Necran Heyeti

Hristiyan olan Necran heyeti Medine’ye gelince sefer elbiselerini üzerlerinden çıkardılar. Yemen Bürüdü diye bilinen ipekli elbiselerini giyip altın yüzüklerini taktılar. Elbiselerinin eteklerini yerde sürüyerek ikindi namazı vakti Mescid’e girip Peygamber Efendimiz’e selam verdiler.

Rasûlullâh (s.a.v) onların selamlarına karşılık vermedi. Uzun müddet kendileriyle konuşmadı.

Hristiyan temsilciler, kendilerine mahsus namazın vakti gelince, Peygamber Efendimiz’in mescidinde namazlarını kılmak üzere ayağa kalktılar.

Müslümanlardan bazıları onlara mâni olmak istedi. Ancak Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Onları kendi hallerine bırakınız!” buyurdu.

Necranlılar doğuya doğru yönelerek namaz kıldılar.

Bundan sonra, Necran temsilci heyeti, eskiden tanıdıkları Hz. Osman ile Abdurrahman b. Avf’a gittiler. Onları, Ensâr ve Muhâcirlerden bazılarıyla bir mecliste otururken buldular ve:

“–Ey Osman! Ey Abdurrahman! Peygamber (a.s) bize mektup yazdı. Biz de onun dâvetine icâbet ederek geldik. Yanına varıp kendisine selam verdik, fakat selamımıza karşılık vermedi. Gündüz uzun müddet kendisiyle konuşmaktan mahrum bırakıldık. Sizin bu husustaki görüşünüz nedir? Geri dönüp gitmemizi uygun görür müsünüz?” dediler.

Hz. Osman ile Abdurrahman b. Avf, Hz. Ali’ye dönerek:

“–Ey Ebü’l-Hasen! Bu cemaat hakkında senin görüşün nedir?” diye sordular.

Hz. Ali (r.a) onlara:

“–Ben bunların üzerlerindeki şu sırmalı elbiseleri çıkarıp sefer elbiselerini giyerek Hz. Peygamber’in huzûruna çıkmalarını uygun görürüm” dedi.

Hz. Osman da Necran heyetine:

“–Evet, Allah Rasûlü’nün bu tavrı, sizin şu elbiseleriniz yüzündendir!” dedi.

O gün Necran temsilcileri konak yerlerine döndüler. Ertesi gün üzerlerinde mütevâzi elbiseleri olduğu hâlde geldiler. Allah Rasûlü’ne selam verdiler. Rasûlullah (s.a.v) de onların selamlarına mukâbele etti.

Sonra da:

“–Beni hak din ve kitabla peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, yanıma ilk geldiklerinde İblis onlarla berâberdi” buyurdu.[1]



[1] İbn Hişâm, II, 202-207; İbn Sa’d, I, 357; İbn Kesîr, el-Bidâye, IV, 54-56; Beyhakî, Delâil, IV, 382-387; Halebî, İnsânu’l-uyûn, III, 235; İbn Kayyım, III, 46.