Yaratmak, Allah’ın azametini gösteren en açık delillerden biridir. İnsanlar çevrelerinde müşahade ettikleri “yaratma” hâdiselerini devamlı hayranlıkla karşılamışlardır. Bu durum, bazen alışkanlık hâline gelse de “yaratma” fiili tarih boyunca esrârından hiçbirşey kaybetmemiştir.
Arapça “خلق: halk” kelimesiyle karşılanan yaratmak, bir işi ölçülü ve âhenkli bir şekilde yapmak[1], ana madde olmadan, yoktan yaratmak veya yokluktan varlık alanına çıkarmak, demektir. Halk, Rahmân Sûresi’nin 14. âyetinde olduğu gibi “Var olan bir şeyden başka bir şey îcâd etmek” mânâsında da kullanılmıştır. Aynı şekilde “Bir şeyi güzelce ölçüp biçip takdir etmek” anlamı da vardır[2]. Hâlık da ana maddesi ve modeli olmadan nesneleri îcâd eden mânâsına gelir[3]. Hallâk ise Hâlık’ın mübâlağa ve tekerrür ifâde eden fa‘‘âl şekli olup “Devamlı olarak, mükemmel bir şekilde yaratan mânâsına gelir”[4].
Yaratmak, hakîkî mânâsıyla sadece Allah için kullanılır[5]. Kur’ân-ı Kerîm’de 236 yerde Allah’a nisbet edilir. Gazâlî, “halk”ın mecâzen kula da nisbet edilebileceğini söyler[6]. Ancak bu pek hoş karşılanmamıştır. Elmalılı Hamdi Efendi, “yaratmak” kelimesinin erbâb-ı kalemden birçok genç tarafından çokça kullanıldığını ve oyuncak gibi herhangi bir tesir vâsıtasına ünvan olarak verilmek sûretiyle Yaratıcı’ya hürmetsizlik edildiğini söyler. Sözlerine şöyle devam eder:
“Bu sûretle kâinâtın sırr-ı vücûdu olan bu büyük medlûlü sık sık çiğneyerek kıymetini ziyâa uğratıyorlar. Bilmiyorlar ki pek âdi bir mahlûka en büyük ünvanları izâfe etmek o mahlûku i‘lâ değil, o ünvanları istihfâf eylemektir. Meselâ bir külhanbeyine “Profesör” ünvanını tevcih eylemek, hüsn-i niyet ile bir ihtiram kasdına makrûn olsa bile, hakîkatte külhanbeyini tevkîr değil, profesörü ve profesörlüğü tahkir mânâsını tazammun eder. Bu kasd ve istihfâfı taammüden yapanlar hakkında kolay kolay ümîd-i salâh besleyemezsek de, bu hususta düşünmeyerek ve bir kasd-ı mahsûs beslemeyerek modayı taklide şitâb edenleri tefekküre dâvet etmeyi bir vazîfe bilir ve sözlerinde mahlûka Hâlik demek gibi kizb ve iftiraya -bazen câzibeli de olsa- tenezzül etmemelerini tavsiye ederiz”.
Hamdi Efendi daha sonra “yaratmak” kelimesinin niçin ulu orta kullanılamayacağını ilmî ve felsefî tahlillerle uzun uzun îzâh eder[7].
Yaratmak mânâsında başka kelimeler de kullanılır. Âlimlerin ekseriyetine göre bu kelimeler, aynı mânâda olmayıp yaratmanın farklı safhalarını ifade etmektedir[8].
Kur’ân’ın ulûhiyet tavsifinde en mühim role sâhip olan kavramlar, yaratma ve tedbir’dir. Zira yaratmak ve yoktan var etmek; kudret ve irâdeye dayanmaktadır. Bunun için Yaratan’ın irâde ve kudret sâhibi olması gerekir. O hâlde “yaratma”, Allah’ın azametini gösteren ve O’nu yaratılan varlıklardan kesin bir şekilde ayıran en mühim vasıftır. Bu sebeple Allah Teâlâ, zaman zaman azamet cem’iyle Hâlıkûn şeklinde tavsîf edilir[9].
Kur’ân-ı Kerîm’e göre, her şeye varlık veren, yollarını gösteren kim ise, hakikî ilâh da O’dur. Hiçbir şey yaratamayan varlıkların ulûhiyet iddia etmesi ve bu kudrete mâlik olamayan nesnelere ilâhlık nisbet etmek büyük bir hatadır[10].
Elmalılı Hamdi Yazır şöyle de:
Bütün aklî ilimlerin esası şudur: Hiçbir şey yoktan olamadığı gibi, yokluk da varlığa illet (sebep) olamaz. Var olan şeyin illeti de aynı şekilde “yok” olamaz ve hiç bir varlık da yaratıcısız varlık âlemine gelemez. Yok olan, ne kendini ne de başkasını vücûda getiremez. Ancak yanlış anlaşılarak buradan, önce yok olan bir şeyin sonra yaratılamaması gibi bir mânâ çıkarılmamalıdır. Zîrâ her yaratılan, yok iken yaratılır, çünkü var olanı yaratmak mümkün değildir. Ancak yok olan şeyi meydana getirecek yaratıcı, yokluktan ibaret de olamaz. Çünkü yoku var edecek yaratıcının muhakkak bir varlığının olması gerekir. Tabiat ilimlerinde de esas olan bu kanun, eşyanın kendiliğinden meydana geldiği bir tabiat fikrini iptal eder. Gerçi bazıları bundan her yaratılan şeyin bir madde ile arkada bırakılacağı fikrini çıkarmıştır. Fakat madde bir şeyin var olması için yeterli bir sebep olmadığı gibi mutlak varlık için gerekli de değildir. Gerekli olan, ancak Yaratıcı’nın olmasıdır. Zira Yaratıcı mevcut olmayınca hiçbir şey yaratılamaz. Bu sebeple aklın en esaslı kanunu, Yaratıcı’nın varlık ve kudretini tanımaktır[11].
Kur’ân’daki yaratma ile alakâlı azametli ifadeleri birkaç yönden ele alabiliriz:
a. Bir Şeyi Yaratmak İstediğinde Sadece “Ol” Der
“Ol” mânâsına gelen “kün” kelimesi, Allah’ın yoktan mutlak mânâda yaratmasını ifâde etmek için kullanılır[12]. Buna “Tekvîn” de denir. Tekvîn, el veya âletle bir şey yapmayı ifade etmez. Tekvîn, irade ile, kudretin taalluku ve kâinâtın emre boyun eğdirilmesiyle gerçekleşen bir yaratmadır[13].
Diğer taraftan mekân kelimesi de kün ile aynı kökten gelmektedir. Âyetlerde kün kelimesi emr kelimesiyle çok yakın bir kavramsal bağ içinde geçmektedir. Emr hazırlandıktan sonra ona “kün: ol” denince, bir mekân kazanmış oluyor ve onunla bir “şey” varlık hâline geliyor veya bir hâdise meydana geliyor. “Varlık” ile “oluş”u ve “mekân”ı böyle birbirine bağlayan bir kavram yapısını, başka bir kitapta görmek mümkün değildir[14].
“Kün” emrini ihtiva eden âyetler Allah’ın yaratma hususundaki azamet ve kudretini gösteren en bâriz delillerdir. Çünkü beşer için imkânsız olan yaratma, Allah için çok basittir. O, çok büyük ve muazzam varlıkları bile bir emirle yaratıverir. Meselâ şu âyet bütün kâinâtın yaratılmasının sadece Allah’ın “ol” emrine bağlı bulunduğunu haber vermektedir:
“O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir şeyi yaratmak isteyince sadece «ol!» der, o da oluverir”[15].
Allah Teââl bir işi yapmayı dileyince, sadece “ol!” der, o da hemen oluverir. Başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. İşte kendi mülkü olan bütün bu gökleri, yeri ve bunlardaki her şeyi, bir düzen üzere hep böyle sadece bir irade ile yaratmıştır[16].
Bu, âyetin hakikî mânâsıdır. Âyetteki ifadenin mecâz ve temsîl olduğunu düşündüğümüzde şöyle bir mânâ ortaya çıkar: “Allah bir işe hükmettiğinde ve onun olmasını murad ettiğinde o, tıpkı kendisine emredildiğinde beklemeden, çekinmeden ve direnmeden hemen istenileni yapan itaatkâr bir memur gibi, hiç çekinmeden ve vakit kaybetmeden oluşur ve “vücut” safhasına çıkar[17].
Râzî, “Cenâb-ı Hakk’ın «Ol!» demesinden kasıt, kudret-i ilâhiyenin eşyânın yaratılması mes’elesinde sür’atle nüfûz etmesidir” der. Çünkü Allah Teâlâ eşyayı düşünmeksizin, yardım almaksızın ve herhangi bir tecrübeye istinâd etmeksizin yaratmaktadır[18].
Cenâb-ı Hakk’ın emr-i tekvînîsi kudret ve irâdeyi ihtiva eder. O, bütün eşyânın emirlerine îtirazsız bir şekilde boyun eğdiğini ve varlıkları aracısız yarattığı için îcâdındaki kolaylığı ifade maksadıyla sırf bir emirle işler yaptığını bildirir.
Hâsılı Cenâb-ı Hak, yaratmak istediği şeyleri bir takım sebep ve maddelere bağlı olarak tedrîcen yaratabileceği gibi, hiçbir sebep ve asla ihtiyaç duymaksızın def’aten yaratmaya da kâdirdir[19].
Bazı eski dinler ve felsefî akımlar, kâinatın Allah’ın zatında meydana gelen bir değişmeyle başlayıp, O’ndan koparak meydana geldiğini, O’ndan doğarak oluştuğunu iddia etmişlerdir. Âyet bu tür iddia ve inançları reddederek Allah’ın varlıkları bir asıldan, bir kaynaktan veya kendi zâtının bir parçası olmak üzere yaratmayıp bilâkis yoktan var ettiğini, bunun da bir “ol” buyruğuyla gerçekleştiğini bildirmektedir. Diğer taraftan bu âyet, hristiyanların tevehhüm ve şüphelerini de bertaraf etmektedir. Onlar Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesinden hareketle onun -hâşa- Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmişlerdi. Hâlbuki mevcudatın yoktan bir anda var edilmesi, bundan daha zor ve hayrete şâyândır. Dolayısıyla Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesi onun Allah’ın oğlu olmasını gerektirmez[20]. O da Allah’ın yarattığı bir kuldur. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Meryem: «Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?» dedi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece “Ol!” der; o da oluverir»”[21].
Yani bunda şaşılacak bir şey yoktur. Allah’ın gücü, sıfatları ve fiilleri insanların anlayamayacağı kadar yüce ve azametlidir. Bu sebeple O’nun yaptıkları, insanlarınki ile kıyas edilmemelidir. Allah’ın yaratması sebeplerle sınırlandırılamaz. O, hiçbir sebep ve asıl olmadan, belli bir süreye de ihtiyaç duymadan istediği anda ve istediği şekilde yaratabilir. Çünkü o sınırsız ilim ve kudret sahibidir.
Allah Teâlâ’nın varlıkları bir anda yaratmasının, azamet ifade eden diğer bir yönü daha vardır. O da şudur: Mevcûdât bu derece kolay, süratli ve geniş yaratılmasına rağmen, aynı zamanda son derece intizamlı, gâyet sağlam ve sanatlı bir şekilde var edilmiştir. Sürat ile sağlamlık ve sanatın bir araya getirilmesi, insanlar için muhaldir. Bundan dolayı, Kur’ân’daki azametli ifâdeleri bir insan söylediğinde, bu son derece anlamsız olur. Hiçbir akl-ı selîm sâhibinin buna inanmayacağı âşikârdır. Bu tür azametli ifâdeler ancak, istediği şeyi bir “Ol!” emri ile yaratan azamet sâhibi Yüce Yaratıcı’ya yakışmaktadır.
b. Gökleri, Yeri ve Aralarındaki Varlıkları Yaratmıştır
Gökler, yer ve bunların arasındaki bütün varlıklar denildiğinde kâinât ve âlem, yani duyu veya akıl yoluyla kavranabilen ya da mevcudiyeti düşünülebilen, Allah’ın dışındaki görünen görünmeyen varlık ve hâdiselerin tamamı akla gelir[22]. İnsan ilmi, bütün gelişmişliğine rağmen kâinâtın içinde âdeta kaybolmuş, pek çok keşiflerde bulunmakla birlikte âlemin neresinde bulunduğunu ve kaçta kaçını anlayabildiğini tam olarak ortaya koyamamıştır. Âlemin genişliği, içindeki cisimlerin arasındaki mesafeler ve hareketleri, insan gücünü ve hatta hayalini aşacak derecede büyük rakamlarla ifade edilmeye çalışılmaktadır. Bilim adamları:
“Kâinât, bizim hayâl edebildiğimizden çok daha ürpertici ve çok daha büyüktür. Çünkü kâinâttaki cisimler fezâda korkunç bir süratle birbirlerinden uzaklaşmaktadır” demek zorunda kalmıştır[23].
Kur’ân’da geçen Allah’ın yerleri, gökleri ve bunların arasında bulunan her şeyi yarattığını bildiren pek çok ifadeyi daha iyi anlayabilmek için bir kısım bilimsel verilere bakmamız yerinde olacaktır. Kâinâtın bilinen kısmının ne kadar geniş olduğunu astronomi âlimleri şu şekilde îzah ederler:
Kâinâtın yarıçapı 14.000 milyar ışık yılı olarak tahmin edilmektedir. (Işığın hızı saniyede 300.000 km’dir.)
Modern teleskoplarla görülebilen birkaç yüz milyar galaksi (gökada) vardır. Samanyolu galaksisi bunlardan sadece biridir. Her gökadada ortalama 200 milyar yıldız bulunur.
Samanyolu’nda yaklaşık 200 milyar yıldız bulunmaktadır. Bu galaksi 100.000 ışık yılı çapındadır. Samanyolu saniyede 274 km hızla uzayda (güneş sistemiyle beraber) döner ve 900.000 km hızla Vega yıldızına doğru hareket eder.
Herkül gökadası 10.000 küçük galaksiden meydana gelir ve dünyamızdan 25.000 ışık yılı uzaktadır.
Kara delikler, hâlâ esrârını korumaktadır. Çok yüksek manyetik alana sahip olan kara delikler ışığı yutarak yok eder.
Samanyolu’nda bulunan Güneş sistemi 12 milyar km. çapındadır. Güneş’in yaşı 4,5-5 milyar yıl olarak hesap ediliyor. Güneş, Samanyolu merkezinden 30.000 ışık yılı uzaktadır.
Güneş’in sıcaklığı, termonükleer hidrojen atomlarının tepkimesiyle devam ediyor. Sıcaklığı devamlı artarken, çapı da büyüyor. Çapı büyümeye devam eden Güneş’in 5 milyar yıl sonra patlayarak en yakın gezegenleri Merkür, Venüs, Dünya ve Marsı yok edebileceği mümkün görülmektedir.
Güneş’te her saniye 564 milyon ton hidrojen 560 milyon ton helyuma dönüşür. Aradaki 4 milyon tonluk fark gaz maddesi de enerji ışın hâlinde yayılır. Yok olan kütleye göre hesap yaparsak Güneş saniyede 4 milyon ton, dakikada ise 240 milyon ton madde kaybetmiş olacaktır. Eğer güneş 3 milyar yıldan beri bu hızla enerji üretiyorsa, bu süre içinde kaybetmiş olduğu kütle 400.000 milyon kere milyon ton olacaktır ki, bu değer, yine de Güneş’in şimdiki toplam kütlesinin 5000’de biri kadar ancak tutar.
Güneş’in yüzey sıcaklığı 6000 santigrat derecedir. Merkezindeki sıcaklık 20 milyon santigrat dereceyi bulur.
Güneş’in kütlesi 2 x 1027 yani iki kere milyar kere milyar kere milyar tondur. 700.000 kilometrelik devâsa bir yarıçapı vardır. Dünya’dan 324.529 kat daha büyüktür[24].
Şimdi de Astronomi lügatinden bazı terimlerin karşılığına bakalım:
Gökada, on milyon ile bir milyar arasındaki yıldız ve bu yıldızların ham maddeleriyle artakalanlarını barındıran dev yıldız topluluklarıdır. Gökadaların ihtiva ettiği yıldız sayısı 300.000 ile 3 trilyon arasında değişir[25]. Yukarıda büyüklüğünden bahsettiğimiz Güneş bu yıldızlardan sadece biridir ve orta büyüklüktedir. Gökada kümesi, yüzlerce ya da binlerce gökadanın bir arada olduğu topluluklardır. Gökada süperkümesi, Gökada kümelerinin oluşturduğu topluluklardır[26].
Gökadamız Samanyolu ve yakınımızdaki yaklaşık 30 gökada, küçük bir küme olan Yerel Gökada Kümesi’ni oluşturur. Yakın gökada kümelerinden biri olan, yaklaşık 65 milyon ışık yılı uzaktaki Virgo (Başak) Gökada Kümesi ise, tahmînî 2000 gökada içerir. Gökada kümeleri de kendi içinde gruplar oluşturur. Bunlara Süperküme denir. Bir süperkümede onlarca gökada kümesi bulunur ve çapı da 100 milyon ışık yılını bulur[27].
Kâinâttaki ihtişâmı gösteren bir husus da gökadaların çarpışmasıdır. Gökada çarpışmaları sık rastlanan hâdiselerdir. Çevremizde çarpışmakta olan veya bir zamanlar çarpışmış bulunan çok sayıda gökada vardır. Eğer iki gökadanın yörüngesi kesişiyorsa, ya da birbirlerine yeterince yaklaşmışlarsa, kütleçekimleri onları birbirlerine doğru çeker. Gökada çarpışmaları bildiğimiz çarpışmalara benzemez. Gökadalar her ne kadar milyarlarca yıldızı ihtiva etseler de, yıldızların arasında çok büyük boşluklar olduğu için yıldızlar birbirine değmeden geçip gider. Ancak, gaz ve tozdan meydana gelen yıldızlararası madde, çarpışmanın tesiriyle belli yerlerde sıkışır. Bu durum yıldız oluşumunu hızlandırır. Bu sebeple çarpışan gökadalarda yıldız oluşumunda patlama gözlenir. Yaklaşık 3 milyar yıl sonra böyle bir çarpışmanın Samanyolu’yla Andromeda gökadaları arasında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir[28]. Bilim Teknik dergisi bu hâdiseyi şöyle haber veriyor:
“Gökadamız Samanyolu ve komşusu Andromeda, saatte yaklaşık 500 bin kilometre hızla birbirlerine doğru yaklaşıyorlar. Birbirine 2,2 milyon ışık yıl uzaklıktaki iki gökada yaklaşık üç milyar yıl sonra çarpışacak. Kanada Teorik Astrofizik Enstitüsü’nden John Dubinski, 100 milyon yıldız ve karanlık madde parçacığının hareketlerini ve iki gökadanın kütleçekiminin yıldızlar üzerindeki tesirini hesapladı… Bu hâdise yaklaşık 3 milyar yıl sonra gerçekleşeceğinden, o zaman Dünya üzerinde nasıl bir hayat olur bilinmez ama çok etkileyici bir manzarayla karşılaşacakları kesin. Şimdi bile karanlık gecelerde çıplak gözle görebildiğimiz Andromeda o zaman tüm gökyüzünü kaplayacaktır”[29].
Hulâsaten aktarmaya çalıştığımız bu verilerden sonra mevzumuza dönerek tekrar Kur’ân’daki ifadelere bakalım. Allah Teâlâ birliğini, kudretini ve âhireti ispat ettiği yerlerde insanların dikkatini dâimâ kâinâta çeker. Yaratılışındaki azameti ve nizâmı hatırlatır. Kâinâttan bahseden bütün âyetler, Allah’ın mahlûkâtı yoktan var etme hususundaki kudretini ortaya koymak üzere gelmiştir. Bunlar, her şeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah Teâlâ’nın, onları yok etmeye ve yeniden yaratmaya da kâdir olduğunu göstermektedir[30]. Bundan hareketle âlemin incelenmesi, bize Allah’ın yaratmadaki üstünlüğünü, sanatını ve azametini gösterecektir. Şimdi, mevzumuzla alâkalı bazı âyet-i kerîmelere bakalım:
“De ki: «Gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim? Hâlbuki O, yedirip besler, kendisi ise beslenmekten münezzehtir»”[31].
Âyette “yaratan” mânâsına “fâtır” kelimesi kullanılmıştır. İbn-i Abbas (r.a) şöyle der:
“Ben, “fâtır”ın mânâsını tam olarak bilmiyordum. Bir gün iki bedevî bir kuyu hakkında bana muhâkemeye geldi. Birisi «اَنَا فَطَرْتُهَا اَىْ اِبْتَدَأْتُهَا: Ben başladım, ilk ben kazdım» dedi. O zaman bu kelimenin mânâsını anladım”[32].
İbnü’l-Enbârî de şöyle açıklamıştır: “Fatr”ın aslı, bir şeyi başlangıcında şakketmek, yarmaktır”. Bundan anlaşılır ki, dilimizdeki “yaratmak” kelimesi daha çok bununla ilgilidir. Sonradan olan varlıklar, vücûda gelmezden evvel yok ve görünmezdirler. Göklerde ve yerdeki varlıklar, sûflî cisimler ve bütün maddî kâinatı bir tarafa bırakarak mutlak feza düşünüldüğü zaman, mesela sakin ve tenha bir yerde göz yumulduğu veya karanlık bir gecede çevreye bakıldığı zaman hiçbir noktada bir yarık, bir delik görünmez. Hepsi karanlıkta, yoklukta, bitişik ve kapalı bir halde bulunur ki insanlara mutlak yokluk ancak bu şekilde açıklanabilir[33]. İşte Allah böyle bir yokluktan gökleri, yeri ve aralarındaki sayıya gelmez varlıkları ilk olarak yaratmış, belirgin hâle getirmiştir.
Göklerle Yerin Bitişikken Ayrılması
Diğer bir âyet-i kerîmede göklerle yerin önceden bitişik olduğu, daha sonra yaratılma sürecinde Allah tarafından ayrıldığı bildirilir:
“İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden ayırdığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Hâlâ inanmazlar mı? Onları sarsmasın diye yeryüzüne köklü dağlar yerleştirdik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki doğru ve rahatça gidip maksatlarına ulaşsınlar. Biz, semâyı da korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler. O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı… yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzerler”[34].
Kur’ân’da, gökleri ve yeri yaratmanın hak ve gerçek ilâha mahsus olduğu ve insanların edindikleri bâtıl tanrıların hiçbir şeye güç yetiremediği anlatılır[35]. Bu durumda gökleri ve yeri yaratanın ilâhlığından şüphe edilmemelidir. Nitekim İbrahim Sûresi’nde peygamberlerin münkirlere:
“Hiç gökleri ve yeri yaratan Yüce Yaratıcı hakkında şüphe edilebilir mi? O günahlarınızı affetmeye çağırıyor ve muayyen bir süreye kadar size müsaade ediyor, mühlet veriyor” dediği ifade edilir[36].
Peygamberlerin bu sualden maksadı onların, Allah’a karşı takındıkları tavrın tutarsızlığını ve mesnetsizliğini göstermektir. Çünkü her devirde müşrikler Allah’ın varlığına, O’nun göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanmalarına rağmen, Allah’tan gelen vahyi ve bunun mantıkî bir sonucu olarak da sadece O’na ibadet etmeyi reddetmişlerdir[37].
Diğer taraftan göklerle yer insanı ürperten, ihtişamlı ve apaçık iki delildir. Bunlara yalnızca işaret etmek bile insanı derhal doğruyu kabul etmeye yöneltir. Burada, bu iki delile işaret etmenin ötesinde bir şey yapılmamış, daha sonra da Allah’ın, insanları imana çağırmak, affetmek, düşünüp azaptan sakınmaları için onlara belli bir süre tanımak gibi nimetleri zikredilmiştir[38].
Hiç, böylesine kudret sahibi, affedici ve günahkârları hemen cezâlandırmayan hilim sahibi Yüce Bir Rab bırakılırda fayda ve zarar veremeyen şeylere gidilir mi?
Yeryüzü, gökler, semâdan inen su, rengârenk bahçeler, ırmaklar, sağlam dağlar ve denizler, apaçık ortada duran birer hakîkattir. Hiç kimse onların varlığını inkar edemez. Yine hiç kimse onların sahte ilahlar tarafından yaratıldığını da iddia edemez. Belli bir gayeye yönelik olarak yaratılan, belli bir plana göre idâre edilen ve tesâdüfen meydana gelmesi mümkün olmayan sınırsız âhengin sergilendiği bu varlıkların her biri, benzersiz yaratıcının varlığını kabul etmeyi zârûrî kılmaktadır. Zaten bu yaratıcının eşsizliği eserleri ile kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu eserler, bu kâinâtın öz itibariyle bir olduğunu, birimleri arasında bir ahengin bulunduğunu, tabiatında ve yönelişinde herhangi bir değişiklik bulunmadığını ifade etmektedir. Dolayısıyla bu eserlerin tek bir iradeden kaynaklanmış olmaları gerekir. Her şeyi bilen ve belli bir maksada göre yaratan, büyük-küçük hiçbir şeyi bu gayenin dışında bırakmayan bir irâde ile yaratılmaları gerekir[39].
Kâinâtın Genişlemesi
Kur’ân-ı Kerîm, sağlam bir şekilde binâ edilen göğün genişletildiğini bildirmektedir[40]. Bu genişletmenin fâili ise Allah Teâlâ’dır. Âyette şöyle buyrulur:
“Semâyı kendi ellerimizle (kuvvetle ve çok sağlam bir şekilde) biz binâ ettik ve biz onu elbette genişletmekteyiz”[41].
Fizik âlimi Edwin Hubble’in 1929 senesinde nebülözlerin bizim galaksimizden uzaklaştıklarını keşfetti. Belçikalı astronomi âlimi Abbé Lemaitre de bu keşiften hareketle kâinâtın devamlı genişlediği teorisini ortaya attı[42]. Yirminci yüzyılın bilimde en mühim dönüşümlerinden birini meydana getiren bu iddiaya göre, galaksiler uzaklıklarıyla orantılı olarak artan bir hızla birbirinden uzaklaşmaktadır[43].
1950 yılında ABD’de Palomar Dağı’nda inşa edilen Dünya’nın en büyük teleskopunun başındaki uzmanlar, bu kanunu tatbik ederek, galaksilerin uzaklaşma hızını hesapladılar. Bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir[44].
Genişliğinden bahsedilen kâinatın, olduğu gibi kalmayıp daha da büyüyor olması, Allah’ın azametini tam olarak idrak etmemizin mümkün olmadığını göstermektedir.
Bu muazzam kâinâtı devamlı genişletmekte olan Allah Teâlâ, gün gelecek onu, tıpkı kâtibin kâğıdı dürüp rulo yaptığı gibi tekrar dürecektir[45]. Yine vakti geldiğinde yeri başka bir yere, gökleri de başka göklere çevirecektir[46]. Bu ise yeni bir âlemin yaratılmasını ve yeni bir hayatın başlamasını ifâde etmektedir[47].
Diğer taraftan Allah Teâlâ gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunan varlıkları oyun ve eğlence olsun diye boşuna değil, gerçek bir gaye ve hikmetle, muayyen bir vakit için yaratmıştır[48]. Bu yaratma sürecinde kendisine en ufak bir yorgunluk dokunmamıştır[49]. İşte bu yaratma hâdisesindeki azamet ve kudreti idrak edebilenler, Allah’a gerektiği şekilde tazimde bulunmayı başarabilirler[50].
Kur’ân’ın, ilmî araştırmaların henüz hakikatini anlayamadığı hâdiseler hakkında bilgi vermesi ve bu bilgilerin zamanla bilim tarafından da teyid edilmesi, onun her şeyi takdir edip yaratan Allah Teâlâ tarafından gönderildiğini göstermektedir.
c. Gökleri ve Yeri Ayakta Tutan O’dur
Gökleri ve yeri dakîk bir nizâm içinde ayakta tutmak, dengelerinin bozulmasına ve harap olmalarına meydan vermeden fonksiyonlarının devamını sağlamak, muazzam bir bilgi ve kuvveti gerektirmektedir. Kur’ân-ı Kerîm sık sık, gökleri ve yeri Allah’ın ayakta tuttuğunu ifade eder. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. Andolsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O Halîm’dir, Ğafûr’dur”[51].
Semâlar ve arz, içlerinde pek çok varlık barındırmaktadır. Binâenaleyh hem kesif hem de ağır olması gerekir. Böyle olan bir şeyin ise eğer mâni yoksa mutlaka düşmesi gerekir[52]. Hâlbuki şu semâlara, yer küreye ve “uzay” denilen uçsuz-bucaksız boşluğa serpiştirilmiş sayısız gök cismine bakıldığında, hepsinin belli bir yeri olduğu, hepsinin bağlı olduğu sistem içinde bir yörüngede devamlı döndüğü ve bunu hiç aksatmadığı, hiçbirinin yörüngesinden çıkmadığı, dönüş temposunu değiştirmediği görülür. Bunların hiçbiri de ne bir direğe ve sütuna dayalı, ne bir sıra dağın tepesine oturmuş, ne de herhangi bir yanından bir şeye bağlıdır[53]. Şüphe yok ki bütün bunları, yok olmamaları için Allah tutmaktadır. Çünkü onlar varlıklarında, başkasına muhtaç oldukları için kendi kendilerine yeterli değildirler[54]. Mümkün varlıklar, var edilirken olduğu gibi bekâ husûsunda da yine Vâcibü’l-Vücûd’a muhtaçtırlar[55].
Diğer bir âyette de şöyle buyrulur:
“Semâyı Allah yükseltti ve mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!”[56].
Âyette yer alan mîzân, semânın yüksekliği münâsebetiyle ortaya çıkan bütün eşya arasındaki genel denge kanunudur ki, yer çekimi veya ağırlık kanunu bunun en açık tezâhürüdür. Göklerdeki ve yerdeki bütün cisimler için geçerli olan bu kanun, astronomi ilmi bakımından husûsî bir ehemmiyeti hâizdir[57]. Bu koca kâinat içinde var olan bunca varlık ve fezada dolaşan sayısız yıldız, gezegen vs. adalet ve denge üzerine kurulmuş bir nizama tabi kılınmasaydı, bu kâinat bir saniye bile ayakta duramazdı[58]. Semâ ayakta durmasaydı insanlara bahşedilen diğer bütün nimetler zevale mahkum olurdu. Çünkü diğer nimetler bununla kemale erer[59].
Rûm Sûresi’nde şöyle buyrulur:
“Semânın ve Arz’ın O’nun buyruğu ile durması da O’nun (varlığının) delillerindendir…”[60].
Burada, gök ve yerin Allah’ın emriyle ayakta durduğu bildirilirken Allah’ın iradesinin “emir” kelimesiyle ifade edilmesi, O’nun kudretinin kemâline ve sebep ve vasıtalardan müstağnî oluşuna delalet etmektedir[61]. Bir şeyin vukû bulması için Cenâb-ı Hakk’ın sadece irade buyurması veya emretmesi yeterlidir.
d. Bütün İnsanları O Yaratmıştır
İlk insan Hz. Âdem’den günümüze kadar dünyaya gelen insanların sayısını tespit etmek mümkün değildir. Bu sayıyı tahmin etmek bile akılları hayrette bırakacak derecede muazzam rakamlar ortaya çıkaracaktır. Kur’ân-ı Kerîm, bütün bu insanları Allah’ın yarattığını ifade etmektedir. Bu ifadeler ise, sâhibinin azameti hakkında bir fikir vermeye kâfîdir. Bütün insanları yaratan bir varlığın, zaman ve mekân üstü olması, muazzam bir bilgi ve kudrete sâhip bulunması, ilk akla gelen düşüncelerdir.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz”[62].
Allah’ın insanları yaratmış olması, O’nun emir ve nehiylerine boyun eğmelerini gerekli kılmaktadır[63]. Çünkü yaratmak bir kudretin eseridir. Her kim de bu büyük kudretle muttasıf olursa o, kendisine isyan edilmekten sakınılmaya en lâyık olandır.
Allah Teâlâ burada, “Sizden öncekileri yaratan” sözüyle, kendilerini babalarının yarattığını düşünen dehrîleri[64] reddediyor. Babalarının da nihâyet bir babadan doğduğunu, onun ise Allah’ın yarattığı bir mahlûk olduğunu hatırlatıyor[65].
Nisâ Sûresi’nin 1. âyetinde bahsedilen, bütün insan tiplerinin tek bir insandan yaratılması da, bunu yapan kudretin ne kadar mükemmel olduğuna en açık bir delildir. Çünkü bu yaratma işi, tabiat ve özelliğe göre olsaydı, sıfatlarda aynı, yaratılış ve karakteri birbirine benzeyen insanlar olurdu. Hâlbuki insan tipleri arasında beyaz, siyah, kızıl derili, esmer, güzel, çirkin, uzun, kısa çok farklı tipler mevcuttur. Bu, onları yaratıp var eden şeyin mûcib bir illet ve müessir bir tabiat olmayıp, hür ve irade sahibi bir Fâil-i Muhtâr olduğunu gösterir[66].
Bütün insanları yaratmak kadar, her birini farklı yaratmak da ayrıca bir azamet tezâhürüdür. Bir gün birisi Hz. Ömer’in yanında:
“–Şu satranca taaccüb ederim. Satranç tahtasının uzunluk ve genişliği birer arşından ibaret iken, insan onun üzerinde milyon kere oyun oynasa, bir oynadığı mutlaka diğerinden farklı olur, hiçbir oyun diğerine benzemez!” dedi. Ömer (r.a) o zâta şunları söyledi:
“–Bundan daha hayrete şâyân olanı vardır. O da şudur ki, insanın uzunluk ve genişlik îtibariyle birer karıştan ibaret bulunan yüzünde kaşlar, gözler, burun, ağız gibi âzânın yerleri kat’iyyen değişmediği hâlde, şark ve garpta yüzleri biribirine tamâmen benzeyen iki kişi bulamazsın! Şu ufacık bir deri parçasında bu haddi hudûdu olmayan sonsuz farklılıkları gösteren Allah’ın kudret ve hikmeti ne kadar büyüktür!”[67].
Biz buna parmak izi ile insan gözünü de ilave edebiliriz. Bugün parmak iziyle ve sahibinin gözüyle açılan bilgisayarlar ve kapılar kullanılmaktadır. Kıyâme Sûresi’nin 4. âyetinde işâret edildiği üzere her insanın parmak izi ve göz yapısı farklıdır. Hatta insanın her bir parmağı diğerinden farklıdır. 1 cm2 bile olmayan küçücük alanda sonsuz farklılıkları yaratan Allah Teâlâ ne yücedir! Sübhâne Rabbiye’l-azîm.
e. O’ndan Başkası Bir Sinek Bile Yaratamaz
Var olan yaratıkları devamlı olarak çevremizde gördüğümüz için ünsiyet peydâ ederiz ve onların yaratılışındaki hârikulâdeliği göremeyiz. Hâlbuki bir şeyin yoktan var edilmesi ne kadar mühim ve büyük bir hâdisedir! Bunun ehemmiyetini, biz de aynısını yapmayı denediğimizde çok daha iyi idrak edebiliriz. Büyük varlıklar bir tarafa, küçük ve basit bir şeyi bile yaratmak insanoğlu için imkânsızdır. Bu hususa temas eden Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız), bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”[68].
Burada Allah’tan başka her şeyin zayıf ve âciz olduğu vurgulanarak bir nevi inkârcılara meydan okunmaktadır. Zira bütün maddî sebepler bir araya gelse, onların irâde ve ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücûdunu ve cihazlarını hususî bir ölçü ile toplamaya kâdir olamazlar. Toplasalar bile, o vücudun muayyen miktarda kalmasını sağlayamazlar. Bunu da yapsalar, daima tazelenmekte olan ve o vücuda girip faaliyet icra eden zerreleri muntazaman çalıştıramazlar. Öyleyse, açıkça ortaya çıkmaktadır ki sebepler bu eşyaya sâhip olamaz. Demek ki hakikî sahipleri başkadır.
Sivrisinek
Sivrisineğin bazı husûsiyetleri şöyledir: Yumurtlama zamanı gelen dişi sivrisinek, karnındaki ısı ve nem reseptörü sayesinde en uygun bölgeyi tespit eder. Suya bırakılan yumurtalar menfî şartlarda çatlamadan uygun şartların teşekkülünü beklerler. Yumurtaların renk değiştirerek kendi kendilerini kamufle etme kâbiliyetleri vardır.
Dişi sivrisinek yumurtalardan bir sal yaparak, yumurtaların kaybolmasını ve suya batmasını engeller. Sıtma sivrisineklerinin yumurtalarının üzerinde, yumurtaların suya batmalarını engelleyen cansimidine benzer yapılar bulunur. Marangoz sivrisineği, bitki köklerini keserek yumurtalarına en münâsip ortamı hazırlar.
Yeni doğmalarına rağmen bazı larvalar, bitkilerin köklerinde oksijen bulunduğunu bilip, kökleri keserek bu oksijene ulaşırlar. Larvaların beslenebilmesi için ağızlarının etrafında, suda akıntı oluşturup onu süzmelerini sağlayan, özel dizayn edilmiş fırçalar vardır. Akıntılı sularda yaşayan larvaların kuyruklarında bulunan ve bir yerlere tutunarak akıntıya kapılmaktan kurtaran kancaları vardır.
Baş aşağı suyun içinde duran larva, suyun üzerine uzanan ve dalgıçların kullandıkları şnorkellere benzeyen hava borusu sayesinde nefes alır. Güneş altında günlerce kalan ve şeffaf bir deriye sahip olan larvalar, güneşten kavrulmalarını önleyen husûsî ürik asit kalkanına sahiptir.
Pupa son değişim aşamasında su yüzeyindeki baş tarafından çatlar. Başka bir noktadan çatlarsa kozanın içi ıslanır. Sivrisinek suyun içindeki pupadan, vücudunu ve kanatlarını suya hiç temas ettirmeden çıkar. Suyun içinde yaşayan bir canlıyken, buradan kusursuz bir uçuş makinesi olarak çıkar.
Gece yarısı zifiri karanlık bir odada uyusanız bile, sivrisinek kolaylıkla sizi bulur. Sivrisineğin vücudunda çok hassas bir ısı algılayıcısı vardır. “Tarsi” ismi verilen bu âzâ, sivrisineğin ön ayaklarında bulunur. Bunlar, bir vücuttan gelen ısı dalgalarını termal kamera gibi keşfettiklerinden sivrisinek hiç yanılmadan hedefine ulaşır.
Sivrisineği çeken bir başka unsur da karbondioksit gazıdır. İnsan ve hayvanların nefesinde bulunan bu gaz, sivrisinekler için oldukça çekicidir ve avını bulmasına yarayan mühim bir ipucudur. Kanda bulunan aminoasitlerin, aminlerin, amonyağın ve laktik asitin karışımı da sivrisineği cezbeder; bu maddelerin 2000 defa seyreltilmiş derişimi bile sivrisinek için saf sudan 5 kat daha fazla çekicidir. Nem de sivrisineği çeken mühim faktörlerdendir.
10 mm boyundaki sivrisinek, ısı, gaz, nem ve koku dedektörleriyle yüklü bir savaş uçağı gibidir. Avını karanlıkta göremese bile, hedefi yanılmadan bulabileceği üstün sistemlerle donatılmıştır. Yaklaşık 25 ila 30 metreden avının varlığını ve yerini tespit edebilir.
Sivrisineğin avını ısırmak için kullandığı, altı parçadan oluşan kesme, delme ve emme mekanizması bulunur. Açtığı yarayı uyuşturarak, kurbanına fark ettirmeden kanını emer, aynı zamanda kolayca kanı emebilmesi için kanın pıhtılaşmasını engelleyecek bir sıvı salgılar.
Bu kadar küçük olmasına rağmen mükemmel bir şekilde donatılmış bir tek sivrisineği, dünyanın bütün süper güçleri bir araya gelse yapabilirler mi? Bu küçücük hayvana bile kolaylıkla mağlup olan insana düşen vazife, Allah’ın farklı âlemlerde yarattığı delilleri görmeye çalışmak ve O’nun kudretini hakkıyla takdir etmektir:
“Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) bir sivrisineği de ondan daha küçük olan bir varlığı da misal getirmekten çekinmez. İman edenler, böyle misallerin Rablerinden gelen bir hak olduğunu bilirler. Kâfirler ise: «Allah böyle misal vermekle ne murâd ediyor?» derler. Allah onunla birçok kimseyi dalâlette bırakır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları dalâlette bırakır”[69].
Kur’ân’ın olağanüstü ifâde tarzı, örnek olarak küçücük ve zayıf görülen sineği seçmiştir. Çünkü bir sineği yaratmaktan âciz kalmanın verdiği eziklik, bir deve ya da filden âciz kalmanın ezikliğinden daha derindir ve insan üzerinde daha büyük tesir bırakır. Ama bu hakîkat âyette doğrudan ifâde edilmemiştir. İşte bu da Kur’ân’ın harikulade ifade tarzının göz kamaştırıcı misallerinden biridir[70].
İfadenin azametini kuvvetlendiren bir yön de şudur: Normal insanlar bir tarafa, müşriklerin ilâh diyerek kendilerine kudret atfettikleri varlıklar bile bir şey yaratmaya ve en basit bir işi düzenlemeye kâdir değildir. Nitekim sineğin kendilerinden kaptığı herhangi bir şeyi bile geri alamazlar. Bu hâlleriyle nasıl dua ve ibadete lâyık olabilirler? Kendilerinde kuvvet vehmedilen ilâhlar bu durumda olursa, onlara tapan insanların bir şey yaratmaları düşünülebilir mi?
Râzî bu âyetin tefsirinde iki inceliğe temas eder:
1. Cenâb-ı Hak sanki, “Onların bir araya gelip kuvvetlerini birleştirmeleri mümkün olsa bile bir sineği yaratmaları imkânsızdır. Ya onlar tek tek olduklarında hâlleri nasıldır?!” demektedir.
2. Allah Teâlâ sanki, “Yaratma ve var etme bir tarafa, bundan daha kolayına bile güç yetiremezler. Mesela sinek onlardan bir şey kapıp kaçsa, onu bile geri alamazlar” demektedir[71].
Bu yönüyle âyet-i kerîme, müşriklerin cehâletini ortaya koyan en beliğ ve en tesirli ifadelerden biridir[72]. Onların acziyetini gösteren en kuvvetli bir huccet ve en açık bir burhândır[73]. Âdeta asırlardan beri bütün insanlığa meydan okuyor, ancak kimse cevap veremiyor.
Yaratma husûsunda en küçük bir canlının bile taklid edilemeyişi, Allah’ın tekliğini ve kâinâtın yegâne hâkimi olduğunu göstermektedir.
[1] Beydâvî, I, 107, (el-Bakara, 21).
[2] Râzî, Levâmi’, s. 210-211; Yıldırım, Kur’ân’da Uluhiyyet, s. 192; Ulutürk, Veli, Kur’ân-ı Kerîm’de Yaratma Kavramı, s. 15.
[3] Râğıb, Müfredât, “hlk” md., s. 163-164; Asım Efendi, Kâmus Tercümesi, III, 835.
[4] Yıldırım, a.g.e, s. 192.
[5] Topaloğlu, “Hâlik” md., DİA, XV, 303.
[6] Gazâlî, el-Maksadu’l-esnâ, s. 83-84.
[7] Bkz. Yazır, M. Hamdi, “İlhad Ne Büyük Cehâlettir!”, Sebîlürreşâd, sayı: 627 (29 Rebîülâhir 1343), s. 33-36; a. mlf., Makaleler, I, 166-173.
[8] Râzî, Levâmi’, s. 214-219; Yıldırım, a.g.e, s. 198, 205; Topaloğlu, “Hâlik” md., DİA, XV, 304; Râğıb, Müfredât, “بدع”, “حدث”, “نشأ”, “فطر” maddeleri; Ulutürk, a.g.e, s. 13-63.
[9] Bkz. Yıldırım, a.g.e, s. 194; Ulutürk, a.g.e, s. 17, 149. Hâlikun sıfatı için bkz: et-Tûr, 35; el-Vâkıa, 59.
[10] Ulutürk, a.g.e, s. 150, 166.
[11] Yazır, M. Hamdi, VII, 4561-4562, (et-Tûr, 35).
[12] Pala, İskender, “Kün” md., DİA, XXVI, 552.
[13] İbn-i Âşûr, III, 263, (Âl-i İmrân, 59).
[14] Kocabaş, Kur’ân’da Yaratılış, s. 215.
[15] el-Bakara, 117.
[16] Yazır, M. Hamdi, I, 479, (el-Bakara, 117).
[17] Bkz. Zemahşerî, I, 89; Râzî, IV, 25; Ebu’s-Suûd, I, 150; İbn-i Âşûr, I, 688, (el-Bakara, 117).
[18] Râzî, IV, 26; İbn-i Âşûr, I, 687, (el-Bakara, 117).
[19] Ebu’s-Suûd, II, 38, (el-Bakara, 117).
[20] Bkz. Yazır, I, 479; İbn-i Âşûr, I, 687; Karaman, Kurân Yolu, I, 117, (el-Bakara, 117).
[21] Âl-i İmrân, 47. Hz. İsa’nın yaratılışındaki azamet ve kudretin îzâhı için bkz. Taberî, III, 401; Beğavî, I, 309; Râzî, VIII, 66; Ebu’s-Suûd, II, 45, (Âl-i İmrân, 47). “Kün” emriyle alâkalı diğer âyetler için bkz. Âl-i İmrân, 59; el-En’âm, 73; en-Nahl, 40, 77; Yâsîn, 53, 82; el-Mü’min, 68.
[22] Bolay, Süleyman Hayri, “Âlem” md. DİA, İstanbul 1989, II, 357.
[23] Yûsuf el-Hâc, Mevsûatü’l-i’câzi’l-ilmî, s. 413.
[24] Bkz. http://www.physics.metu.edu.tr/~ecevit/bilinen_evren_gercekleri.ppt, (Erişim: 21. 06. 2007); http://gokyuzu.org (Erişim: 21.06.2007); http://www.ozaltin.8k.com/NN/2.htm. (Erişim: 16.10.2004); Yûsuf el-Hâc, Mevsûatü’l-i’câzi’l-ilmî, s. 413-417; İdrîs, el-Felek ve’t-tıb emâme azameti’l-Kur’ân, 19-112; Çakmak, Bir Çekirdekti Kâinat, s. 66.
[25] http://www.biltek.tubitak.gov.tr, Evren/Evrenin Yapıtaşları/Gökadalar, (Erişim, 06.12.2005).
[26] http://www.biltek.tubitak.gov.tr, Evren/Gökbilim Sözlüğü, (Erişim, 06.12.2005).
[27] http://www.biltek.tubitak.gov.tr, Evren/Evrenin Yapıtaşları/Gökadalar/Gökada Kümeleri, (Erişim, 06.12.2005).
[28] http://www.biltek.tubitak.gov.tr, Evren/Evrenin Yapıtaşları/Gökadalar/Çarpışan Gökadalar, (Erişim, 15.12.2005); http://www.biltek.tubitak.gov.tr/haberler/gokbilim/99-08-4.pdf. Bkz. Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 107-108.
[29] http://www.newsandevents.utoronto.ca/bin/000414b.asp;
[30] en-Neccâr, es-Semâ fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, s. 30, 75, 77, 96.
[31] el-En‘âm, 14.
[32] Zemahşerî, II, 60; Ebu’s-Suûd, III, 116, (el-En’âm, 14).
[33] Yazır, M. Hamdi, III, 1889, (el-En’âm, 14).
[34] el-Enbiyâ, 30-33. Bu husûsta bkz. en-Neccâr, es-Semâ, s. 95-109.
[35] er-Ra’d, 16; Kutub, Fî Zılâl, IV, 2053.
[36] İbrâhîm, 10. Ayrıca bkz. el-Bakara, 22, 29; el-Hicr, 16-19; el-Mü’minûn, 17-18; en-Neml, 59-61; Fâtır, 27-28; ez-Zümer, 5; Nûh, 13-20; en-Nebe’, 12-16.
[37] Mevdudî, II, 542, (İbrâhîm, 10).
[38] Kutub, Fî Zılâl, IV, 2090, (İbrâhîm, 10).
[39] Kutub, Fî Zılâl, V, 2656, (en-Neml, 60).
[40] Bkz. Karaman ve dğrl., Kur’ân Yolu, V, 81, (ez-Zâriyât, 47).
[41] ez-Zâriyât, 47.
[42] Kırca, Kur’ân-ı Kerîm’de Fen Bilimleri, s. 165; en-Neccâr, es-Semâ, s. 82-93; Yılmaz, Kâinâtın Yaratılışı, s. 64-67, 255-258.
[43] Kocabaş, Kur’ân’da Yaratılış, s. 19.
[44] Çakmak, Bir Çekirdekti Kâinat, s. 28.
[45] el-Enbiyâ, 104.
[46] İbrâhîm, 48.
[47] Bkz. en-Neccâr, es-Semâ, s. 82, 105-106, 187-194; http://www.biltek.tubitak.gov.tr, Evren/Evrenin Kaderi/Kapalı Evren, (Erişim, 15.12.2005).
[48] el-Hicr, 85; el-Enbiyâ, 16; er-Rûm, 8; ez-Zümer, 5.
[49] Kâf, 38.
[50] Fâtır, 27-28. Ayrıca bkz. Nûh, 13-20.
[51] Fâtır, 41.
[52] Râzî, XXIII, 56, (el-Hac, 65); XXV, 101, (er-Rûm, 25).
[53] Kutub, Fî Zılâl, V, 2948, (Fâtır, 41).
[54] Yazır, M. Hamdi, VI, 3999, (Fâtır, 41).
[55] Âlûsî, XXII, 204, (Fâtır, 41).
[56] er-Rahmân, 7-8. Bu husustaki diğer âyetler için bkz. el-Hac, 65; er-Rûm, 25.
[57] Yazır, M. Hamdi, VII, 4665-4666, (er-Rahmân, 7).
[58] Mevdûdî, VI, 68, (er-Rahmân, 7).
[59] Râzî, XXIII, 56, (el-Hac, 65).
[60] er-Rûm, 25.
[61] Âlûsî, XXI, 34, (er-Rûm, 25).
[62] el-Bakara, 21. Ayrıca bkz. en-Nisâ, 1.
[63] Râzî, IX, 129, (en-Nisâ, 1).
[64] Dehriyye, “mutlak zaman” anlamına gelen dehr kelimesine nisbetle bu ismi almıştır. Umûmiyetle ateist ve materyalist düşünce akımlarını temsil eder. Aynı zamanda muhtelif felsefî akımlardaki inkârcı tezlerin de ortak adıdır (Altıntaş, Hayrani, “Dehriyye” md., DİA, IX, 107).
[65] İbn-i Âşûr, I, 327, (el-Bakara, 21).
[66] Râzî, IX, 130, (en-Nisâ, 1).
[67] Râzî, IV, 179-180, (el-Bakara, 164).
[68] el-Hac, 73.
[69] el-Bakara, 26.
[70] Kutub, Fî Zılâl, IV, 2444, (el-Hac, 73).
[71] Râzî, XXIII, 60, (el-Hac, 73).
[72] Zemahşerî, IV, 92, (el-Hac, 73).
[73] Kurtubî, XII, 97, (el-Hac, 73).