٤٢. عَنْ أُمِّ فَرْوَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا قَالَتْ:
«سُئِلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
«أَيُّ الْأَعْمَالِ أَفْضَلُ؟» قَالَ:
«اَلصَّلَاةُ لِأَوَّلِ وَقْتِهَا».
42. Ümmü Ferve (r.a) şöyle der:
Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e:
“–Amellerin hangisi daha faziletlidir?” diye soruldu.
Allah Rasûlü (s.a.v):
“–İlk vaktinde kılınan namazdır” buyurdu. (Tirmizî, Salât, 13/170; Ebû Dâvûd, Salât, 9/426. Ayrıca bkz. Buhârî, Mevâkît, 5; Cihâd, 1; Müslim, Îmân, 137-139)
٤٣. حَدَّثَنَا صَاحِبُ هٰذِهِ الدَّارِ وَأَشَارَ إِلَى دَارِ عَبْدِ اللّٰهِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ:
سَأَلْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَيُّ العَمَلِ أَحَبُّ إِلَى اللّٰهِ؟ قَالَ:
«الصَّلاَةُ عَلَى وَقْتِهَا»، قَالَ: ثُمَّ أَيّ؟ قَالَ:
«ثُمَّ بِرُّ الوَالِدَيْنِ» قَالَ: ثُمَّ أَيّ؟ قَالَ:
«الجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ» قَالَ: حَدَّثَنِي بِهِنَّ، وَلَوِ اسْتَزَدْتُهُ لَزَادَنِي
43. Abdullah bin Mesʻûd (r.a) şöyle buyurmuştur:
“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e:
«‒Amellerin hangisi Allah’a daha sevgilidir?» diye sordum:
«‒Vaktinde (kılınan) namaz.» buyurdu.
«‒Sonra hangisi?» dedim:
«‒Sonra anne babaya iyilik.» buyurdu.
«‒Sonra hangisi?» dedim:
«‒Allah yolunda cihâd.» buyurdu.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bana bunları söyledi. Daha fazlasını soraydım onları da haber verirdi.” (Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât, 5)
Açıklamalar:
Rasûlullah (s.a.v), en faziletli amelin hangisi olduğu sorusuna, “ilk vaktinde kılınan namaz” cevabını vermiştir.[1]
Cenâb-ı Hak, namazın ilk vaktinde kılınmasından daha çok râzı olmaktadır. Çünkü bunda, Allah’a muhabbet, itaat ve teslîmiyetin zirvesi görülmektedir. Kulu ilk vaktinde namaza koşturan sebepler, işte bu güzel hasletlerdir. Dolayısıyla Allah Teâlâ da bu duygularla kılınan namaza, muhabbet ve rızâ ile mukâbele etmektedir.
Diğer taraftan, bir iş, vaktinde yapıldığında daha kıymetli olur. Zira her şeyin en verimli hâli, kendisi için tayin edilen vakitte zuhûr eder. Namaz da istenilen vakitte kılınırsa, fayda ve fazileti âzâmî derecede tecellî eder.
Cenâb-ı Hak, ilk vaktin ve erken davranmanın kıymetini beyan etmek için Kur’ân’da kullarına; “Koşun”, “Yarışın” buyurmuş ve ibadetler hususunda böyle davrananları medhetmiştir.[2] Bu da gösteriyor ki, her şeyin evveli, daha faziletli ve daha kıymetlidir.[3] Dolayısıyla mü’minler, Cenâb-ı Hakk’ın “el-Evvel” ismi-i şerifinin tecellîsine mazhar olabilmek için, ibadetlerini ilk vaktinde yapmaya koşarlar.
Bütün bunları tefekkür eden bir mü’minin, mecbûr kalmadığı sürece namazını geciktirmesi, mazur görülecek bir durum değildir. Zaten, namaza ağır davranmak ve vaktini geciktirmek, münâfıkların vasıfları arasında zikredilmektedir.
Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:
“…Şüphesiz ki (münâfıklar) namaza kalktıkları zaman, tembel davranırlar, insanlara gösteriş yapar ve Allah’ı da pek az zikrederler.” (Nisâ 4/142)
Alâ bin Abdurrahmân âyetin tefsiri mâhiyetindeki şu hâdiseyi nakleder:
Bir gün öğleden sonra Enes bin Mâlik’in yanına gitmiştik. Enes, biz varınca hemen kalkarak ikindi namazını kıldı. Kendisine namazı erken kıldığını söyledik. O da niçin böyle yaptığını anlatarak dedi ki:
“Peygamber Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işittim:
«O münâfıkların namazıdır! O münâfıkların namazıdır! O münâfıkların namazıdır! Onlardan biri oturur, oturur, tam güneş sararıp batmaya yüz tutunca ve şeytanın iki boynuzu arasına girince kalkar, kuşun yem toplaması gibi hızlıca dört defâ yatıp kalkar, namazda da Allah’ı pek az zikreder.»” (Muvatta’, Kur’ân-ı Kerim, 46; Müslim, Mesâcid, 195)
Allah Rasûlü (s.a.v), nerede olursa olsun, vakti girdiği anda hemen namaz kılmaktan çok hoşlanırdı.[4] Hatta onun, bütün namazlarını ilk vaktinde kıldığı bile söylenebilir. Nitekim Âişe vâlidemiz şöyle demektedir:
“Rasûlullah (s.a.v), namazı son vaktine kadar iki defâ bile tehir etmeden Allah Teâlâ O’nu katına aldı.” (Tirmizî, Salât, 13/174; Ahmed, VI, 92)
Yani, Efendimiz’in savaş gibi mecbûrî sebeplerle namazı ilk vaktinde kılamadığı zamanlar, yok denecek kadar azdır. O, en zor şartlarda bile namazını ilk vaktinde kılmıştır. Buna meşakkatli seferler dahî mâni olamamıştır. Şu hâdise bunun en güzel misallerinden biridir:
Bir sefer esnâsında Rasûlullah (s.a.v) ve ashabı, dar bir geçide gelmişlerdi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz bineğin üzerindeydi. Yağmur üzerlerine devamlı yağıyor, altlarında meydana gelen çamur (bataklık hâlini alıp inmelerine mâni oluyordu). Namaz vakti gelmişti. Rasûlullah (s.a.v) müezzine emretti, müezzin ezan okuyup kâmet getirdi. Fahr-i Kâinât Efendimiz bineğinin üzerinde olduğu hâlde öne geçti ve ashâbına namaz kıldırdı. Îmâ ile namaz kılıyordu. Secdeleri yaparken rükûdan biraz daha fazla eğiliyordu. (Ahmed, IV, 173-174; Tirmizî, Salât, 186/411)
Allah Rasûlü (s.a.v), kendisi namazlarını ilk vaktinde kılma hususunda titiz davrandığı gibi, ashâbını da bu ahlâk üzere yetiştirirdi. Bir defâsında, öğle namazını kıldırdıktan sonra âcil bir işi çıkmış ve bir kısım ashâbıyla uzak bir yere gitmek mecbûriyetinde kalmıştı. Gittikleri yerden geç dönebileceklerini dikkate alarak Hz. Bilâl’e:
“–İkindiye kadar dönemezsem, Ebû Bekir’e söyle, namazı kıldırsın!” buyurdu.
İkindi vakti girince Bilâl (r.a), Hz. Ebû Bekir’e:
“–Ebû Bekir! Rasûlullah (s.a.v) gelemedi. Namaz vakti de girdi. İmam olup namaz kıldırır mısın?” diye sordu.
Hz. Ebû Bekir de:
“–Peki, istersen kılalım” dedi ve ilk vaktinde kılabilmek için namaza durdular. Onlar namazdayken Efendimiz (s.a.v) teşrif buyurdu.[5]
Mugîre bin Şuʻbe (r.a)’in haber verdiğine göre o, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte Tebük gazâsında bulunmuştu. Muğire (r.a) şöyle anlatır:
“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) kazâ-yı hâcet için çukur bir yere doğru gitti. Ben de bir kap su alarak onunla birlikte biraz yürüdüm (ve orada kendisini bekledim). Vakit, sabah namazından önceydi. Rasûlullah (s.a.v) kazâ-yı hâcetten sonra yanıma dönünce bu kaptan ellerine su dökmeye başladım. Ellerini üç defa yıkadı. Sonra yüzünü yıkadı. Sonra cübbesini kollarından çıkarmaya çalıştı. Fakat cübbesinin yenleri dar idi. Bu sefer ellerini cübbenin içine doğru çekerek kollarını cübbenin altından çıkardı ve kollarını dirsekleriyle birlikte yıkadı. Sonra mestleri üzerine meshetti. Sonra cemâatin yanına doğru yöneldi. Ben de onunla birlikte yürüdüm.
Cemaat Abdurrahman bin Avf (r.a)’ı öne geçirmişler namaz kılıyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) iki rekâtın birine yetişti ve cemaatla birlikte son rekâtı kıldı. Abdurrahman bin Avf (r.a) selâm verince Rasûlullah (s.a.v) namazını tamamlamak üzere kalktı. Bu vaziyet, müslümanları telâşa düşürdü ve «Sübhânallâh! Sübhânallâh!» diye çokça tesbih etmeye başladılar. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) namazını bitirince onlara döndü ve:
«‒İyi ettiniz» veya «İsâbet ettiniz!» buyurdular.
Namazı vaktinde kılmış olmalarından dolayı onlara gıpta ediyor, bu davranışlarından memnun kaldığını ifade ediyordu. (Müslim, Salât, 105)
Diğer rivayette Mugîre (r.a):
“Ben Abdurrahmân’ı geri çekmek istedim, fakat Peygamber Efendimiz (s.a.v):
«‒Bırak onu!» buyurdular” demiştir. (Müslim, Salât, 105)
Rasûlullah (s.a.v) namazını ilk vaktinde kılan kimseleri medhederek örnek göstermiş ve onlara Allah’ın rahmetini dilemiştir. Bir defâsında şöyle buyurmuştur:
“Allah, kardeşim Abdullah bin Revâha’ya rahmet etsin! Namaz vakti nerede girse, hemen orada durup (namazını kılar).” (Heysemî, IX, 316)
Zîrâ ikinci hadisimizde ifade edildiği gibi namazı vaktinde kılmak, Allah’ın en fazla sevdiği ve istediği amel-i sâlihlerin başında gelir. Namazı geciktirip vaktini kaçırmak veya müstehâb olan vaktinden geri bırakmak ise, “namazı zâyî etmek” olarak kabul edilmiştir.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Sonra arkalarından bozuk bir güruh geldi, namazı zâyi ettiler ve şehvetleri ardına düştüler. Bunlar da azgınlıklarının cezâsı olarak Cehennem’in «Gayyâ» kuyusunu boylayacaklardır.” (Meryem 19/59)
Haccâc, namazı vaktinden tehir edince, Enes bin Mâlik (r.a):
“‒Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) zamanında mevcut olan şeylerden hiçbirini bugün göremiyorum!” demişti. Kendisine:
“‒Namaz da mı?” denildi.
Enes (r.a):
“‒Onun da pekçok şeyini zâyî etmediniz mi?” buyurdu. (Buhârî, Mevâkît, 7)
İmâm Zührî (r.a) şöyle anlatır:
“Bir defâsında Dımaşk’ta Enes bin Mâlik’in odasına girmiştim, ağlıyordu. Ona:
«‒Seni ağlatan nedir?” dedim.
Enes (r.a):
«‒Rasûlullah (s.a.v) zamanında gördüğüm şeylerden bugün namaz dışında başka bir şey göremediğim için ağlıyorum. Bu namaz da zâyî edilmiş durumdadır.» buyurdu.” (Buhârî, Mevâkît, 7)
Enes (r.a) insanların İslâmî esasları tatbik ederken titiz davranmadıklarını, namazları geciktirdiklerini, hattâ bazı kimselerin namazı vakit çıkarken veya çıktıktan sonra kıldıklarını görünce çok üzülmüş, ashâb-ı kiramın dînî hassâsiyetinin kalmadığını ifade etmiştir. Namazı hatırlattıklarında ise “Bir namaz kaldı onun da pekçok sünnetlerini, âdâb ve erkânını terkettiniz!” demek istemiştir.
Bu ifadeler, îkazda mübâlağa yapıldığını gösteriyor. Yoksa insanlar İslâm’ın emirlerini tamamen terketmiş değillerdi. Ama ashâb-ı kiramın gösterdiği hassâsiyeti göstermedikleri bir gerçekti.
[1] Allah Rasûlü (s.a.v), “Hangi amelin daha faziletli olduğu” sorusuna farklı zamanlarda; Allah’a ve Rasûlü’ne iman, vaktinde kılınan namaz, kıyamı uzun tutmak, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek, yüksek sesle telbiye getirilen ve bolca kurban kesilen hac gibi farklı cevaplar vermiştir. Bunun birkaç sebebi vardır:
1. Allah Rasûlü (s.a.v) zamanı ve muhâtabın durumunu dikkate alarak cevap vermiştir.
2. Bir amelin fazileti, İslâm’a sağladığı faydanın azlık veya çokluğu nisbetindedir. Rasûlullah (s.a.v), verdiği cavaplarda bu hususu dikkate almıştır.
3. Amellerdeki üstünlük, değişik açılardan ele alındığında farklılık arzetmektedir. Bunu hesaba katan Hz. Peygamber (s.a.v), her zaman, soru sahibinin maksadına en uygun cevabı vermiştir.
4. Allah Rasûlü (s.a.v), bu cevaplarıyla, zikri geçen amellerin ne kadar faziletli olduğunu beyan etmek istemiştir.
[2] Âl-i İmrân 3/114, 133; Enbiyâ 21/90; Mü’minûn 23/61; Hadîd 57/21.
[3] İbn-i Arabî, el-Fütühâtü’l-Mekkiyye, VI, 73-74.
[4] Buhârî, Salât, 48.
[5] Bkz. Buhârî, Ezân, 48; Amel fi’s-salât, 3, 16; Sehv, 9; Sulh, 1; Ahkâm, 36; Müslim, Salât, 102; Ebû Dâvûd, Salât, 168-169/940; Nesâî, İmâmet, 7/782.