmalıdır. Her nimetin bir hesabı olduğunu düşünerek hareket etmelidir. Şunu bilmelidir ki, ihtiyaç olmayan bir şeyin hesabını yüklenmektense, onu hayır yolunda kullanarak sevabını elde etmek daha firasetli bir davranıştır.

Mahzurlu şeylerin sınırına yaklaşmamak, insanı ebedî hayatın soğuk ve sıcağından koruyan en sağlam elbisedir. Cenâb-ı Hak buna “Takvâ Elbisesi” ismini vermiştir. Bu elbise insanı mânevî âlemde mahcup olmaktan koruduğu gibi orada güzel ve gıpta edilecek bir vaziyette görünmesine de yardımcı olur.

Yüce Rabbimiz ne güzel buyuruyor:

 “Ey Âdem oğulları! Sizin için ayıp yerlerinizi örtecek giysiler ve süslenecek elbiseler yarattık. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).” (A’râf 7/26)

Cenâb-ı Hak maddî beden için giyim kuşamın gerekliliğine temas ettikten sonra, asıl rûhun libâsına ehemmiyet verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü rûhun elbisesi olan takvâ, ebediyet libâsıdır. İnsanı sonsuz âlemde zararlardan korur, ayıplardan muhâfaza eder ve onu en güzel şekilde zînetlendirir.

İkinci hadisimiz, takvâya nâil olabilmek için insanda bir azim ve gayretin olması gerektiğini anlatmaktadır. Hz. Ömer (r.a) de buna işaretle şöyle der:

“Günahlardan korunmaya çalışmayan kimse, korunup takvâya erdirilmez.” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 371)

Hz. Ömer’in bu konudaki gayretini Enes bin Mâlik (r.a) şöyle anlatır:

“Ömer bin Hattab’ın sesini işittim. Hemen yanına çıktım. Bu esnâda o da bir bahçeye girmişti. Aramızda bir duvar vardı. Bahçenin içinde şöyle dediğini işittim:

«–Ömer bin Hattab, Mü’minlerin Emîri! Bak dikkat et, dikkat et!.. Vallâhi ya Allah’a karşı takvâ sahibi olursun ya da sana azap eder.»” (Muvatta’, Kelâm, 24)

İşte Hz. Ömer bu şekilde devamlı nefsine takvâ telkîn ederek müttakîler derecesine ulaştı ve takvâsı dillere destân oldu. Allah kendisinden râzı olsun.

Elde edilmesi zor olan takvâ, öyle bir berekettir ki hem dünyada hem de âhirette bütün insanlara hayır olarak yeter. Rasûlullah (s.a.v) üçüncü hadisimizde, Kur’ân’daki bir âyet ile amel ettikleri takdirde onun bütün insanlara kâfî geleceğini haber vermiş ve:

“Kim Allah’a karşı takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış ve kurtuluş yolu ihsân eder”[4] âyet-i kerimesini tilâvet buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, bunun akabinde gelen âyetlerde takvâ sahiplerine lûtfedeceği ihsanları şöyle zikreder:

(Kim takvâ sahibi olursa, Allah) hiç beklemediği yerden onu rızıklandırır.” (Talâk 65/3)

“…Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.

İşte bu, Allah’ın size indirdiği buyruğudur. Kim Allah’tan korkarsa Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını artırır/çok büyük ecirler ihsân eder.” (Talâk 65/4-5)

Görüldüğü gibi Cenâb-ı Hak, ehemmiyetine binâen takvâ sahibi olmayı âyetlerde defalarca tekrarlamaktadır.

Rızık sadece yiyip içilecek şeyler değildir. Maddî ve mânevî her türlü nimet, rızıktır. Gönül huzuru, ağız tadı, âile saâdeti, Allah’a kulluk yapabilme, âhirete hazırlıkta bulunabilme, evlatların mürüvvetini görme, sıhhat, âfiyet… hep rızıktır. İşte takvâ sahipleri bu tür maddî mânevî rızıklarla merzûk kılınırlar.

Ebû Katâde ve Ebu’d-Dehmâ (r.a), Beytullah’a çokça sefer yaparlar, çok haccederlerdi. O ikisi şöyle anlattılar:

“Bir defâsında çöl ehlinden bir kişinin yanına vardık. Ona:

«–Hiç Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den bir şey işittin mi?» diye sorduk.

O bedevî de:

«–Evet, işittim» dedi ve şunları anlattı:

Rasûlullah (s.a.v) elimi tuttular ve Allah Teâlâ’nın kendisine öğrettiği şeylerden bana öğretmeye başladılar. Kendilerinden öğrendiğim şeyler arasında şu mübârek sözleri de vardı:

«–Sen Allah’tan korkarak (yanlış) bir şeyi terkedersen, Allah (c.c) sana ondan daha hayırlısını (dünyada veya âhirette) mutlaka ihsân eder!».” (Bkz. Ahmed, V, 78, 79, 363)

Cenâb-ı Hakk’ın takvâ sahibi kullarına bir ihsânı daha vardır ki o da çok mühimdir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takvâ sahibi olursanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış (Furkân) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi mağfiret eder. Allah büyük lûtuf sahibidir.” (Enfâl 8/29)

Kul Allah’ın emir ve nehiyleri karşısındaki hassasiyeti neticesinde kendisine lûtfedilen bu kâbiliyet ve anlayış sayesinde, iyiyi kötüden tefrik ederek iki cihan saâdetine kavuşur. En zor ve hatta menfî şartlarda dahî bir çıkış yolu bularak her işini hayra tebdil eder.

Böylesine takvâ üzere yaşanan bir hayatın mükâfâtı ise;

• Cenâb-ı Hakk’ın medh ü senâsına,[5] dostluğuna,[6] düşmanlara karşı yardımına,[7] muhabbetine[8] nâil olmak,

• Allah katında makbûliyete ermek, (Hucurât 49/13)

• Amellerin ıslah edilerek günahların bağışlanması, (Ahzâb 33/70-71)

• Âhiret hüzünlerinden kurtulup ölüm anında müjdeyle karşılanmak, (Yûnus 10/63)

• Cehennem azabından kurtulup[9] cennette ebedî saâdete vâsıl olmak gibi lûtuflardır.[10]

Âhiret, Rabbimizin katında, müttakîlere mahsustur.[11] Onlar orada emîn bir makâmdadırlar.[12] Cennetler, pınarlar, nehirler, gölgeler ve her türlü nimetler onlar için hazırlanmıştır.[13]

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Şüphesiz müttakîler cennetlerde ve ırmak kenarlarında nûr içindedirler. Kudretine nihâyet olmayan padişahlar padişahının yüce huzûrunda doğrulara has sadâkat meclisindedirler.” (Kamer 54/54-55)

Bundan daha büyük bir mazhariyet olabilir mi?! Rabbim cümlemize nasîb eylesin!. Âmîn!.

Dördüncü hadisimizde ise Allah’ın takvâ üzere hayat yaşayan kullarını sevdiği haber verilmektedir.

Âyet-i kerimelerde de şöyle buyrulur:

“Allah müttakîleri sever.” (Âl-i İmrân 3/76)

“Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.” (Bakara 2/194; Tevbe 9/36; Nahl 16/128)

Allah’ın bir kulunu sevmesi ve O’nunla beraber olması, kıymeti takdir edilemeyecek derecede büyük bir nîmettir. İşte Cenâb-ı Hak, bu emsalsiz nimetleri müttakîlere ihsân edeceğini müjdelemektedir.

Takvâ sahibi bir mü’min, gönlü zengin ve hayır ehli olur, ibadetlerinde titiz davranır ve kimseye zararı dokunmaz. Kul hakkından büyük bir îtinâ ile kaçınır. Geçim ehli olduğundan herkesle ülfet eder ve herkes de onunla ülfet edebilir. Böyle bir kulu Cenâb-ı Hak da sever Peygamber Efendimiz de, diğer kullar da…

Nitekim Fahr-i Kâinât Efen­di­miz şöyle buyurur:

“Şüphesiz benim dostlarım müttakîlerdir.” (Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4242)

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allah’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

Çünkü böyle insanlar, mahlûkâtın en keremlisi, en hayırlısı ve en değerlisidir. Nitekim beşinci hadisimizde Peygamber Efendimiz’e insanların en üstünü sorulunca, “En fazla takvâ sahibi olanlarıdır” buyurmuştur.

İnsanlar arasındaki ırk, renk, millet, kabîle, mal, mülk gibi farklılıklar, Cenâb-ı Hak tarafından pek çok hikmetlere binâen takdir edilmiştir. Bunların tâyin edilmesinde insanların tesiri yoktur. Dolayısıyla hakîkî mânâda övünülecek şeyler bunlar değildir. İnsanın Hak katında medhedilmesini sağlayacak yegâne değer, onun büyük gayretler neticesinde elde edeceği takvâ hâlidir.

Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, en çok takvâ sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât 49/13)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, Hak katındaki yegâne kıymet ve makbûliyet ölçüsünün takvâ olduğunu Ebû Zer Hazretleri’ne hitâben şöyle ifade buyurmuştur:

“Bak! Sen ne kırmızıdan ne de siyahtan üstün değilsin. Onlara karşı ancak takvâ ile üstün olabilirsin.” (Ahmed, V, 158)

Bu sebeple Allah Rasûlü (s.a.v), her fırsatta ashâbına ve ümmetine takvâyı tavsiye ederdi. Meselâ ashâbına yaptığı hitâbelerde hep takvâyı tavsiye etmiştir.[14]

Kendisine gelip:

“–Yâ Rasûlallah! Yolculuğa çıkıyorum; bana tavsiyede bulun!” ricâsında bulunan sahâbîsine:

“–Senin için en lüzumlu şey Allah’a karşı takvâ sahibi olmandır…” buyurmuştu. (Tirmizî, Deavât, 45/3445)

Huzûruna çıkıp:

“–İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir?” diye soranlara yine takvâ ve güzel ahlâkı tavsiye etmiştir. (Tirmizî, Birr, 62/2004; İbn-i Mâce, Zühd, 29)

Vefat ederken son sözleri de hep takvâ üzerine olmuştur.

Altıncı hadisimizde takvânın ne kadar mühim olduğunu gösteren bir tavsiye ile daha karşılaşıyoruz:

“Bir şey hakkında yemin eden kişi, sonra takvâya ondan daha uygun bir şey görürse, (yemininden vazgeçip) takvâ olanı yapsın!”

Aslında yemin, bağlayıcı bir şeydir ve ona sadâkat göstermek gerekir. Yemininden dönen kişi ceza olarak keffâret ödemelidir.[15] Yemin bu kadar önemli olmasına rağmen, takvâda ileri gidebilmek için Efendimiz’in tavsiyesi, yemini bozup takvâya daha uygun olanı yapmaktır.

Buna misâl teşkil eden şu hâdise ne kadar ibretlidir:

Bir yoksul gelerek Adiy bin Hâtim’den bir hizmetçi parası veya bunun bir kısmını istemişti. O da:

“–Şu anda yanımda zırh ve miğferimden başka sana verebilecek bir şeyim yok. İstediğini sana vermeleri için âileme bir yazı yazayım” dedi.

Adam buna râzı olmadı. Adiy (r.a) de kızarak:

“–Bana bak vallâhi sana hiçbir şey vermeyeceğim!” diye yemin etti.

Sonra adam Adiy bin Hâtim’in teklifini kabul etti. Bunun üzerine Adiy (r.a):

“–Vallâhi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in: «Bir şey hakkında yemin eden kişi, sonra Allah için takvâya ondan daha uygun bir şey görürse, (yemininden vazgeçip) takvâ olanı yapsın!» hadisini işitmeseydim yeminimi bozmazdım” dedi ve keffâret ödeyerek adama iyilikte bulundu. (Müslim, Eymân, 15, 19; İmâre, 13. Ayrıca bkz. Buhârî, Ahkâm, 5, 6; Eymân, 1; Keffârât, 10)

Takvâ, Allah’tan taleb edilecek meziyetlerin başında gelir. Bu sebeple sekizinci hadisimizde ve başka rivâyetlerde görüldüğü üzere Rasûlullah (s.a.v) Cenâb-ı Hak’tan hep takvâ istemiştir. Dualarında:

“Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim” demiştir. (Müslim, Zikir, 72; Tirmizî, Deavât, 72; İbn-i Mâce, Dua, 2)

Yolculuğa çıkarken:

“…Ey Allah’ım! Biz, bu yolculuğumuzda senden iyilik ve takvâ, bir de hoşnut olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz” buyurmuştur. (Müslim, Hac, 425; Ebû Dâvûd, Cihad, 72; Tirmizî, Deavât, 45-46)

Biz de Yüce Rabbimizden takvâ isteyelim ve müttakî bir mü’min olabilme gayreti içinde bulunalım.


[1] Talâk 65/2.

[2] Hucurât 49/13.

[3] Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd ve Züyûlüh, Beyrut 1417, XIV, 437; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve, Mısır 1421, I, 576.

[4] Talâk 65/2.

[5] Âl-i İmrân 3/186.

[6] Yûnus 10/62.

[7] Âl-i İmrân 3/120.

[8] Âl-i İmrân 3/76; Tevbe 9/4.

[9] Leyl 92/17.

[10] Âl-i İmrân 3/133.

[11] Zuhruf 43/35.

[12] Duhân 44/51.

[13] Ra’d 13/35; Duhân 44/51-55; Hicr 15/45; Zâriyât 51/15; Tûr 52/17; Kamer 54/54; Kalem 68/34; Mürselât 77/41; Nebe’ 78/31-36.

[14] Meselâ bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizi, İlim, 16; İbn-i Mâce, Mukaddime, 6.

[15] Yemin keffâreti ile alâkalı olarak Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

“Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan kişi üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riâyet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz!” (Mâide 5/89)

Âyette herhangi bir sıra şartı olmadığından, kişi, bunlardan biriyle keffâretini ödeyebilir. Ancak köle âzâdı fakihlerce en faziletli tercih olarak görülmüştür. Çünkü İslâm, insan hak ve hürriyetlerine büyük bir ehemmiyet atfeder. Diğer taraftan, keffâretlerin mutlaka fakirlere verilmesi gerekir, cami ve benzeri yerlere verilmesi câiz değildir.