Meydana gelen bütün oluşların bir tek iradeye bağlı olması, o iradenin sâhibinin çok muazzam bir ilim ve kudrete mâlik olduğunu gösterir. Bir de o irâde sâhibi, dilediği her şeyi yapmaya kadir ise ve hiçbir sınırlama ve mâni tanımıyorsa bu, ancak rubûbiyet ve ulûhiyetle izah edilebilecek bir durumdur. Hiçbir insan istediği her şeyi yapabileceğini iddia edemez. Çünkü onun gücü oldukça sınırlı ve zayıftır. Ömrü, mânileri aşma gayreti ile tükenir. Bunların pek çoğunda da başarılı olamaz. Nihâyet ölüm engeline takılarak bütün iddialardan vazgeçer ve meydanı terk edip gider.
Nitekim Rasûlullah (s.a.v) bir gün yere bir dörtgen çizdi. Dörtgenin ortasına, onu bir kenarından keserek dışarı çıkan bir çizgi çekti. Ortadaki bu çizginin iki yanından ona doğru birtakım küçük çizgiler daha çizdi. Sonra bu çizgileri göstererek şöyle buyurdu:
“Şu ortadaki çizgi insan, şu dörtgen de onu kuşatmış olan ecelidir. Dörtgeni keserek dışarı çıkan, insanın arzularıdır. Ortadaki çizgiye yönelik küçük çizgiler, dert ve ıstıraplardır. İnsan bu dertlerin birinden kurtulsa öteki gelip çarpar. Şundan kurtulsa beriki gelip yakalar. (Yani eceli geldiğinde dertlerin biri vefatına sebep olur)”[1].
Lügatte “istemek” anlamına gelen irâde, “Allah’ın emirleri, hükümleri ve fiillerinde hür olduğunu bildiren sıfat” diye tarif edilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ’nın istediği her şeyi yapabileceği, hiçbir tahdit tanımadığı, çünkü her şeyin sâhibi ve yaratıcısı olduğu ve bütün hareket ve oluşların O’nun irade buyurmasıyla meydana geldiği sık sık vurgulanır. Kur’ân’ın bütün ifadeleri, baştan sona bu esas üzere kuruludur. Bunu görmek için birkaç âyete bakalım:
“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin”[2].
Bu âyetler, insanların Allah’ın kudretini beşerî sınırlar dâhilinde tahayyül etmesi üzerine nâzil olmuştur. İbn-i Abbâs ve Enes bin Mâlik (r.a) derler ki:
“Allah Teâlâ, Rasûlü’ne Mekke’nin fethini nasîb edip de Rasûlullah (s.a.v) ümmetine Rum ve İran hükümranlıklarını vaadedince, münafıklar ve yahudiler:
«–Heyhat, heyhat! İran ve Rum’ların hükümranlığı nerede Muhammed nerede! Onlar Muhammed’in hükümranlığı altına girmeyecek kadar güçlü ve sağlamdırlar. Mekke ve Medine Muhammed’e yetmemiş mi ki Rum ve İran mülküne tamah ediyor?» dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerimeleri inzâl buyurdu[3].
Diğer bir rivayete göre âyetler, yahudilerin:
“–Vallahi biz, peygamberliği İsrail Oğulları’ndan başkasına nakleden birine asla itaat etmeyeceğiz!” demesi üzerine nâzil olmuştur[4].
İnsanlar, İran ve Bizans’ın fethini kendilerince imkânsız görmüşlerdi. Ancak Allah Teâlâ onları ihtar ederek istediği her şeyi yapabileceğini, kendisi için hiçbir sınırın söz konusu olmadığını bildirdi. (Ve gerçekten de müslümanlar kısa sürede oraları fethettiler.) Bu, tek ilâh inancından kaynaklanan bir hakikattir. Tek olduğu için her şeye sâhip olan da yalnız O’dur. Ortaksız bir şekilde mülkün sâhibidir. Kendi mülkünden dilediğine dilediği kadarını verir[5].
Mülk kelimesi umumiyetle: “Peygamberlik, kudret, hâkimiyet, zafer, ilim, servet, itibar, akıl, sağlık gibi her türlü maddî ve mânevî imkân” olarak açıklanmıştır[6]. Râzî, şöyle der: “Mülk, kudret; Mâlik ise kâdir mânâsınadır. Mâlikü’l-mülk ise, bütün kudretlere hakim olan demektir. Yani, mahlûkâtın kâdir olduğu şeyler üzerindeki her türlü kudreti, ancak Allah Teâlâ’nın kâdir kılmasıyla mümkün olur. Buna göre O, her kâdiri, gücünün yettiği şeye kudretli; her mâliki de sâhip oldu mülke sâhip kılandır”[7].
Burada mülk ifâdesi umumî olup delilsiz tahsis edilemez. Mâlikü’l-mülk; “Genel olarak bütün mülk cinsinin hakikî sahibi; var etme, yok etme[8], diriltme, öldürme, azab etme, mükâfât verme[9] gibi her hususta istediği şekilde tasarruf eden, hiçbir ortağı ve mânîsi olmayan” demektir. Âyetin devamında bu tasarruf çeşitlerinin bir kısmı misal olarak zikredilmiştir[10].
Allah için, “Bunu niçin böyle yaptı, şöyle yapsaydı olmaz mıydı?” gibi sorular anlamsızdır. Çünkü O her şeyin hakikî sahibi olduğu için dilediğini yapar[11], yaptıklarından da mes’ûl değildir. O’nu hesâba çekecek kimse yoktur, ama insanlar mutlaka hesâba çekileceklerdir[12]. Bu hususta Seyyid Kutub şöyle der:
Varlığın bütününe hâkim olan bir ilâh nasıl hesâba çekilebilir? Kulları üzerinde ezici bir güce sahipken, başka bir irâde tarafından, hattâ kendisinin belirlediği ve varlık âlemine hâkim kıldığı kaideler tarafından sınırlandırılmayan serbest bir irâdeye sâhipken, kim O’nu hesâba çekebilir? Hesâba çekme, belirli sınırlara ve kıstaslara dayanır. Sınırları ve kıstasları belirleyen ise Mutlak İrâde’dir. Dolayısıyla bu irâde, kâinâtta istediği gibi belirlediği hudutlar ve kıstaslar tarafından sınırlandırılamaz[13].
Bundan kasıt “Allah’ın yaptığı işlerin hikmeti araştırılmaz, bunlar üzerinde tefekkür edilmez” demek değildir. Bilakis O’nun yaptıkları ve yarattıkları üzerinde tefekkür edilerek hikmetlerini anlamaya çalışmak teşvik edilmiştir. Fakat her türlü kusurdan uzak olan Allah Teâlâ ile, yaptığı işler sebebiyle münakaşa etme imkan ve ihtimali yoktur. O’nun fiillerine de kendisinden başka hâkim ve bir şeyin olmasını gerekli kılacak bir sebep, bir niçin, bulunması ihtimali yoktur. Çünkü O’nun üstünde hiçbir hâkim, hiçbir illet yoktur. O, bütün hâkimlerin hâkimi, bütün sebep ve illetlerin yaratıcısı ve îcâd edicisi olan, istediğini yapan tek ilâhtır[14].
O’nun İrâdesine Sınır Yoktur
Mutlak irâde sâhibi olan Allah Teâlâ’yı hiçbir hüküm bağlamaz. O, dilediği hükmü iptal eder, dilediğini sâbit bırakır. Çünkü ana kitap O’nun yanındadır[15].
Kur’ân-ı Kerîm’i incelediğimizde Allah Teâlâ’nın hiçbir zaman mutlak irâdesini sınırlamadığını görürüz. Allah (c.c) sık sık irâdesinin mutlak hür olduğunu, her istediğini yapabileceğini bildirir. Âdetâ, kendi koyduğu hükümlerin dahi irâdesini sınırlayamayacağını vurgular. Bunun bazı misalleri şöyledir:
Kâfirler dinden dönmesini istediğinde Şuayb (a.s), Allah’ın dininden kesinlikle dönmeyeceğini ifade etmiştir. Ancak yine de kendisinin ve etrâfındaki müslümanların geleceğe dâir tüm işlerini Allah’a havale ederek; “Rabbimiz Allah’ın dilemesi hâli müstesna” kaydını koymuştur[16]. Çünkü o, sadece kâfirlerin kendi dinlerine dönme teklifini reddedebilir, fakat kendisi ve mü’minler hakkındaki Allah’ın irâdesi karşısında hiçbir şey yapamaz. Zira bütün işler bu irâdeye bağlıdır[17].
Şuayb (a.s) gibi, Allah’ın kudret ve azametini kavramış olan bir mü’min, O’nun iradesinin her şeyi ihâta ettiğini bilir ve hiçbir zaman kesin iddialarda bulunmaz; “Eğer O dilerse, başarılı olurum, dilemezse olamam” der.
Nûh (a.s), Tûfân’ın dehşeti karşısında oğluna, “Bugün Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir kuvvet yoktur”[18] diye Allah’ın kâfirleri helâk etme hususundaki kesin hükmünü bildirdi. Sonra, “Ancak O’nun merhamet ettiği kurtulur” şeklinde bir istisnâ getirdi. Çünkü o biliyor ki, Allah Teâlâ isterse helâk edeceği insanların tamamını veya bir kısmını affederek kurtarabilir. Nitekim Yûnus (a.s)’ın kavmini helâk emâreleri başladıktan sonra affedip kurtarmıştı[19].
Aynı şekilde, şakîlerin/bedbahtların cehenneme gireceği bildirildikten sonra: “Onlar, gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilemesi başka!” buyrulur. Ardından da mübâlağa sîgasıyla “Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır” buyrulur. Bir sonraki âyette, mes’ûd olanların cennete gideceği bildirildikten sonra onların da gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacağı ifade edilir ve aynı istisnâ dile getirilir[20].
Allah Teâlâ’nın, kâfirler için ebedî azâbın, mü’minler için de ebedî cennet hayatının sona ermesini dileyip dilemeyeceği hususu kimse tarafından bilinemez. Onu yalnızca kendisi bilir[21]. Ancak burada normalde mü’minlerin ebedî olarak cennette, kâfirlerin de ebedî olarak cehennemde kalacağı bildirildikten sonra, Allah’ın irâdesini bağlayacak hiçbir hususun olmadığı, istediğinde bunun aksini de yapabileceği vurgulu bir şekilde anlatılmaktadır.
Yine A’lâ Sûresi’nde Allah Teâlâ: “Sana Kur’ân’ı okutacağız ve asla unutmayacaksın” buyurduktan sonra:
“Yalnız Allah’ın dilediği başka, çünkü o açığı da bilir gizliyi de”[22] istisnâsını getirmiştir. Çünkü O unutturmak isterse unutturur[23]. Yani böyle unutmamayı kesin olarak vaad edip haber vermek, Allah’ın artık onu unutturmaya gücü yetmeyecek anlamına gelmez. O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz. Böyle kuvvetli bir hafıza gücü verdikten sonra, dilediğinde bu gücü çeker alır[24].
Kesin bir sözün verildiği veya şaşmaz bir kâidenin dile getirildiği her yerde olduğu gibi burada da, Allah’ın iradesinin hür olduğu, herhangi bir kayıtla sınırlanamayacağı bildirilmektedir. İsterse bu kayıt ve sınır ilâhî irâdenin verdiği sözden, tayin ettiği kanundan kaynaklansın! İlâhî irâde, verilen söze ve belirlenen kânuna rağmen tam mânâsıyla hürdür ve Kur’ân, her fırsatta bu hakikati insanlara iyice anlatmaya itina göstermektedir[25].
Aynı husûsu şu âyet-i kerîmelerde de görmekteyiz:
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir”[26].
“Hiçbir memleket yoktur ki, (yeis hâlinde) imân etmiş olsun da bu imânı ona fayda versin! Ancak Yûnus kavmi müstesnâ! Onlar imân ettikleri vakit, dünya hayatında o rüsvâlık azâbını kendilerinden açmış ve bir zamana kadar onları (Dünyâ’dan) faydalandırmıştık” (Yûnus, 98)
Dilediğine Hidâyet Verir Dilediğini Dalâlette Bırakır
Allah Teâlâ’nın mutlak irâdesi, dilediğine hidâyet vermesi, dilediğini dalâlette bırakması husûsunda da görülmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık Allah’ın dilediğini dalâletle bıraktığı dilediğini ise doğru yola ulaştırdığı beyan edilir[27].
Şu çok mühimdir ki, bu tür beyanlar Allah’ın insanı doğrudan yanlışa götürdüğü anlamına gelmez. Burada kullanılan “edalle” fiili, «kötü yola götürmek» olarak değil «doğru yoldan ayrılmasına izin vermek» şeklinde anlaşılmalıdır. Yani onu içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmamak şeklinde. «Onları isyanlarıyla baş başa bırakırız»[28] âyeti de bunu göstermektedir.
Nitekim Zemahşerî “edalle” fiiline şu mânâyı vermiştir: “Tahliye, yâni kendi hâline bırakması ve lütuflarda bulunmaması”[29], “Bir kimsenin küfrü tercih ettiğini ve bunun üzerinde ısrar ve inatla devam ettiğini bildiği için Allah’ın onu yardımsız bırakması”[30].
Ebu’s-Suûd da “edalle” kelimesine “yardımsız bırakmak ve lutfun ona fayda vermeyeceğini bildiği için lütuflarda bulunmamak” mânâsını vermiştir[31].
Elmalılı Hamdi Efendi de ince bir üslup ile bu mânâyı verir: İbrahim, 4 ve el-İsrâ, 97. âyetlerde “dalâlette bırakmak”, el-En‘âm, 125; el-A‘râf, 155, 178. âyetlerde ise “dalâlete bırakmak” tâbirlerini kullanır.
Şayet Allah isteseydi bütün insanlar hidâyete ererdi. Allah’ın lûtfu ve yardımı olmadıkça hiç kimse iman edemez[32]. Allah’ın en sevgili kulu olan Rasûlullah (s.a.v) bile istediği ve sevdiği kimseyi hidâyete erdiremez[33]. Çünkü ona şöyle demesi emredilmiştir:
“De ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan kimseler için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim”[34].
Hâsılı Allah Teâlâ, bir şeyi dilediğinde ona “ol” diyerek iradesini gerçekleştirir. Dilerse kullarını hidâyete erdirir, dilerse lutfun fayda vermeyeceğini bildiği kimselerden yardımını kesererek onların dalâlette kalmasına ses çıkarmaz. Ancak O, kullarına zulmetmeyi ve zorluk çıkarmayı değil hep kolaylığı murâd eder. Allah dilemedikçe insanlar dileyemez. O kullarından dilediğini alçaltır, dilediğini yükseltir; dilediğine hikmet, mâl mülk lûtfeder, dilediğine vermez; dilediğine kız, dilediğine erkek çocuğu verir. Dilediğine ikisini de verir, dilediğine hiç vermez[35].
İstediği her şeyi yapabilen bir tek varlık mevcuttur, o da Allah Teâlâ’dır[36]. O’nun dışında istediği her şeyi yapabilen, bütün işler kendi irâdesine bağlı olan başka bir varlık düşünmek ve göstermek mümkün değildir. Allah Teâlâ Fâil-i Mutlak’tır. Mutlak’ın esas şartı da, kayıt ve bağla sınırlı kalmama olduğuna göre Allah’ın hükümlerinde ve fiillerinde bazı kâidelere bağlı olduğunu düşünmek yanlış olur. Bu hususla ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de onlarca beyan bulunmaktadır.
Bütün insanlar bir araya gelip güç birliği etseler, Allah’ın irade buyurmadığı bir şeyi yapmaya güç yetiremezler. Bu hakikat, tarih boyunca hep tecrübe edilegeldiği için, insanlarda ortak bir kanaat oluşmuştur. İnsanlar, yapılamayan şey hakkında kolayca “Demek ki Allah olmasını istemedi” derler. Bunun inançsızlardaki ifadesi ise “Şansım yokmuş, şansım yâver gitmedi” ve emsâli sözlerdir. Bu tecrübeler, Kur’ân’daki azametli ifadelerin doğruluğuna en kat’î bir delildir.
[1] Buhârî, Rikâk, 4.
[2] Âl-i İmrân, 26-27.
[3] Vâhıdî, s. 102; Râzî, VIII, 4, (Âl-i İmrân, 26-27).
[4] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, I, 368, (Âl-i İmrân, 26-27).
[5] Kutub, Fî Zılâl, I, 384, (Âl-i İmrân, 26).
[6] Karaman ve dğrl., Kur’ân Yolu, I, 387, (Âl-i İmrân, 26).
[7] Râzî, VIII, 5, 7, (Âl-i İmrân, 26-27).
[8] Allah dilediğini yok edip dilediğini yaratır: “De ki: Eğer Allah Meryem’in oğlu Mesih’i, annesini ve dünyada bulunanların hepsini imha etmek istese, O’na karşı kimin elinden bir şey gelir? Kim O’nu engelleyebilir? Doğrusu göklerin, yerin ve ikisi arasında olan bütün varlıkların hâkimiyeti Allah’a aittir. O dilediğini yaratır. Allah her şeye kâdirdir” (el-Mâide, 17), “Rabb’ın, müstağnidir (hiçbir şeye muhtaç değildir), merhamet sâhibidir. Sizi, başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse, sizi de yok edip sizden sonra yerinize dilediğini getirir” (el-En’âm, 133). Ayrıca bkz: Fâtır, 16-17; Sebe’, 9; el-Kasas, 68; eş-Şûrâ, 49-50.
[9] Allah dilediğine azâb edip dilediğine mükâfât verir: “O, dilediğine azab eder, dilediğine rahmet eder. Ancak O’na döndürüleceksiniz” (el-Ankebût, 21), “Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır. Dilediğini mağfiret eder, dilediğini cezalandırır. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir” (el-Feth, 14). Ayrıca bkz. el-Mâide, 18, 40, 118.
[10] Ebu’s-Suûd, II, 21, (Âl-i İmrân, 26).
[11] el-Hac, 14; el-Enbiyâ, 79.
[12] el-Enbiyâ, 23.
[13] Kutub, Fî Zılâl, IV, 2374, (el-Enbiyâ, 23).
[14] Yazır, M. Hamdi, V, 3347, (el-Enbiyâ, 23).
[15] er-Ra‘d, 39.
[16] el-A‘râf, 89.
[17] Kutub, Fî Zılâl, III, 1321, (el-A’râf, 89).
[18] Hûd, 43.
[19] Yûnus, 98.
[20] Hûd, 106-108. Ayrıca bkz. el-En’âm, 128; Yûsuf, 76; el-Bakara, 102, 253; el-Mâide, 48; el-Kehf, 23-24; el-Feth, 27; Abese, 22.
[21] Yazır, M. Hamdi, IV, 2824, (Hûd, 108); Zerkânî, Menâhil, I, 269.
[22] el-A’lâ, 6-7.
[23] el-İsrâ, 86.
[24] Yazır, M. Hamdi, VIII, 5759, (el-A’lâ, 6-7); Zerkânî, Menâhil, I, 268-269.
[25] Kutub, Fî Zılâl, VI, 3889, (el-A’lâ, 6-7).
[26] et-Tevbe, 28.
[27] el-Bakara, 26; en-Nisâ, 88, 143; İbrâhîm, 4; en-Nahl, 93; Fâtır, 8; el-Müddessir, 31…
[28] el-En’âm, 110.
[29] Zemahşerî, Keşşâf, III, 112, (İbrâhim, 4).
[30] Zemahşerî, Keşşâf, III, 161, [en-Nahl, 93).
[31] Ebu’s-Suûd, İrşâd, V, 32, (İbrâhim, 4).
[32] el-En’âm, 149; en-Nahl, 93; Yûnus, 99-100.
[33] el-Kasas, 56.
[34] el-A’râf, 188.
[35] Abdülbâkî, M. F., el-Mu’cem, “rvd”, “şey’e” md.leri; Yavuz, “İrade” md., DİA, XXII, 379-380.
[36] Hûd, 107; el-Bürûc, 16.