Dilediği her şeyi yapabileceğini söyleyen ve insanlara emir ve nehiyler verip hükmetmek isteyen bir zâtın, tehdidini gerçekleştirmeye kâdir olması gerekir. Aksi takdirde emirlerine itaat edilmez. İnsanların Rabbi, Meliki ve İlâhı olan Allah Teâlâ da, emirlerine riâyet etmeyen isyankârlara azab edeceğini[1] ve azâbının şiddetli olduğunu[2] haber vermiştir.
Azâb; şiddetli acı verme[3], işkence, elem, cefâ; beden ve rûha tesir eden eziyet gibi mânâlara gelir. Dünyada, kabirde ve âhirette olmak üzere üç kısımdır. Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde cehennem azabının şiddet, dehşet ve korkunçluğundan söz edilir ve ebedî olduğu bildirilir[4]. Kur’ân’ın beyanına göre kıyamet gününün korkusu, “çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek”[5] derecede şiddetlidir.
Bununla birlikte Allah Teâlâ, inkârcı ve isyankârları, pişmanlık duyarak hak yola dönmeleri ve Rablerine yönelmeleri için dünyada büyük felâketlere uğratır[6]. Veya ilâhî îkazları dinlemeyip küfür ve inatta ısrar etmeleri sebebiyle onları helâk eder[7]. İnsanların gözü önünde cereyan eden bu dünyevî azap sahnelerine bakarak âhiret azabının, bütün insanları âciz bırakacak bir şiddette olduğu anlaşılabilir. Dolayısıyla Allah’ın isyankârlara dünyada verdiği azabın birkaç misalini ele almamız yerinde olacaktır:
a. Tûr Dağı’nı İsrailoğulları’nın Üzerine Kaldırması
Tûr-i Sînâ, Hz. Musa’nın vahye mazhar olduğu dağın özel ismidir. İsrailoğulları’ndan mîsak alındığı zaman, o dağın dibinde oldukları ifade edilir[8].
Allah Teâlâ onlardan normal bir şekilde ahid almak yerine, söz verdikleri zâtın ne kadar azamet sâhibi olduğunu göstermek, bu anlaşmayı bozmanın doğurduğu ciddî sonuçları hâfızalarında canlı tutmak ve verdikleri ahdin ehemmiyetini bildirmek için, heybetli bir manzara meydana getirmiştir. Tûr Dağı’nı başlarının üzerine şemsiye gibi kaldırmış ve onları böyle büyük bir mûcize ile tehdit etmiştir[9]. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Bir zamanlar o dağı İsrailoğulları’nın üzerine bir gölgelik gibi kaldırdık da üstlerine düşecek sandılar. «Size verdiğim (Kitab’ı) kuvvetle tutun ve içindekileri hatırınızdan çıkarmayın ki takvâ sahibi olabilesiniz» dedik”[10].
Âyettte geçen نتق kelimesi bir şeyi yerinden söküp atmak demektir. Nitekim bir kimse dağarcığında olanları çıkarıp döktüğünde, نَتَقَ مَا فِى الْجِرَابِ denir. O hâlde âyetin mânâsı, “Biz o dağı kökünden söktük ve onların üzerinde tuttuk” demektir. ظُلَّة ise evin tavanı, bulut veya kuşatan bir kanat gibi üstten gölgeleyen şeydir[11].
Allah’ın, Tûr’u üzerlerine kaldırmak sûretiyle İsrailoğulları’nı tehdit etmesinin sebebi, onların Tevrat’ın hükümlerini kabule yanaşmamalarıdır. Bu konuda İbn-i Abbâs (r.a) şöyle demiştir:
Allah Teâlâ, Filistin dağlarından birine emir verdi, o dağ da yerinden sökülerek, bir gölge gibi onların üstüne geldi. Bu hâlde iken Allah Teâlâ onlara Tevrat’ı kabul etmelerini, aksi takdirde dağı üzerlerine atacağını vahyetti. Kaçacak bir yer bulamayınca Tevrat’ı, ihtiva ettiği hükümlerle birlikte kabul ettiler. Dağın üzerlerine düşeceği korkusuyla secdeye kapandılar. Bir yandan secde ederken bir yandan da dağa baktıkları için, tek yanakları üzerine secde ettiler[12].
İşte bunun için yahudiler secde ettiklerinde böyle yapar ve; “Bu, bizi cezadan kurtaran secdedir” derler[13].
Fahreddin Râzî, ağır bir şeyin direksiz olarak havada durmasını imkânsız gören kimselere, bunun mümkinâttan olduğunu, Allah’ın ise her türlü mümkinâta kâdir olduğunu hatırlatır ve bu tür görüşlerin fâsit olduğunu bildirir[14].
İsrailoğulları’nın başından geçen bu kıssa, Kur’ân’da şu maksatla hatırlatılır: Şunu bilmelidir ki Allah’ın hükmüne ve kudretine karşı koymak mümkün değildir. Gönül rızasıyla itaat etmeyenler, sonunda zorla boyun eğmeye mecbur kalacaklardır. Bu ve benzeri ilâhî baskılar her zaman için mümkündür. Asıl insanlık ise o duruma düşmeden, hürriyet içinde ve gönül rızasıyla Hakk’ın emrine boyun eğerek ilâhî kitaba sarılmaktır. Allah Teâlâ, her zaman için dağlar kadar belaları isyankâr insanların başına yıkmaya kâdirdir. Cisimler arasındaki çekim kuvveti bir anda değişebilir, O’nun emri ve iradesiyle, değil dağlar, dünyalar bile yörüngesinden çıkar. Allah Teâlâ’nın, kuvvetinin sonsuzluğunu gösteren âyetleri o kadar çoktur ki, bunlar sayıya gelmez. İşte, kendi gönül rızâsıyla emrine itaat etmeyen ve fenalıktan korunmak istemeyenleri Allah Teâlâ, her şeyden önce bu cebrî âyet ve tedbirlerle takvaya davet eder. Bununla da yola gelmeyenleri ebedî azabına çarptırır. Akıllı kişi, bir zelzelenin veya volkanın nasıl bir gücün eseri olduğunu ve bu gücün ne demek olduğunu unutmamalıdır. Çevremizde vukû bulan hiçbir hâdise yoktur ki Allah Teâlâ’nın kudretini göstermiş olmasın. Yine hiçbir hâdise yoktur ki, insanlar için karşı konulması imkânsız bir ilâhî kudretin azametini, yüceliğini göstermesin! İbretle bakan bir kişi, böyle bir kudretin sâhibine karşı nasıl bir tutum ve davranış içinde olması gerektiğini görür ve kendisine çeki düzen verir[15].
b. İsyankârları Hayvan Sûretine Çevirmesi
İnsanların dünyada uğradığı büyük azaplardan biri de, en güzel şekilde yaratılan sûretlerinin değiştirilmesidir. Bu değişikliği ifade edilen mesh (مسخ) kelimesi, bir şeyin şeklini çirkinleştirmek, bir yiyeceğin tadını bozmak gibi mânâlara gelir[16]. Bu kelimeyi müfessirler, “İnanmayanları oldukları yerde hareketsiz oturtmak, kötürüm yapmak, helâk etmek”[17], yaratılışlarını değiştirmek, taşa veya hayvana dönüştürmek”[18] şeklinde açıklamışlardır[19].
Bazı hukemâ şöyle der: Mesh iki türlüdür. Birinci kısım belirli bir zamanda olup her zaman devam etmez. Bu yaratılışın meshi, sûretin değiştirilmesidir. Allah’ın İsrailoğulları’ndan bir kısmını mesh ederek gençlerini maymun, yaşlılarını domuz yapması gibi. İbn-i Abbas’tan nakledildiğine göre bunlarda tenâsül olmamış, ancak üç gün yaşamışlardır. Peygamber Efendimiz’e, maymun ve domuzların Allah’ın mesh ettiği insanlardan olup olmadığı sorulunca:
“–Allah Teâlâ bir kavmi helâk ettiğinde ona nesil vermez. Maymun ve domuzlar daha önce de vardı” cevabını vermiştir[20].
Meshin diğer türü de bütün zamanlarda olandır ki o da ahlâkın değiştirilmesidir. Bu tür mesh, insanın bazı hayvanların mezmum vasıflarıyla ahlâklanmasıyla olur. Mesela insanın şiddetli hırsı sebebiyle köpeğe, oburluk açısından domuza, ahmaklık yönüyle öküze, saflık îtibarıyla merkebe benzemesi gibi[21].
Allah Teâlâ, verdikleri sözde durmayan, ahde vefa göstermeyen ve Allah’ın emirlerine isyan eden bir takım insanları aşağılık maymunlara çevirmiştir. Bununla, hem o zaman hazır olanlara, hem de arkadan geleceklere bir ibret, tesirli bir gözdağı ve takva sahibi olmak isteyenlere unutulmayacak bir ders vermiştir[22]. Kur’ân-ı Kerîm, hâdiseden şöyle bahseder:
“İçinizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, «Aşağılık maymunlar olun!» demiştik.”[23].
İsyankârlar bir tekvînî emirle insanlıktan çıkarılıp maymunlara çevrilmişlerdir[24]. Yüce Allah’ın yaratmayla alakalı “Ol” emri nasıl meydana gelmiş ve hiç kimse tarafından asla karşı konulmayan hükmü nasıl yürürlüğe girmişse, bu hâdise de öyle vuku bulmuştur[25].
Bu mesh hâdisesinin, Dâvûd (a.s) zamanında meydana geldiği rivâyet edilir[26]. Bu durumda; “İsrailoğulları’ndan inkâr edenler hem Dâvûd’un hem de Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlendiler…”[27] âyetinde de buna işaret vardır[28].
Âyetteki “كُونُوا” emrinden murâd, dönüşüm hâdisesinin süratini beyandır. Bu emrin akabinde onlar, derhâl Allah’ın irade buyurduğu şekle dönüşmüşlerdir[29]. O hâlde bu kelime emir değildir. Zira onlar kendilerini maymun şekline çevirmeye kâdir değildirler. Burada emir sîgası, dönüşümün süratli olduğunu bildirmek için kullanılmıştır. Buna göre mânâ şöyle olur: Allah Teâlâ’yı, onlara hak ettikleri cezayı vermek istediğinde, hiçbir şey acze düşüremez. Aksine Cenâb-ı Hak onlara “Aşağılık maymun olun!” dediği anda, onlar maymun şekline dönüşürler. Yani Allah onlar hakkında bunu murad edince, onlar Allah’ın istediği gibi oluverirler[30].
Allah’ın, isyânkâr insanları hayvan sûretine çevirerek cezalandırması, iki yerde daha bahis konusu edilir. Mâide Sûresi’nin 60. âyetinde maymun ve domuz sûretine çevrildikleri, A’râf Sûresi’nin 166. âyetinde de maymunlar hâline getirildikleri bildirilir.
Ayrıca hadîslerde isyankâr insanların fare, keler, kertenkele ve daha başka canlılara çevrildiğinden de bahsedilmiştir[31].
Rasûlullah (s.a.v), ümmetinden bazı kimselerin zinayı, ipeği, içkiyi, çalgıyı helal addedeceğini, zenginlik içinde yaşarken ihtiyacı sebebiyle yanlarına gelecek fakir bir adamı “yarın gel” diye oyalayacaklarını, bunun üzerine Allah’ın onları geceleyin yakalayıvereceğini ve dağı tepelerine koyarak bir kısmını helak edeceğini, geri kalanları da mesh ederek maymun ve hınzırlara çevireceğini bildirmiştir[32].
Bir gün Allah Rasûlü (s.a.v):
“−Bu ümmetin sonunda yere batma (hasf), maymun ve domuza çevrilme (mesh) ve taşlanma (kazf) vukû bulacaktır” buyurmuştu. Âişe (r.anhâ):
“−İçimizde sâlih insanlar olduğu hâlde helâk edilecek miyiz?” diye sordu.
Rasûlullah (s.a.v):
“−Zina çoğaldığında evet!” buyurdu[33].
Burada mevzuumuzla alakalı olan taraf, insanların bir anda hayvan sûretine çevrilmesindeki ilâhî kudret ve bu ifadelerdeki insanlara âit olması mümkün olmayan azamettir. Aslında mesh’in fizikî veya mânevî olması bizim için çok mühim değildir. Çünkü her ikisi de azamet ifade etmektedir. Nitekim Elmalılı M. Hamdi Efendi, sûret değişikliğinin manevî değişmeden daha kolay olduğunu ifade eder[34].
Hakîkaten, isyankâr insanlar üzerinde bir anda büyük bir değişikliğin yapılması, beşerin âciz kalacağı dehşet verici bir hâdisedir.
c. İnkârcı Kavimleri Helâk Etmesi
Tarih boyunca Allah’a şirk koşmak, yeryüzünde haksız yere kibirlenmek, Allah’ın peygamberlerini ve getirdiklerini yalanlamak, peygamberler ve mü’minlerle alay ederek onlara ezâ vermek, Allah’ın nimetleri karşısında nankörce davranmak, haram hudutlarını çiğnemek, insanların mallarını haksız yere yemek, cinsel sapmalara ve azgınlıklara yönelmek gibi sebeplerle birçok kavim dehşetli bir azaba uğramış ve helâk edilmiştir[35]. Onların yerine başka bir kavim getirilmiş, öncekiler sanki daha evvel hiç yokmuş gibi yapılmıştır.
Rasûlullah (s.a.v):
“İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helâk olmayacaklardır” buyurmuştur[36]. Demek ki Allah Teâlâ, insanları, günahları sebebiyle cezalandırıyor veya helâk ediyor.
Başa gelecek olan cezâdan ise ancak tevbe ile kurtulmak mümkündür. İyi ve güzel şeyleri tavsiye edip anlatmak, kötülüklerden sakındırmak da toplumların helâkten kurtulması için iki esas umdedir[37].
Bir ümmet isyân edince, Allah Teâlâ önce onlara mühlet tanır. Bundan maksat onların tevbe edip hakikate dönmesine fırsat tanımaktır. İsyana devam ederlerse Cenâb-ı Hak nimet bolluğu verir. Ancak bu bir istidracdır[38], yani o kavmi derece derece helâke sürüklemektir[39]. Bu hususta âyette şöyle bir ikaz varid olmuştur:
“Kendilerinden önce nice nesilleri imha ettiğimizi görmediler mi? Biz onlara, size vermediğimiz imkânları vermiş, gökten üstlerine bol bol yağmur göndermiş, ayaklarının altından ırmaklar akıtmıştık. Fakat günahlarından ötürü onları imha ettik ve onların peşinden başka bir nesil yarattık”[40].
Âyette ifade edildiği üzere, bu şiddetli cezaya çarptırılan kavimler, imkân ve zenginlik itibariyle daha ileriydiler ve azaba da kendi günahları yüzünden dûçâr oldular.
Âyet-i kerîme; kuvvetlerine, servetlerine ve mâlik oldukları imkânlara aldanarak Allah’a isyân edip şımaran, sâhip oldukları her şeyi kendisine borçlu bulundukları Allah’ı unutarak dalâlete düşen, azgınlaşan ve günah bataklığına sürüklenen toplumlara karşı umûmî bir tehditte bulunarak âdetâ şöyle demektedir:
“O isyankârlar, geçmiş milletlerin kalıntılarını, tarihî eserlerini inceleyip öğrenerek bizim, sonsuz kudretimizle nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Biz onlara, size verdiğimiz imkânlardan daha fazlasını vermiştik. Daha sonra günahları yüzünden onları helâk ettik. Şimdi sizden daha güçlü olan bu milletleri tarihten silen ve sanki daha önce hiç yokmuş gibi yapan bu yüce kudretin sizi helâk etmeyeceğini mi düşünüyorsunuz?”[41].
Bu husus diğer bir âyette şöyle açıklanır:
“Nitekim onlardan her birini günahları sebebiyle suçüstü yakaladık: Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine yazık ediyorlardı”[42].
Azgın kavimlerin başına gelen azabın şiddeti ve büyüklüğü, Allah’ın azamet ve kudretini ortaya koyacak niteliktedir. Bu azabın çeşitleri işitildiğinde insan korkudan titrer ve o manzaraları tahayyül ettiğinde eklemleri tutmaz olur[43]. Kur’ân’da bildirildiğine göre, azap emri geldiğinde:
ü Toplumları korkunç ve dayanılmaz bir ses yakalayıverir. O ülkenin üstü altına çevrilir, üzerlerine pişirilmiş balçıktan yapılıp istif edilmiş ve Rabbimizin nezdinde damgalanmış taşlar yağdırılır[44].
ü Taşları bile savuran kasırgaya tutulurlar[45].
ü Üzerlerine dehşetli bir şekilde helâk edici yağmurlar yağdırılır[46].
ü Büyük bir sel felâketine maruz kalırlar[47].
ü Zâlimler, askerleriyle birlikte denize atılıp boğulur[48].
ü Bütün kavmi sular altında bırakan bir tûfâna yakalanırlar[49].
ü Zulme batmış memleketlerin belleri kırılarak onlardan sonra başka toplumlar yaratılır[50]…
Bu tür azaplar gelmeye başladığında artık Allah’ın irade buyurduğu helâki geri çevirecek hiçbir kuvvet yoktur. Allah’ın dışında onları himaye edecek kimse olamaz[51] ve kaçacak bir yer de bulunamaz[52].
Bahsedilen azap türlerinin hepsi de dehşet verici ve insan kudretinin çok çok üstündedir. Bu azap türlerinin pek çok defa meydana geldiği de târihin şehâdeti ile sâbittir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, zaman zaman onların yeryüzündeki kalıntılarına bakıp ibret almayı emreder[53]. Âyetlerde anlatılan kavimlerin hâllerinden bazı tarihçiler söz ettiği gibi[54] arkeolojik araştırmalar neticesinde, helâk edilen Âd kavmine ve İrem şehrine âit kalıntıların bulunduğu da iddia edilmektedir[55]. Dolayısıyla târih, arkeolojik çalışmalar ve gelişen ilim, Kur’ân’ın haberlerini doğrulamaktadır.
[1] Âl-i İmrân, 56; en-Nisâ, 18, 37, 102, 138; et-Tevbe, 74.
[2] Âl-i İmrân, 4; İbrahim, 2, 7; el-Hicr, 50; el-Hac, 2; el-Mü’minûn, 77; Sebe, 46; Fâtır, 10; Sâd, 26.
[3] Râğıb, Müfredât, “azb” md., s. 330.
[4] el-En’âm, 128; Yûnus, 52; Hûd, 107; el-Hac, 19-22; Fâtır, 36-37; es-Secde, 14; el-Vâkıa, 41-46; el-Müzzemmil, 17; el-Mürselât, 31-34; en-Nebe, 23, 40. Bkz. Seyyid Kutub, Meşâhidu’l-Kıyâme Kahire 1992 / Kur’ân’da Kıyamet Sahneleri, İstanbul 1997.
[5] el-Müzzemmil, 17.
[6] en-Nahl, 53; es-Secde, 21; Yavuz, “Azap” md., DİA, IV, 302.
[7] el-A’râf, 84; el-İsrâ, 103; el-Ankebût, 40.
[8] Râğıb, Müfredât, “طور” md., s. 311; Yazır, M. Hamdi, I, 377 (el-Bakara, 63).
[9] Mevdûdî, II, 112 (el-A’râf, 171); Yazır, M. Hamdi, I, 422 (el-Bakara, 93).
[10] el-A’râf, 171. Ayrıcaa bkz. el-Bakara, 63, 93; en-Nisâ, 154.
[11] Râzî, XV, 38 (el-A’râf, 171).
[12] Râzî, III, 100 (el-Bakara, 63).
[13] Bkz. Râzî, XV, 38; Yazır, M. Hamdi, IV, 2321-2322, (el-A’râf, 171).
[14] Râzî, III, 100 (el-Bakara, 63).
[15] Yazır, M. Hamdi, IV, 2322 (el-A’râf, 171).
[16] İbn-i Manzûr, Lisânü’l-Arab, “msh” md., III, 50.
[17] Taberî, XXIII, 32-33; Râzî, XXVI, 90, (Yâsîn 67).
[18] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, IV, 378, (Yâsîn 67).
[19] Coşkun, Ahmed, “mesh” md., DİA, XXIX, 303.
[20] Müslim, Kader, 33; Ahmed, I, 390.
[21] Halebî, Umdetü’l-huffâz, s. 542-543.
[22] Zemahşerî, I, 73, (el-Bakara 65-66).
[23] el-Bakara, 65.
[24] Ebu’s-Suûd, III, 286; M. Hamdi Yazır, IV, 2314, (el-A’râf, 166).
[25] Kutub, Fî Zılâl, III, 1385, (el-A’râf, 166).
[26] Ebu’s-Suûd, III, 287, (el-A’râf, 166).
[27] el-Mâide, 78.
[28] M. Hamdi Yazır, IV, 2314, (el-A’râf, 166).
[29] Ebu’s-Suûd, I, 110, (el-Bakara, 65).
[30] Râzî, III, 103, (el-Bakara, 65).
[31] Buhârî, Bed’ü’l-halk, 15; Müslim, Sayd, 48-50; Zühd, 62.
[32] Buhârî, Eşribe 6. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Melâhim, 10/4307; Tirmizî, Tefsîr, 5/3061.
[33] Tirmizî, Fiten, 21/2185. Bkz. Ebû Dâvûd, Melâhim, 10/4307.
[34] M. Hamdi Yazır, I, 379 (el-Bakara, 65).
[35] Seylâ, Esbabü helâki’l-ümemi’s-sâlife, s. 83-454.
[36] Ebu Davud, Melahim 17/4347.
[37] Seylâ, Esbabü helâki’l-ümem, s. 459.
[38] el-Kalem, 44; el-En’âm, 44; Ahmed, IV, 145.
[39] Muslih, Hamid, Kavimleri Helâk Eden Günahlar, s. 139.
[40] el-En’âm, 6.
[41] Karaman ve dğrl., Kur’ân Yolu, II, 302, (el-En’âm, 6).
[42] el-Ankebût, 40.
[43] Seylâ, Esbabü helâki’l-ümem, s. 62.
[44] Hûd, 67, 82-83; el-Hicr, 73-74.
[45] el-Kamer, 34.
[46] eş-Şuarâ, 172-173.
[47] Sebe’, 16.
[48] el-Enfâl, 54; el-Kasas, 40.
[49] el-Ankebût, 14.
[50] el-Enbiyâ, 11; el-Mü’minûn, 31, 42.
[51] er-Ra’d, 11.
[52] Kâf, 36.
[53] Bkz. Âl-i İmrân, 137; el-En’âm, 11; el-A’râf, 84, 86, 103; Yûnus, 39, 73; Yûsuf, 109; en-Nahl, 36; en-Neml, 14, 51, 69; el-Kasas, 40; er-Rûm, 9, 42; Fâtır, 44; el-Mü’min, 21, 82; Muhammed, 10.
[54] Thomas H. Maugh II, “Ubar, Fabled Lost City, Found by LA Team”, The Los Angelas Times, 5 Şubat 1992; Bertram Thomas, Arabia Felix: Across the “Empty Quarter” of Arabia, New York: Schrieber’s Sons 1932, s. 161 (http://kavimlerinhelaki.com/adkavmiubar. html#1, [Erişim: 29.04.2005]).
[55] http://kavimlerinhelaki.com/adkavmiubar.html#1 (Erişim: 29.04.2005)