a. Hiçbir Canlı Ölümden Kaçamaz
Her canlı ölümü tadıyor. Kimse bundan istisna edilemiyor. İnsanlık bugüne kadar ölüme bir çare bulamadı ve onun karşısında büyük bir acziyet içinde kaldı. Kur’ân-ı Kerîm’de ölümü de hayatı da yaratanın Allah olduğu[1], her canlının muhakkak ölümü tadacağı ifade ediliyor[2]. “Aranızda ölümü takdir eden biziz ve Bize mânî olacak hiçbir güç yoktur”[3] buyrularak ölümün hakîkati kesin bir dille teyid ediliyor. İnsanlara hiçbir çıkar yol bırakmayacak şekilde bildirilen bu hususa diğer âyetlerde şöyle temas ediliyor:
“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz (vazifeli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler”[4].
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!”[5].
Yüksek kuleler, gökteki burçlar gibi sağlam mânîlere rağmen ölüm insanı buluyorsa bunların olmadığı yerde -ki çoğu insan için bunlar söz konusu değildir- ölüm insanı daha kolay bulacaktır. Zira ölüm her yerdedir[6].
Allah’ın Rasûlü ve habîbi[7] olmasına rağmen Peygamber Efendimiz’in de öleceği kesin bir dille ifade edilir[8]. Gerekçe olarak da şöyle buyrulur:
“Senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz[9].
Her canlının ölümü tadacağı ifadesi, bugüne kadar yalanlanmış değildir. Aksine hergün binlerce defa tasdik edilen bir hakîkattir. Çünkü her canlı, bütün insanların gözü önünde ister istemez ölüme doğru sürüklenip gitmektedir. Şu âyet-i kerîme de bu hususta kesin ifadeler taşımaktadır:
“De ki: Sizin kaçtığınız ölüm var ya, o mutlaka gelip size çatacaktır. Sonra da görülmeyeni ve görüleni bilen Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz. O da size bütün yaptıklarınızı haber verecektir”[10].
Kurtubî, âyetteki “الَّذ۪ي” ism-i mevsûlünde şart mânâsı olduğundan “فَاِنَّهُ مُلَاق۪يكُمْ: Ölüm mutlaka sizi karşılayacaktır” buyrulduğunu, bunun da, “ölümden kaçmanın insana fayda vermeyeceği”ne delalette mübalağa ifade ettiğini bildirir[11].
Ölüm, Kur’ân için aynı zamanda bir meydan okuma vâsıtasıdır. Batıl inançlarını temellendirmeye çalışan münafıklara karşı: “Eğer doğru sözlü iseniz, haydi ölümü kendinizden uzaklaştırın bakalım!”[12] diyerek meydan okur.
Peki, şimdiye kadar bir çâre bulunamayan ölüme, bundan sonra herhangi bir çıkış yolu keşfetme imkânı var mıdır? Bunun cevâbı “Hayır”dır. Çünkü ölümden kurtularak ebedî bir hayat yaşamanın bu dünyada mümkün olmadığını, bilim de açıklamaktadır. Cevat Babuna, bu hususta şu açıklamayı yapar:
“…İnsanın ölümüne neden olan faktörlerin bir diğeri de yaşlılıktır. Yaşlılık dolayısıyla insanın ölmesi ne demek? İnsanın vücûdunda 100 trilyon hücre var. Bu yüz trilyon hücrenin kalp ve beyin hücreleri hariç hepsi ömür içerisinde değişmekte, bir başka ifade ile yenilenmektedir. Banyoya girdiğinizde milyonlarcası dökülüyor yerine yenileri geliyor. Kan hücreleri her üç ayda bir yenileniyor. Yenilenme olayında bir hâdise var. O sarmal hâlde bulunan DNA moleküllerinden iki sarmal birbirinden ayrılıyor. Ayrıldıktan sonra her biri kaybettiği eşinin yerine başka bir eş inşa ediyor. Böylece bir DNA molekülünün tıpa tıp özelliklerini taşıyan başka bir DNA molekülü oluşuyor. O iki DNA molekülü ayrıldığında da iki tane hücre oluyor. DNA moleküllerinin ayrılmasını temin eden uçlarında bir çıkıntı bulunmaktadır. Bu çıkıntıya Telomer denir. Bu Telomer insan doğduğu zaman oldukça uzun olur. Ama her bölünmede biraz kısalır. Kısala kısala sonunda dumura uğrar. Dumura uğradıktan sonra artık bir daha ayrılamaz hale gelir. Ayrılamayınca hücre ölür. Bunu nasıl müşâhede ederiz? 100 yaşına girmiş insanların yüzlerine bakın, hiçbir rahatsızlık geçirmemiş olsalar dahi mum gibi erimiş halde olurlar. Yüzler matlaşır, gözler cam gibi olur. Yani insan fizik olarak biter. Genetik hastalıkları ve diğer ölüme neden olan etkenleri ortadan kaldırsanız bile, insanlar belirli bir yaşa gelecek ve o vücut orada son bulacaktır. Şu anda görülen bu ömür sınırı 100 yaşın etrafıdır. Bu çöküşü önlemek mümkün değil? Telomer dediğimiz nesneyi birbirinden ayıran bir enzim var. Buna da Telomeraz enzimi denilmekte. Bu enzimi fazla yaparsak Telomeri çalıştırabiliriz diye bilim adamları ümitlendi. Hakikaten sentetik olarak ilaç sanayiinde bunu başarmak mümkün oldu. Ama tatbikata konulduğunda bakıldı ki daha başka pek çok ara maddenin katkısı oluyor. 7 bin ara maddeye daha ihtiyaç olduğu anlaşıldı. Sonunda bunun başarılamayacağına kanaat getirildi. Meseleyi şuna getirmek istiyorum; Ebedi hayat mümkün değil. Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığı gibi “Her nefis ölümü tadacaktır” kuralı kesindir. Bu müspet bilim muvacehesinden de böyledir. Farz edelim ki bu 7 bin ara madde de bulundu. Telomerleri ayırmak mümkün hâle geldi. Daha önce söylediğim gibi organizmanın iki tip hücresi yenilenmiyor. Biri kalp diğeri de beyin hücresi. Yetişkin bir insanın beyninde yaklaşık 100 milyar hücre bulunmakta. Siz hayatınızın bu ikinci yarısında hücre kaybına ulaştığınız zaman her gün binlerce hücre ölüyor fakat yerine yenisi konmuyor…”[13].
b. Vakti Geldiğinde Kıyâmeti Gerçekleştirir
Kur’ân’da pek çok defa dehşetli kıyamet sahnelerinden bahsedilir. Kâinattaki nizamın bozularak yerin ve göklerin pamuk gibi atılması anlatılır.
Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrulmak ve dirilmek gibi mânâlara gelen kıyâmet, ıstılahta, kâinâtın nizamının bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden diriltilerek ayağa kaldırılması ve Allah’ın huzurunda durması demektir[14]. Kur’ân’ın bildirdiğine göre kıyâmet kesin olarak gerçekleşecektir[15]. Bunda asla şüphe yoktur[16]. Alâmetleri zuhur etmiş[17], zamanı da yaklaşmıştır[18].
Kıyametin kopması târih boyunca insanlar tarafından hep kabul edilegelmiştir. Gerek Hinduizm ve Budizm gibi zamanın devrî olduğunu ve karma-tenâsuh inancına bağlı olarak dünya hayatının sürüp gittiğini kabul eden dinler, gerek zamanın düz bir hat şeklinde seyrettiğini kabul eden semâvî dinler, bazı farklılıklarla da olsa, kıyâmete inanır, hayatın sonlu olduğunu kabul eder[19]. Kelâm âlimleri de muhtelif yollarla kıyâmetin gerçekleşeceğini isbat etmişlerdir[20].
Kur’ân’da bildirildiğine göre, kıyâmetin kopmasıyla öylesine dehşetli manzaralar ortaya çıkacak ki; gök yarılacak, erimiş maden hâline gelecek, Güneş ve Ay kararacak, yıldızlar dağılıp dökülecek, dağlar atılmış yün gibi olacak, denizler kaynatılacak ve fışkıracak, cehennem alevlendirilecek ve cennet yaklaştırılacaktır. Gözler dehşetten kamaşacak, insanlar kaçacak, fakat sığınacak bir yer bulamayacaklardır. Bu dehşetli manzara sebebiyle, büyük bir kıymeti hâiz olan on aylık gebe develer bile salıverilecek, yabânî hayvanlar bir araya toplanacaktır. Kimse dostunu sormayacak, kulakları sağır edecek bir ses ve korkunç bir sarsıntı sebebiyle emzikli kadınlar kucaklarındaki çocuklarını unutacak, hâmile kadınlar bebeklerini düşürecek, insanlar sarhoşmuş gibi görünecektir. Günahkâr bir insan o günkü azaptan kurtulmak için fidye olarak yavrularını, eşini, kardeşini, kendisine sahip çıkan sülalesini, hatta dünyada var olan insanların ve cinlerin tamamını verip kendisini kurtarmak isteyecektir.[21]
Bilimsel çalışmaların vardığı neticeler de, Kıyâmet’in dehşetli olacağını göstermektedir. Bilim adamları, Güneş’in sonunu şöyle tahmin ediyor:
“Orta kütleli bir yıldız olan Güneş, belli bir zaman sonra kırmızı dev aşamasına gelecek. Helyum yakıtı azalan ve çekirdekte ve çevresinde gerçekleşen termonükleer tepkimelerin yol açtığı ışımanın basıncıyla giderek şişen yıldızımızın çapı, yaklaşık 300 kat artacak. Bu sırada Güneş’in yüzeyi Dünya’ya iyice yakınlaşacak, hatta belki Dünya Güneş’in dış katmanının içinde kalacak. Genişlemeyle birlikte, Güneş’in yüzey sıcaklığı 3500 dereceye kadar düşecek ve kırmızı renkli bir görünüm alacak. Güneş’in yüzeyinin soğumasına karşı, yüzey alanı çok artacağı ve gezegenimize yaklaşacağı için, Dünya yaşanamaz hâle gelecek. Işınımın oluşturacağı basınç ve sıcaklığın etkisiyle tüm su buharlaşacak, Dünya sıcak ve kuru bir kayaya dönüşecek. İlerleyen süreçte, genişleyerek soğuyan katmanlar yeniden büzüşecek ve böyle birkaç «zonklama» sürecinin ardından, Güneş’in dış katmanları bir gezegenimsi bulutsu oluşturacak şekilde uzaya savrulacak. Güneş’ten geriye çok yoğun, çok sıcak ve parlak, ancak Dünya kadar küçük bir çekirdek kalacak. Bu beyaz cüce, milyonlarca yıl içinde soğuyarak yavaş yavaş gözden kaybolacak ve bir kara cüce haline gelecek.”[22]
15 asır evvel bundan daha dehşetli ifadelerle kıyameti anlatan Kur’ân-ı Kerîm, hiç şüphesiz beşer kelamı değildir. Çünkü bu azmetli ifadeleri beşer muhayyilesi ortaya koyamaz.
Kur’ândaki kıyametle alâkalı azametli ifadelerden biri şudur:
“Onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun avucundadır. Gökler de O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden yüce ve münezzehtir. Sûra üflenir; Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp cansız yere düşer. Sonra ona bir daha üflenir: Bir de bakarsın bütün insanlar, kabirlerinden ayağa kalkmış, etrafa bakınıp duruyorlar”[23].
Bu âyeti okuyunca biraz durup ifadelerdeki azameti tefekkür edelim. İnsanların Allah’ın azametini tam olarak anlamadıkları, O’nun büyüklük ve kudretine yakışmayan düşünce ve davranışlara saptıkları söylendikten sonra, sarsıcı bir misalle Allah’ın azameti hakkında bir fikir veriliyor. Azametinin çok büyük ve nihâî derecede olduğu, kuvvet ve kudretinin her şeye yettiği, akıl ve hayalleri hayrette bırakan büyük oluşların Allah’ın kudretine nisbetle çok küçük ve basit kaldığı, şu gördüğümüz âlemi tahrib etmenin O’nun için çok hafif ve kolay olduğu, temsîl ve tahyîl yoluyla anlatılıyor[24].
Âyet-i kerime, bütün bu mânâları, hayal ve hisleri dolduran bir tasvirle anlatmaktadır. Bütün yeryüzü Allah’ın avucunun içinde küçücük bir şey, semâlar da bütün ecrâmıyla, azametli ve büyük cisimleriyle bir yaygının veya sahifenin dürüldüğü gibi katlanmış, küçük bir cirim hâlinde, neredeyse gözün göremeyeceği bir şekilde Allâh’ın elindedir[25].
Bazı rivayetlerde, yedi kat semâ ile yedi yerin kıyamet günü ilâhî kudret karşısındaki durumu, avuç içindeki hardal tanesine veya cevize benzetilir[26].
Bir gökleri ve yerleri, bir de bunları sadece bir avucunun içine alan[27] Yüce Zâtı düşünelim… İnsan için en küçük ve en hafif şey, avucunda tuttuğu şeydir[28]. Hâl böyleyken bir zât bize, yedi kat[29] yerleri bilye gibi avucunda tuttuğunu, göklerin de elinde bulunduğunu söylerse, O’nun azamet ve kudreti hakkında neler düşünürüz acaba?
Bu husûsu hakkıyla tefekkür ettiğimizde O Yüce Zât’ın azameti hakkında zihnimizde belli bir tasavvur oluşur. Hiç değilse O’nun çok büyük ve her şeye kâdir olduğunu anlarız. Lâkin O’nun bizim tasavvurumuzla sınırlı olmadığını da bilmek lâzımdır. Zira Kur’ân’ın tasvir metodu, küllî ve kapsamlı olan hakîkatleri, insandaki sınırlı idrakin tasavvur edebileceği cüz’î sûretler hâlinde vermek sûretiyle meselenin rahat anlaşılmasını sağlar[30].
Kıyamet esnasında vuku bulacak olan dehşet verici hâdiselerin bir kısmı şöyle anlatılır:
“Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler kaynatılıp fışkırtıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, insanoğlu (yapıp) gönderdiklerini ve (yapmayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlar”[31].
Rasûlullah (s.a.v), kıyâmeti gözüyle görür gibi olmak isteyen kimsenin Tekvir, İnfitar ve İnşikâk sûrelerini okumasını tavsiye etmiştir[32]. Bu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki büyük inkılâplar ve Rabbânî tasarruflar öyle bir tarzda zikredilir ki, insan onların benzerlerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâpları kolayca kabul eder.
Ölümden Sonra Diriliş
Kıyâmetin umumî yok oluşu belirten bu ilk safhasını, Sur’a ikinci kez üflenmesiyle ikinci safha takip edecek, bütün insanlar tekrar dirilerek ayağa kalkacaklardır[33]. Bu ölümden sonra diriliş ve kalkışa “بَعْثٌ”, “Ba‘sü ba‘de’l-mevt” denilmektedir. Allah Teâlâ, ölümden sonra dirilişin muhakkak gerçekleşeceğini inkârcılara şu kesin ifadelerle anlatır:
“De ki: İster taş olun, ister demir, isterse gözünüzde büyüttüğünüz herhangi bir mahlûk! (Bu, Allah’ın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.) Diyecekler ki: «Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?» De ki: «Sizi ilk kez yaratan!» Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve «Ne zamanmış o?» diyecekler. De ki: «Belki de yakındır»”[34].
Kur’ân, bu âyetlerde, insan bedeninin ölüm sonrasındaki fiziksel bozulmasına dayanarak âhireti inkâra kalkışanlara cevap vermektedir[35]. Düşünüldüğünde kemik ve un ufak olmuş bedende bile bir insanlık kokusu, hayatı andıran birtakım hakikatler vardır. Demir ve taş ise onlara göre canlılıktan daha uzaktır. Bu sebeple deniliyor ki: İster taş olun ister demir, ister taş ve demirden başka canlanmasını ve hayatın içine gireceğini bir türlü düşünemediğiniz, hayattan daha uzak bir varlık olun… Allah sizi mutlaka diriltecektir. Aslında onlar taş, demir veya başka bir varlık olma imkânına sahip değillerdir. Fakat bu söz onlara karşı meydan okumak içindir. Ayrıca burada inkârcılar aşağılanıp azarlanmaktadır. Çünkü taş veya demir, cansız varlıktır, hissetmez ve etkilenmez. Bu da, kâfirlerin düşüncelerindeki donukluğu ve taşlaşmayı tasvir eder[36].
Âyetteki ifâdelerin emir sîgasıyla “olun!” şeklinde gelmesi, inkârcıları susturma hususunda daha yüksek bir belâğat ve kuvvete sahiptir[37].
Gökleri ve yeri bütün azametiyle sağlam ve kusursuz bir şekilde yaratan Allah, onlardan daha küçük ve basit olan[38] insanları tekrar diriltmeye elbette kadirdir[39]. Çünkü her gün görüp durduğumuz gibi ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından tekrar tekrar canlandırıyor[40]. İşte insanları da kabirlerinden böyle çıkaracaktır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“İnsan der ki: «Öldüğümde gerçekten diriltilip (kabrimden) çıkarılacak mıyım?» İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı hâlde biz kendisini yaratmışızdır”[41].
Ebû Rezin (r.a) anlatıyor: Bir gün:
“–Ey Allah’ın Rasulü! Allah, mahlûkatı yeniden nasıl diriltir? Bunun dünyadaki misali nedir?” diye sordum. Rasûlullah (s.a.v):
“–Sen, hiç kavminin yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu bahar mevsiminde oraya uğramadın mı?” buyurdu. Ben, “Elbette!” deyince:
“–İşte bu, Allah’ın yeniden yaratmasına delildir. Allah ölüleri de böyle diriltecektir!” buyurdu[42].
Şüphesiz dünyanın başlangıcından kıyamete kadar yaşamış bütün insanları ve cinleri ölümlerinden sonra diriltmek, müthiş bir azametin göstergesidir. Daha da ötesi vardır: Bütün insanları yaratmakla bir tek kişiyi diriltmek arasında Allah için hiçbir fark yoktur[43]. Bu, ne müthiş bir azamet ifadesidir.
Bütün Cinlerin ve İnsanların Toplanması: Mahşer
Diğer bir azametli hâdise de şudur: İnsanları ve cinleri ölümlerinden sonra tekrar diriltecek olan Allah Teâlâ, daha sonra hepsini “Mahşer” denilen yere toplayacaktır. Buna “haşr” denildiği için kıyâmet günü, “Yevmü’l-haşr” olarak da isimlendirilir[44]. Allah Teâlâ’nın, “Hesap günü için mahlûkâtı toplayan” anlamında Câmiu’n-nâs diye bir vasfı mevcuttur[45].
Bunca kalabalıkların Mahşer’e sevkini, bunları ihâta edecek geniş meydanı, gerek Allah’a gerekse birbirlerine yönelik hak ve mes’ûliyetlerin muhasebesini, insan muhayyilesine sığdırmak imkânsız gibi görünebilir. Ancak semâvât ve arzın bütün ordularına sahip olan Yüce Yaratıcı[46] için bu basit bir iştir:
“Şüphesiz biz diriltir ve öldürürüz. Dönüş de ancak bizedir. O gün yer yarılır, süratle koşarlar. Bu, bize göre kolay bir haşirdir”[47].
Rasûlullah (s.a.v) şöyle anlatır:
“Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına:
«–Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgârın önünde savurun. Allah’a yemin olsun ki, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye tattırmadığı azâbı tattırır!» dedi. Öldüğünde, bu söyledikleri kendisine yapıldı. Allah Teâlâ da yeryüzüne emrederek:
«–Sende ondan ne varsa bana toplayıver!» buyurdu. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. Cenâb-ı Hak:
«–Niçin böyle bir vasiyette bulundun?» diye sordu. O kul:
«–Senden korktuğum için ey Rabbim!» cevabını verdi. Allah Teâlâ Hazretleri (bu korkusu sebebiyle) onu affetti”[48].
Dünyânın yaratılışından kıyâmetin koptuğu ânâ kadar varlık âlemine gelen[49] bütün insanları ve cinleri[50] nerede olurlarsa olsunlar, bir araya getiren[51], işlerinden ve hâllerinden bir tek şey bile kendisine saklı kalmayan Allah onlara şöyle hitap eder:
“Bugün mülk ve hâkimiyet kimin? (Mahşer halkı şu cevabı verir[52]): Mutlak gâlip, tek hâkim olan Allah’ın!”[53].
“İşte o gün insan hakikati anlar, fakat o zaman anlamanın kendisine ne faydası olacak?”[54].
Mahşer yerindeki mü’minler yukarıdaki cevabı büyük bir sürur ve lezzet içinde verirken, kâfirler de kaçırdıkları fırsatın kederi ile boyunları eğik bir vaziyette verirler. Çünkü mü’minler bu sözle yüksek makamlara nâil olacaklar, kâfirler de dünyada iken böyle söyleyemedikleri için şiddetli bir üzüntü ve tahassür duyacaklardır[55].
Diğer bir bakışa göre, kıyâmetin o korkunç manzarasını etkileyici bir tasvîr üslûbuyla gözler önüne seren bu âyette, aslında insanlardan bir cevap beklenmediği için bazı hazifler yapılmış[56] ve bu yönüyle dehşet verici bir azamet ifade etmiştir.
Âyet-i kerîme, şimdi olduğu gibi, kıyamette de bütün mülkün tek sahibinin Allah Teâlâ olduğunu haber veriyor. Cenâb-ı Hakk’ın kendisini Vâhid ve Kahhâr sıfatları ile tavsifi, mülkün O’na münhasır oluşunun illetini bildiriyor. Çünkü O’nun mülkü her şeye üstün gelmiş, insanların hürriyetlerini ortadan kaldırıp onları tasallutu altına almış ve bu mülk de yalnız başına Allah’a âit olmuştur.
Samanî hükümdarlarından Nâsır bin Ahmed (h. 301-331), Nişabur’u fethettikten sonra meclisin toplanmasını emretmiş ve tahtına çıktıktan sonra, Kur’an okunarak toplantının açılmasını istemişti. Sâlih bir zât öne çıkarak bu âyetin olduğu kısmı okudu. Nâsır, âyeti dinleyince dehşetle irkildi ve titremeye başladı. Hemen tahttan indi, başından tâcını çıkarıp secdeye kapandı ve:
“–Allah’ım! Hükümranlık bana değil sana aittir” demeye başladı[57].
Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:
“Allah Zülcelâl Hazretleri, semâvatı kıyamet günü dürer, sonra onları sağ eliyle alır ve der ki: «Ben Melik’im, cebbârlar nerede? Büyüklük taslayan mütekebbirler nerede?» Sonra sol eliyle arzı dürer ve: «Ben Melik’im, cebbârlar, mütekebbirler nerede?» buyurur”[58].
Peygamber Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfleri de, o günün dehşetini anlatmaktadır:
“Sırat köprüsünde mü’minlerin şiârı: «Yâ Rabbî, selâmet ver, selâmet ver!» duasıdır”[59].
“Kıyâmet günü rasûllerin de sözü:
اَللّٰهُمَّ سَلِّمْ سَلِّمْ
«Allah’ım, selâmet ver, selâmet ver!» olacaktır”[60].
İnsanlar kıyamet günü bir meydana toplanır ve dehşet içerisinde beklemeye başlarlar. Bu uzun bekleyiş ve dehşetli korkudan kurtulmak için Hz. Âdem’e müracaat ederek şefaat isterler. O, insanları Hz. Nûh’a gönderir. O, Hz. İbrahim’e; o, Hz. Musa’ya; o, Hz. İsa’ya, o da nihayet Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gönderir. Peygamberler de korku ve dehşet içindedirler. Kendilerini kurtarmayı büyük bir muvaffakiyet olarak görürler. Rasûlullah (s.a.v) secdeye varıp Allah’a en güzel şekilde hamd eder. Kendisine şefaat izni verilince bütün insanlık ve bilhassa da ümmeti için derece derece şefaatlerde bulunur.[61]
Allah Rasûlü (s.a.v) o esnâda ümmetinin Sırat’tan geçişini şöyle anlatır:
“…Sırat’tan ilk geçenleriniz şimşek süratiyle geçerler… Sonra rüzgâr gibi, sonra kuşun uçuşu ve bir adamın hızla koşması gibi geçerler. Onları bu şekilde amelleri geçirir. Bu esnâda sizin Peygamberiniz de Sırat’ın başında durur ve devamlı olarak:
رَبِّ سَلِّمْ سَلِّمْ
«Yâ Rabbî, selâmet ver, selâmet ver!» der. İnsanların amelleri kendilerini Sırat’tan geçiremez hâle gelinceye kadar bu durum böyle devam eder. Hatta bir kişi gelir, yürümeye güç yetiremez de sürünerek gitmeye çalışır. Sırat’ın iki tarafında asılı çengeller vardır. Bunlar emrolundukları insanları yakalamakla vazifelidirler. İnsanların bir kısmı bu çengeller tarafından tırmalanmış ve yaralanmış vaziyette kurtulur, bir kısmı da cehenneme atılıverir”[62].
Kıyametle alâkalı bu ifadeler, Allah Teâlâ’nın benzersiz ilmini ve kudretini göstermektedir.
c. Allah Bütün Varlıkları Konuşturur
Kur’ân-ı Kerîm, kıyamette Allah Teâlâ’nın cansız varlıkları konuşturacağından bahsetmektedir. Dünyada iken normal şartlar altında böyle bir durum alışılmış ve duyulmuş değildir. Dünya hayatında canlılar arasında sadece insan konuşabilir, diğer canlılarda bu husûsiyete rastlanmaz. Bu sebeple Mantık ilminde insanın tarifi yapılırken diğer canlılardan ayrılması için “nâtık: düşünen ve bunu ifade edebilen” vasfına vurgu yapılır. Râğıb, “nutk”un sâdece insana has olduğunu, diğerleri için ancak teşbihen kullanıldığını bildirir[63]. İnsanın da sadece dili konuşur. Diğer âzâları ise beynin emirleri istikametinde vazifelerini yaparlar. Aynı şekilde yeryüzünün, yani toprak, taş, ağaç gibi nebâtât ve cemâdâtın da konuştuğu görülmemiştir. Mûcizevî birkaç hâdise bunun dışındadır[64]. İnsan hâricindeki varlıkların, beşer ilmi çerçevesinde konuşması ve konuşturulması mümkün değildir. Ancak Cenâb-ı Hak, kullarını günahlar karşısında ikaz ederken, yüksek ve sınırsız kudreti ile insanın bütün âzâlarını ve yeryüzünü konuşturacağını; organların, yaptıkları fiilleri; arzın da üzerinde işlenen amelleri bütünüyle anlatacağını haber verir.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Allah’ın düşmanları, ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler. Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları işler hakkında aleyhlerine şahilik edecektir. Onlar derilerine: «Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?» der. Onlar da: «Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O’na döndürülüyorsunuz» der”[65].
Bu azametli ifadede bildirildiğine göre dünyadayken sâdece dil’e konuşma kabiliyetini veren Allah Teâlâ, hesap esnasında diğer âzâlara da bu kâbiliyeti verecek ve O’nun konuşmasını istediği her şey konuşacaktır. İnsanların duyu, idrak, kavrama ve ezberleme araçları olan organları şâhitlik edecektir ki bu değişikliklerin en dehşetli ve korkunç safhalarından biridir[66]. Bazı müfessirler, bu konuşmanın ses ve sözle gerçek konuşma olmayıp günahların âzâlar üzerinde bıraktığı izler vasıtasıyla lisan-ı hâl ile olacağını ifade eder[67]. Fakat Elmalılı Hamdi Efendi, âyetin devamında “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu” diye tasrih olunduğu için, bu konuşmanın hakikate hamledilmesine taraftar olmuştur[68]. Bu görüşü destekleyen rivâyetler de mevcuttur. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“…Kıyâmet günü Allah Teâlâ kuluna:
«–Benimle karşılaşacağını hiç aklından geçirdin mi?» diye sorar. Kul:
«–Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!» der ve elinden geldiğince (Hak Teâla hakkında) güzel medh ü senâlarda bulunur. Allah Teâlâ:
«–Dur öyleyse! Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!» der. Kul kendi kendine:
«Benim aleyhime şahidlik yapacak da kim?» diye içinden geçirir. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna, etine ve kemiklerine:
«–Haydi konuşun!» denir. Uyluğu, eti ve kemikleri konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, ona, ileri sürebileceği bir özür bırakmamak içindir. Bu kişi, Allah’ın gazabına uğrayan münâfıktır”[69].
Diğer bir rivâyet de şöyledir:
“Kul der ki:
«–Ey Rabbim, Sen beni zulümden korumadın mı?» Allah Teâlâ:
«–Evet korudum» buyurur. Bunun üzerine kul:
«–Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şâhid olmasını asla istemiyorum» der. Hak Teâla:
«–Bugün sana tek şâhid olarak nefsin, çok şahid olarak da kirâmen kâtibin kâfidir» buyurur. Ağzına mühür vurulur ve diğer âzâlarına:
«–Konuşun!» denilir. Onlar adamın amellerini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam âzâlarına:
«–Yazıklar olsun size! Defolun buradan! Ben sizin için mücadele ediyordum» der”[70].
Âyette organlardan bahsedilirken, akıl sahipleri için kullanılan zamir tercih edilmiştir. Çünkü şehâdette bulunmak ve konuşmak akıl sahiplerinin vasfıdır[71]. “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu” cümlesi konuşmanın sâdece âzâlara has değil, bilâkis bütün eşyâya şâmil olduğuna işârettir. Çünkü konuşmayı gerektiren sebep bizzat Allah Teâlâ’dır; O istediğinde bütün eşyâ konuşur. “İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O’na döndürülüyorsunuz” kısmı ise Allah’ın, insanların amellerini bildiğini ve âzâları ilmiyle konuşturduğunu gösterir.
İbn-i Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre karın yağları çok (şişman), kalblerinin anlayışı kıt iki Kureyşli ve Sakîf’ten bir hısımları Beyt’in yanında oturmuş konuşuyorlardı. Birbirlerine:
“–Ne dersiniz, acaba Allah bizim sözlerimizi duyuyor mudur?” dediler. Birisi:
“–Herhalde bazısını duyar, bazısını duymaz.” dedi. Bir diğeri:
“–Eğer bir kısmını duyuyorsa hiç şüphesiz hepsini duyar” dedi. Öbürü:
“–Açık konuşursak duyar, gizli konuşursak duymaz” dedi. Diğeri:
“–Açıktan söylediğimizi duyuyorsa gizli konuştuklarımızı da duyar” dedi. Bunun üzerine şu âyet-i kerimeler nâzil oldu:
“Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zan var ya, işte o sizi helâke sürükledi ve hüsrâna uğrayanlardan oldunuz”[72].
Yeryüzünden Sakının!
Kur’ân’daki azametli ifadelerden biri de Cenâb-ı Hakk’ın, yeryüzünü konuşturacağını bildirmesidir:
“İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır. Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder”[73].
Ebû Hayyân, Allah’ın kendisinde hayat ve idrak yaratması sonucu yeryüzünün hakikî bir kelamla konuşacağını ve üzerinde yapılan iyi ve kötü işler için şâhitlik yapacağını söyler[74]. Yeryüzü, üzerindeki amellere, tıpkı insanın âzâları, amelleri yazan melekler, yapılanları gören insanlar ve diğerleri gibi şâhitlik edecektir.
Rasûlullah (s.a.v) bu âyetleri okudu ve ashabına:
“–Arzın anlatacağı haberleri nelerdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar:
“–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!” diye cevap verince Rasûlullah (s.a.v):
“–Onun haberleri, kadın ve erkek her kulun arz üzerinde işlemiş olduğu amellere şâhidlik etmesi ve: «Şu gün şu vakitte şu şu işleri yaptı» demesidir. İşte bu, yeryüzünün haberleridir” buyurdu[75].
Yine Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Yeryüzünden sakının! Çünkü o sizin anneniz mesâbesindedir. Üzerinde işlenen iyi ya da kötü bütün amelleri haber verecektir”[76].
İşte o gün insan, şaşkın şaşkın: «Ne oluyor buna! Nasıl bütün haberleri anlatabiliyor?!” diye büyük bir dehşet içinde kalır[77].
Ses ve Görüntüler Kaybolmuyor
Cansız varlıkların konuşması, önceki insanlar için hayret verici olabilirdi. Ancak ilmin ilerlediği bir asırda yaşayan ve teyp, radyo, televizyon, kamera, bilgisayar gibi muhtelif elektronik âletleri kullanan günümüz insanı için, bunu anlamak oldukça kolaydır. Mevdûdî, bu hususu belirttikten sonra şunları ilâve eder:
İnsanın ağzından çıkan kelimeler havaya nakşolunmaktadır. Radyo dalgaları ile evdeki duvarlarda, tavanda, yolda, meydanda ya da tarlada konuştuklarının her zerresi korunmaktadır. Allah (c.c) istediği zaman bu sesleri, insanın ağzından ilk çıktığı şekilde aynen tekrarlatabilir. İnsan bu seslerin kendisine ait olduğunu kulaklarıyla duyacak ve anlayacaktır. Onu tanıyanlar da bunu duyunca o şahsın ses ve lehçesinden anlayacaktır. Ayrıca insan yeryüzünde nerede, ne zaman ve nasıl hareket etmişse, onun her hareketinin aksi, çevresindeki eşyalar üzerinde korunmaktadır, tıpkı fotoğraf gibi. Karanlıkta bile bir hareket yapsa, bu durumda mevcut olan bazı dalgalar aracılığıyla aydınlıkta olduğu gibi resminin aksi alınır ve kaydedilir. Bütün fotoğraflar kıyamet günü hareketli bir film gibi insanın önünden geçecektir. Ona dünya hayatında nerede ne yaptığı bir bir gösterilecektir[78].
Allah Teâlâ, bütün delilleri serdederek günahkârların itiraz yollarını kapatınca, bütün mahlûkât O’na boyun eğecektir. Rahman’ın azametinden dolayı sesler kısılacak, fısıltıdan başka bir ses işitilmeyecek, Allah’ın şefaat izni verip konuşmasına rızâ gösterdiği kimselerden başkası şefaat edemeyecek, bütün yüzler, hayatın ve hâkimiyetin tam mânâsıyla sâhibi, Hayy u Kayyum olan Allah’ın huzûrunda eğilecektir[79]. İnsanlar Allah’a duydukları tazimden ötürü çekinip titreyecek[80], melekler dâhil kimse konuşmaya kâdir olamayacak, ancak Rahman’ın izin verdiği kimseler konuşabilecek, konuşanlar da ancak doğru ve uygun söz söyleyeceklerdir[81].
{
Kur’ân-ı Kerîm’de en çok üzerinde durulan kıyâmet mevzuları, Allah’ın azamet ve kudretini bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Bütün canlıların ölüme mahkûm olması, kıyâmetin vukûu, sayıları insanlar tarafından tahmin bile edilemeyecek kadar çok olan ölülerin tekrar diriltilerek bir araya toplanması, tek tek hesaba çekilmesi, itiraz kapılarının kapatılması için bütün âzâlarının ve üzerinde yaşadıkları yeryüzünün şâhitlik etmesi, sonra da ilâhî azamet karşısında dehşete kapılan bu mahşer kalabalığının konuşmaya mecâl bulamaması, insanların acziyeti karşısında ne muazzam hâdiselerdir!
[1] el-Mülk, 2.
[2] el-Ankebût, 57. Bkz. el-Bakara, 243; Âl-i İmrân, 185; el-İsrâ, 99; er-Rahmân, 26; Kâf, 19.
[3] el-Vâkıa, 60.
[4] el-En’âm, 61.
[5] en-Nisâ, 78.
[6] el-Bakara, 243; Âl-i İmrân, 154. Ayrıca bkz. el-Ahzâb, 16.
[7] Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616; Dârimî, Mukaddime, 8; Ahmed, VI, 241; Heysemî, IX, 29.
[8] ez-Zümer, 30.
[9] el-Enbiyâ, 34-35.
[10] el-Cum’a, 8.
[11] Kurtubî, XVIII, 96, (el-Cum’a, 8).
[12] Âl-i İmrân, 168. Ölümden kaçmanın imkânsızlığı hadislerde de bildirilir: Tirmizî, Kıyamet, 23/2457; İbn-i Mâce, Cenâiz, 53; Hâkim, IV, 43/6825…
[13] Babuna, Cevat, “Prof. Dr. Cevat Babuna ile Gen Haritası Üzerine: İlahi Kudretin Eseri”, Altınoluk, Ağustos 2000, sayı, 174, s. 45-47.
[14] Bkz. Râğıb, Müfredât, “kvm” md., 417-418; Lisânü’l-Arab, “kvm” md.; Topaloğlu, Bekir, “Kıyâmet” md., DİA, XXV, 517.
[15] el-Hicr, 85.
[16] el-Hac, 7.
[17] Muhammed, 18.
[18] el-Kamer, 1.
[19] Topaloğlu, “Kıyâmet” md., DİA, XXV, 516.
[20] Bkz. Nursî, Külliyât (10. Söz), I, 19-21; (29. Söz), s. 232-236; (9. Şua), s. 943-947; Topaloğlu, “Âhiret” md., DİA, İstanbul 1988, I, 544-545.
[21] Bkz. Hac, 1-2; Meâric, 8-14; Kıyame, 6-12; Tekvir, 1-13; İnfitâr, 1-5. Kıyametin meydana gelmesindeki azametle ilgili ayrıca bkz. İbrâhîm, 48; Tâhâ, 105-107; Kamer, 7-8; Hâkka, 14-16; Müzzemmil, 14; Murselâr, 8-11; Abese, 34-42; İnşikâk, 1-5; Kâria, 1-5.
[22] http://www.biltek.tubitak.gov.tr, Evren/Güneş Sistemi/Güneş Sisteminin Sonu.
[23] ez-Zümer, 67-68.
[24] Bkz. Zemahşerî, V, 170; Ebu’s-Suûd, VII, 262; Yazır, M. Hamdi, VI, 4136, (ez-Zümer, 67-68).
[25] el-Bûtî, Ravâi‘, s. 178.
[26] Taberî, XXIV, 32-33, (ez-Zümer, 67).
[27] Zemahşerî, V, 170 (ez-Zümer, 67).
[28] Bikâî, VI, 469 (ez-Zümer, 67).
[29] Müfessirler, âyetteki “cemîan” kelimesinin arzın yedi olduğuna delalet ettiğini, sonrasında gelen semâların çoğul gelmesinin de bunu desteklediğini, zâten makâmın da büyüklüğü gösterme makâmı olduğunu söylüyorlar. Bu delillerden hareketle biz de “yedi kat yer” tabirini kullandık.
[30] Kutub, Fî Zılâl, V, 3061 (ez-Zümer, 67).
[31] el-İnfitâr, 1-5. Ayrıca bkz. İbrâhîm, 48; Tâhâ, 105-107; el-Kamer, 7-8; el-Hâkka, 14-16; el-Meâric, 8-14; el-Müzzemmil, 14; el-Murselâr, 8-11; Abese, 34-42; et-Tekvîr, 1-14; el-İnşikâk, 1-5; el-Kâria, 1-5.
[32] Tirmizî, Tefsir, 81/3333.
[33] ez-Zümer, 68.
[34] el-İsrâ, 50-51.
[35] Karaman ve dğrl., Kur’ân Yolu, III, 426, (el-İsrâ, 50-51).
[36] Kutub, Fî Zılâl, IV, 2233, (el-İsrâ, 50).
[37] Kurtubî, X, 274, (el-İsrâ, 50).
[38] es-Sâffât, 11; en-Nâziât, 27.
[39] el-İsrâ, 99; en-Nâziât, 27-33.
[40] er-Rûm, 19, 24; Fâtır, 9.
[41] Meryem, 66-67.
[42] Ahmed, IV, 11.
[43] Lokmân, 28.
[44] Râğıb, Müfredât, “Haşr” md., 127.
[45] Âl-İmrân, 9; Yıldırım, Kur’ân’da Ulûhiyyet, s. 258.
[46] el-Feth, 4, 7.
[47] Kâf, 43-44. Ayrıca bkz. el-Kamer, 50; Lokmân, 28.
[48] Müslim, Tevbe, 25; Buhari, Tevhid, 35, Enbiya 50; Muvatta’, Cenaiz 51; Nesai, Cenaiz 117.
[49] el-Hicr, 24-25.
[50] el-En’âm, 128.
[51] Âl-i İmrân, 9, 25, 55; en-Nisâ, 87, 172; el-En’âm, 38; el-Kehf, 47.
[52] Zemahşerî, V, 177; Ebu’s-Suûd, VII, 271, (Mü’min, 16).
[53] el-Mü’min, 16.
[54] el-Fecr, 23.
[55] Kurtubî, XV, 300; Râzî, XXVII, 41, (el-Mü’min, 16).
[56] Bûtî, Ravâi’, s. 252-253.
[57] Mevdudî, V, 137, (el-Mü’min, 16).
[58] Müslim, Münafıkîn 24, Ebû Dâvud, Sünnet 19/4732. Azamet ifâde eden benzer rivâyetler için bkz. Buhârî, Tefsîr, 39/2; Tevhîd, 19, 26, 36; Müslim, Kıyâmet, 19; Tirmizî, Tefsîr, 39/3238.
[59] Tirmizî, Kıyâmet, 9/2432.
[60] Buhârî, Ezân, 129.
[61] Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîr, 17/5; Müslim, Îmân, 322-329; Tirmizî, Kıyâmet, 10/2434.
[62] Müslim, İman, 329.
[63] Râğıb, Müfredât, “ntk” md., s. 484.
[64] Müslim, Fedâil, 2; Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549; Tirmizî, Menâkıb, 6/3626; Heysemî, VIII, 293.
[65] Fussılet, 19-21. Mevzû ile alâkalı diğer iki âyet için bkz. en-Nûr, 24; Yâsîn, 65.
[66] Yazır, M. Hamdi, VI, 4196-4197, (Fussılet 20).
[67] Karaman ve dğrl., Kur’ân Yolu, IV, 604, (Fussılet 20).
[68] Yazır, M. Hamdi, VI, 4197, (Fussılet 20).
[69] Müslim, Zühd, 16.
[70] Müslim, Zühd 17.
[71] Kurtubî, XV, 350, (Fussılet 21).
[72] Fussilet, 22-23. Bkz. Buhârî, Tefsîr 41/1, 2, Tevhîd, 41; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 5; Tirmizî, Tefsîr 41/3248.
[73] ez-Zilzâl, 4-5.
[74] Ebû Hayyân, VIII, 500-501, (ez-Zilzâl, 4-5).
[75] Tirmizî, Kıyâmet 7/2429; Tefsir 99/3353.
[76] Heysemî, I, 241.
[77] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, V, 479, (ez-Zilzâl, 4-5).
[78] Bkz. Mevdûdî, VII, 201, (ez-Zilzâl, 4).
[79] Tâhâ, 108-111.
[80] el-Enbiyâ, 28.
[81] en-Nebe’, 37-38.