٥٩. عَنِ البَرَاءِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ، فَقَالَ:
«إِنَّ أَوَّلَ مَا نَبْدَأُ مِنْ يَوْمِنَا هٰذَا أَنْ نُصَلِّيَ، ثُمَّ نَرْجِعَ، فَنَنْحَرَ فَمَنْ فَعَلَ فَقَدْ أَصَابَ سُنَّتَنَا».
59. Berâ (r.a)’den şöyle dediği nakledilir: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i hutbe okurken dinledim, şöyle buyuruyorlardı:
“Bu günümüzde yapacağımız ilk şey, namaz kılmak, sonra dönüp kurban kesmektir. Kim böyle yaparsa bizim sünnetimize isabet etmiş olur.” (Buhârî, Iydeyn, 3, 10; Müslim, Edâhî, 7)
٦٠. عَنْ نُبَيْشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَال:َ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
«إِنَّا كُنَّا نَهَيْنَاكُمْ عَنْ لُحُومِهَا أَنْ تَأْكُلُوهَا فَوْقَ ثَلَاثٍ لِكَيْ تَسَعَكُمْ فَقَدْ جَاءَ اللّٰهُ بِالسَّعَةِ فَكُلُوا وَادَّخِرُوا وَاتَّجِرُوا أَلَا وَإِنَّ هٰذِهِ الْأَيَّامَ أَيَّامُ أَكْلٍ وَشُرْبٍ وَذِكْرِ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ».
60. Nübeyşe (r.a)’den rivâyete göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Hepinizin istifâde edebilmesi için, kurban etlerini üç günden fazla yemenizi yasaklamıştık. Artık Allah size bolluk ihsân etti. Şimdi, kurban etlerini istediğiniz kadar yiyiniz, kendiniz için ayırınız ve dağıtarak sevabını Allah’tan bekleyiniz. Şunu iyi bilin ki, bu bayram günleri; yeme, içme ve Allah -azze ve celle-’yi zikretme günleridir.”[1] (Ebû Dâvud, Edâhî, 9-10/2813, 2812)
Açıklamalar:
Rasûlullah (s.a.v) hicret ettiği zaman, Medînelilerin muhtelif oyunlar oynadığı iki câhiliye bayramı vardı. Allah Rasûlü (s.a.v) bunu görünce şöyle buyurdu:
“(Bu) iki bayrama karşılık Allah Teâlâ size daha hayırlılarını, Ramazan ve Kurban bayramlarını verdi.” (Ahmed, III, 103, 178, 235, 250; Ebû Dâvûd, Salât, 239/1134; Nesaî, Iydeyn, 1/1554)
Bayramlar Cenâb-ı Hakk’ın rahmet tecellîleridir. Affın, hoşgörünün, yardımlaşmanın, gönül almanın, muhabbet, ikrâm ve ihsân duygularının yaşandığı müstesnâ günlerdir. Ramazan’da ve hacda ibadete yoğunlaşarak, mağfiret ve rızây-ı ilâhîye nâil olan mü’minler, bayramlarda Allah’ın nîmetlerinden daha rahat bir şekilde istifâde ederler. Bir bakıma bayramlar, meşakkatli dünya imtihanından yüzünün akıyla çıkan mü’minlerin, cennet nimetlerine kavuşmasını ve orada diğer mü’minlerle, gönüllerinde haset, kıskançlık, kin gibi hiçbir menfî duygu olmaksızın karşılıklı muhabbet etmelerini temsîl eder. Zâten, esas bayram da o gündür. Nitekim Hak dostları:
“Gerçek bayram, yeni elbise giyene değil, Allah’ın azâbından emîn olanadır” demişlerdir.
Birinci hadisimizde, bayramların namazla başlayıp diğer ibadetlerle devam ettiği ifade edilmektedir. Yani Müslümanların sevinç ve neşe günleri de ibadetlerle süslenmiş, gerçek ve ulvî gâyeleri olan anlardır. Onlar düğün ve bayramlarında geçici olarak kulluğu bir kenara bırakıp boş ve lüzumsuz şeylere dalmazlar. Hele “özel gün” bahanesiyle günaha hiç cevaz vermezler. Bayramları ve düğünleri bile ferdî ve ictimâî ibadetlerle geçer. Üzülünce de ibadete koşarlar, sevinince de, başları daralınca da… Bazı insanların düğün ve bayramlarda sanki günahlar mübah hâle geliyormuş gibi bir anlayış sergilemeleri son derece yanlıştır.
Hadisimizde dikkat çeken diğer bir husus da Müslümanların sevincinin bile sünnet üzere yaşanması gerektiğidir. Onlar için hiçbir zaman başıboşluk ve sınırsızca nefsin peşinden gitmek yoktur. Her halleri ölçülü, dengeli ve düzenlidir.
İkinci hadisimizde bayramların, ictimâî birlik ve beraberlik, hediyeleşme, yardımlaşma, ikrâm etme, ilâhî nîmetlerden faydalanma ve Allah Teâlâ’yı zikretme günleri olduğu haber verilmektedir. Yoksa bayramlar eğlence ve tatil günleri değildir.
Bununla birlikte, düğün ve bayramlarda, sevinç göstermek için, nefsi yanlış heveslere sevketmeyecek şekilde icra edilen oyun ve eğlencelere cevaz verilmiştir. Çünkü bayramlarda müslümanların, sevinçli olduklarını açıkça ortaya koymaları, dînin prensiplerindendir. (Ahmed Naîm, Tecrîdi Sarîh Tercümesi, III, 157)
Nitekim bir bayram günü, iki kız çocuğu Hz. Âişe’nin yanında Buâs Harbi’ne âit ezgiler söylüyorlardı. Rasûlullah Efendimiz de elbisesiyle başını örtmüş, istirahat ediyordu. O esnâda Hz. Ebû Bekir gelerek müdahale etmek istedi.
Rasûlullah (s.a.v) başındaki örtüyü açarak:
“–Ey Ebû Bekir! Her milletin bayramı vardır; bu da bizim bayramımız!” buyurdu. (Buhârî, Iydeyn, 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn, 16)
Yani Allah Rasûlü (s.a.v), kendisi seyretmemekle birlikte, müslümanların bu şekilde sevinç göstermesine müsâade etti. Yine bir bayram günü, Habeşistan’dan gelen bir heyet, mescidde kalkan ve mızrak oyunu oynuyordu. Efendimiz, Hz. Âişe’yi arkasına gizleyip üzerini de ridâsıyla örterek omzunun üzerinden bu oyunu seyrettirdi. (Buhârî, Iydeyn, 2; Salât, 69)
Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, mübah görülen bu eğlence ve sevinç gösterme havasının, meşru hududu aşmaması için, bayramların dinî yönünü hep öne çıkarmıştır. Bayramlarda ibadete, hayır yapmaya ve zikre teşvik eden Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Bayramlarınızı, tekbir getirmek sûretiyle zînetlendiriniz!” (Heysemî, II, 197)
Nitekim ashâb-ı kirâm, bayramları coşkulu tekbir, tehlil ve telbiyeleriyle canlandırmışlardır. Hz. Ömer, Mina’daki küçük çadırında tekbir alırdı, mesciddeki insanlar bunu işitir onlar da tekbir getirmeye başlardı. Çarşı pazardakiler de onlara katılınca, Minâ, tekbir sadâlarıyla çınlardı. İbn-i Ömer de o günlerde devamlı tekbir getirirdi. Namazlardan sonra, yatağına uzanınca, çadırına girince, oturduğu yerde, yürüdüğünde, hâsılı teşrik günlerinin tamamında her hâlükârda tekbir getirirdi. Diğer sahâbîler de Allah’ın Rasûlü’nden gördükleri şekilde bu zikirlere ağırlık verirlerdi. (Bkz. Buhârî, Iydeyn, 12)
Görüldüğü gibi müslümanların sevinmesi de Allah’a ibadet ederek ve O’nun dînini yücelterek olmaktadır. Sevinçlerinde nefsin payı yoktur. Onlar hiçbir zaman, sevinç ve sürûr anlarında haddi aşarak isrâfa ve haramlara düşmezler. Bu sürûr günlerinde, Allah’ın râzı olacağı güzel davranışlara koşar, bilhassa muhtaçların ve gariplerin gönüllerini hoşnud etmeye çalışırlar. Yoksul, kimsesiz, yetîm, dul, yorgun ve bîtâb düşmüş kimselerin ellerinden tutar; çocukları, bilhassa öksüz ve fakir olanları sevindirirler. Bayramlar, müslümanların mânevî duygularını harekete geçirmek sûretiyle, dostluk ve akrabâlık hislerini kuvvetlendirir; şefkat, merhamet, vefâ ve diğergâmlık gibi güzel hasletleri zirveye ulaştırır.
Müslümanların, bayram öncesi yardımlaşma ve diğergamlık duygularını gösteren şu misâl, ne güzeldir:
Yüz dinardan başka bir şeyi olmayan bir adam vardı. Bayram yaklaştığında, dostlarından biri ona mektub yazıp:
“Bayram geldi, ama çocukların ihtiyâcını görecek hiçbir şeyimiz yok” diyerek bir şeyler istedi. Bunun üzerine o zât, yanında bulunan yüz dinarı bir keseye koyup ağzını da mühürleyerek arkadaşına gönderdi. Kese adama ulaştıktan bir müddet sonra, ona da başka bir dostundan yazı geldi. O da elinin daraldığını ifadeyle bayramdaki ihtiyaçları için kendisine yardım etmesini istiyordu. Adam kendisine gelen keseyi olduğu gibi bu arkadaşına gönderdi.
Keseyi ilk gönderen kişi, elinde bir şey kalmadığından, o da başka bir arkadaşına mektup yazdı. Bu zât ise, dinarların ulaştığı üçüncü kişiydi. O da elindeki keseyi mührüyle birlikte dostuna gönderdi. Para kesesini alan adam, bunun kendi gönderdiği kese olduğunu görünce çok şaşırdı. Paraları yanına alarak dostuna gitti:
“–Bana gönderdiğin bu kesenin durumu nedir?” diye sordu.
O da durumu anlattı. Meselenin anlaşılması üzerine adam:
“–Haydi, diğer arkadaşımızın yanına gidiyoruz” dedi.
Keseyi alıp beraberce diğer arkadaşlarının yanına gittiler, aralarında konuştular ve keseyi açarak içindeki parayı paylaştılar. (Hatîb Bağdâdî, Târihu Bağdâd, XIV, 282)
Bayram günü ilk bayramlaşma, bizden istiğfar, dua ve sadaka sevabı bekleyen geçmişlerimizle yapılır. Onlara Fâtihalar ve sadaka sevapları ikrâm edilerek ruhlârı şâd edilir. Hallerinden ibret alınarak, hakîkî bayrama hazırlık yapmak gerektiği anlaşılır. Daha sonra akraba, eş ve dost ziyaretleri yapılarak hâl hatır sorulur. Herkes birbiriyle helalleşir ve dargınlar barışır.
İslâm’ın, bayramlarda yapılmasını güzel gördüğü bazı hususlar vardır. Onlardan bir kısmı şöyledir:
Bayram sabahı erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanarak ağzı temizlemek, güzel koku sürünmek, temiz ve güzel elbiseler giymek, Allah’ın lûtuf ve nimetlerine şükretmek için sevinçli ve neşeli görünmek…
Bayram namazını, açık ve geniş bir alanda kılmak daha faziletlidir. Musallâ/namazgâh[2] denilen bu geniş alana erkek, kadın, çocuk herkesin gelmesi istenmiştir. Hatta namaza mânî özrü olan hanımların bile gelip hayra ve müslümanların dualarına iştirak etmeleri tavsiye edilmiştir. Çünkü bayram namazında kalabalık görünmek, inançsızlara karşı bir güç gösterisi ve Allah’ın dînini yüceltme mânâsı taşır.
Ramazan Bayramı’nda, camiye gitmeden evvel tatlı bir şey yemek sünnettir. Allah Rasûlü (s.a.v), birkaç hurma yemeden bayram namazına çıkmazdı. Bunların da üç, beş gibi tek sayıda olmasına dikkat ederdi. (Buhârî, Iydeyn, 4)
Kurban Bayramı’nda namazdan dönünceye kadar bir şey yemeyip, teberrüken kurbanın etinden yemek, güzel görülmüştür. Çünkü böyle yapmak, kurbana ehemmiyet verip tâzimde bulunma mânâsı taşır.[3]
Namaza giderken Ramazan Bayramı’nda içten, Kurban Bayramı’nda ise açıktan tekbir getirmek, dönüşte mümkün ise farklı bir yoldan gelmek[4], mü’minlere rast geldikçe güler yüz gösterip tatlı söz söylemek ve imkân nisbetinde sadaka vermek de bayramın güzelliklerindendir.
Diğer bir husus da şudur: Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), herhangi bir düşman tehlikesi yokken bayramlarda, mescidlerde, çarşı-pazarda ve insanların kalabalık olduğu yerlerde silâh taşımayı uygun görmemiştir. (Buhârî, Iydeyn, 9; Salât, 66, Fiten, 7; Müslim, Birr, 120-124; İbn-i Mâce, İkâme, 168; Abdurrazzak, Musannef, III, 289)
[1] Rasûlullah (s.a.v) zamanında, Kurban Bayramı yaklaştığı bir sırada bedevîlerden ihtiyaç içinde bir topluluk gelmişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), kurban etlerinin üç günden fazla saklanmayıp dağıtılmasını istemişti. Daha sonra maddî imkânlar artınca, bu mecbûriyeti kaldırmakla birlikte müslümanları birbirleriyle yardımlaşarak fakirleri gözetmeye teşvikten de geri durmadı. (Müslim, Edâhî, 28, 34; Ebû Dâvud, Edâhî, 9-10/2812)
[2] Musallâ/Namazgâh: Açık havada namaz kılmaya mahsus olan yere verilen bir isimdir. Yerleşim merkezlerinin dışında bayram, yağmur duası (istiskâ) ve cenâze namazlarının kılındığı muayyen yerlere denir. Bu ifâde, yol kenârlarında yolcular için yapılan üstü açık mescidler için de kullanılır. Rasûlullah (s.a.v) uzun bir sefere çıktığında istirahat ettiği yerlerde tesbit edilen münâsib bir alan temizlenir, etrâfına taşlar dizilerek sınırları tâyin edilir ve burası namazgâh edinilirdi. Rasûlullah Efendimiz’in Tebük Seferi esnâsında on beş kadar yerde böyle açık mescidler yapılmıştır. (Vakıdî, III, 999; İbn-i Hişâm, IV, 179) Rasûlullah (s.a.v) Mekke yolunda da muhtelif mekânlarda namazgâhlar edinmiştir. (Buhârî, Salât, 49) Bu sünnet daha sonraki devirlerde devam etmiş, namazgâhlar zaman zaman ordunun konakladığı yerler olmuştur. (Nebi Bozkurt, “Namazgâh” mad., Diyanet İslâm Ansiklopedisi, XXXII, 357-358)
[3] Şâh Veliyyullâh ed-Dehlevî, Huccetullâhi’l-bâliğa, II, 79.
[4] Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, bayram namazlarına farklı yollardan gidip dönerdi. (Buhârî, Iydeyn, 24)