9. Bütün Varlıkları İhâta Etmesi

İhâta; bir şeyi kuşatma, sarma, çevirme, çerçeveleme; zihnen, aklen, bilgiyle kavrama; tam ve mükemmel bir şekilde anlama mânâlarına gelir[1].

İhâtanın iki yönü vardır. Bunlardan birisi cisimlerde olur ki mesela “şu mekânı kuşattı” denir. Bu, muhafaza anlamında kullanılır. اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطٌ âyeti[2] “her şeyi bütün cihetleriyle muhafaza eder” demektir. İkinci yönü ise ilim mânâsında kullanılmasıdır. Bir şeyin ilmen ihâtası onun varlığını, cinsini, miktarını, keyfiyetini, var oluş gâyesini, ondan ve onunla ne olduğunu, ne meydana geldiğini bilmeyi gerekli kılar. Bu da ancak Allah için mümkündür. Hak Teâlâ, بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُح۪يطُوا بِعِلْمِه۪ “Hayır! Onlar, hakkında etraflı bir bilgi edinmeden ve mânâlarına tam vakıf olmadan, bu Kur’ân’ı, çarçabuk yalanladılar”[3] sözüyle, insanların bu tür bir bilgiye sahip olamayacaklarını bildirmiştir.

Bakara Sûresi’nin 19. âyetinde; “Allah’ın kâfirleri ihâta etmesi”nden bahsedilir. Bu bir mecazdır. Kuşatılan şeyin, kuşatandan kaçıp kurtulması mümkün olmadığı gibi kâfirler de Allah’tan kaçamayacaktır. Allah onları muhakkak hesaba çekip cezalandıracaktır. Burada “ihâta”nın üç mânâsı vardır: Allah onları bilir, kudreti üzerlerinde hükümrândır ve zamanı geldiğinde onları helâk edecektir[4].

Allah Her Şeyi Kuşatmıştır

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın her şeyi kuşattığı şöyle bildirilir:

“Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Allah her şeyi ihâta eder”[5].

M. Hamdi Yazır, şunları söyler:

Ulviyât da Allah’ındır, süfliyât da Allah’ındır. İlâhî mülkün dışında bir şey yoktur ve Allah her şeyi ihâta etmiştir. Yalnız gökler ve yerdekiler değil, onların ötesinde gerek zihin âleminde ve gerek dış âlemde “şey” denilebilen hiçbir varlık yoktur ki, başından ve sonundan, zâhirinden ve bâtınından Allah Teâlâ’nın ilmi, kudreti ve ilâhî hükmüyle kuşatılmış olmasın. Varlık ve hak ilmin karşısında yer almaya çalışan çelişkiler, hayaller bile o kuşatıcı kudretin dışında değil, O’nun hükmünün tesiri altında cereyan eder. Bütün varlıkların silsilesi, böyle bir kuşatıcı hâkim ve mülk sâhibinin sanatının tecellileridir[6].

Âyetteki ihâta ile, Allah’ın ilim ve kudret itibariyle bütün eşyayı kuşattığı, bu cümleden olarak semâvât ve arzda bulunan mükellefleri ve işledikleri bütün amelleri de bilip kuşatması en güzel şekilde ifâde edilmiştir[7].

Şu âyette de Allah’ın her şeyi ilim cihetiyle kuşattığı bildirilmektedir:

“Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz”[8].

Bütün bu ulvî ve süflî, cismanî ve ruhanî kâinat, yaratılma ve düzenlenip idâre edilme itibariyle ve ilmî faaliyetlerin gelişmesi yönünden hâkim bir kudrete ve hepsinin içi ve dışıyla bütün hakikatini, başını ve sonunu kuşatıcı bir ilme delâlet eder. Allah Teâlâ, bütün bu hükümleri o kuşatıcı ilmi ile takdir etmiş ve kanun yapmış, o kudretle indirmiş ve tebliğ buyurmuştur[9].

Muhît

İhâta eden mânâsına gelen Muhît, Allah Teâlâ’nın isimlerinden biridir. Kur’ânda “İhâta” fiili ve “Muhît” vasfı mahlûkata hiç izâfe edilmemiştir. İnsanlar hakkında bu fiil her zaman için menfi olarak kullanılmıştır[10]. Sadece Sebe’den haber getiren Hüdhüd kuşu Hz. Süleyman’a hitaben: “Senin ihâta etmediğin şeyi ihâta ettim”[11] demiştir ki ilâhî bir mûcize söz konusu olduğundan bunun da mahlûk planını aştığı söylenebilir. Âyetlerde insanların, kendilerine gayb olan hususları[12], Allah’ın âyetlerini[13], ilmini[14] ve zâtını[15] ihâta edemeyeceği bildirilmiştir[16].

Allah Teâlâ ise bütün varlıkları, bütün insanların yaptıklarını, bütün düşünce ve niyetleri ilmiyle, kudretiyle, hükmüyle, hükümranlığıyla bihakkın kuşatır ve bu O’nun için hiç de zor değildir.



[1] Ağakay, Türkçe Sözlük, “ihâta” md., s. 379; Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, “ihâta” md.

[2] Fussılet, 54.

[3] Yûnus, 39.

[4] Râzî, II, 73, (el-Bakara, 19).

[5] en-Nisâ, 126.

[6] Yazır, M. Hamdi, III, 1479-1480 (en-Nisâ 126).

[7] Ebu’s-Suûd, II, 237 (en-Nisâ 126).

[8] et-Talâk, 12. Ayrıca bkz. en-Nisâ, 108.

[9] Yazır, M. Hamdi, VII, 5082-5083, (et-Talâk, 12).

[10] el-Bakara, 110, 225; en-Neml, 22, 84; el-Kehf, 68.

[11] en-Neml, 22.

[12] en-Neml, 22; el-Kehf, 68.

[13] en-Neml, 84.

[14] el-Bakara, 225.

[15] Tâhâ, 110.

[16] Yıldırım, Kur’ân’da Ulûhiyyet, s. 174.