İslâm âlimleri “Bilgi” karşılığında umûmiyetle “İlim” ve “Marifet” kelimelerini kullanmışlardır[1].
İlim, bir şeyi hakikatiyle yani gerçek yönüyle kavramaktır[2]. Bilenin yöneldiği mevzûyu bütün yönleri ve alanlarıyla kuşatıp anlamasına ihâta, onu tam olarak kavramasına vukûf, aynı mevzûda derinleşip uzmanlaşmasına da rüsûh denilmektedir. Bilgide kesinliği ifâde etmek için yakîn, kesinliğe yaklaşılan veya uzaklaşılan durumları ifade etmek üzere de zan, şek, şüphe, reyb, vehim gibi terimler kullanılır[3].
Ancak Kur’ân-ı Kerîm, insanların bilgisi için kullandığı “ilim” kelimesine yeni bir mânâ kazandırmıştır. Kur’ân’a göre ilim, başkasından değil, doğrudan doğruya Allah’ın vahyinden alınan bilgidir. Kelimenin tam mânâsıyla sağlamdır, haktır. Çünkü yegâne hakikî varlıktan gelmektedir. Bu öylesine sağlam bir kaynaktır ki, diğer kaynaklar bununla kıyaslandığında, temelde çürük, mesnedsiz ve güvenilmez kalır. Bu durumda eski ilim, yani bir kimsenin kendi veya kabilesinin tecrübesinden kaynaklanan ve bu sebeple sağlam kabul edilen bilgi, Kur’ân’ın târifine göre zan derecesine düşmektedir[4].
İlim sıfatı, Mâtürîdî başta olmak üzere Ehli Sünnet âlimlerince umûmiyetle kadîm ve hâdis olmak üzere ikiye ayrılmıştır: Kadîm bilgi ile Allah’ın ilmi, hâdis bilgi ile de insanların bilgisi kastedilmektedir[5]. Kadîm bilgi; öncesiz, yani bir başlangıcı olmayan bilgi demektir. Bu Allah Teâlâ’nın zâtı ile beraber bulunduğu için yaratılmış olanların bilgisine benzemez. Ehl-i sünnet ulemâsı, buna genel olarak “Mutlak İlim” ismini verir. Zira hiçbir sınırı olmayıp hiçbir kayıt ve şarta bağlı bulunmayan, gizli ve açık her şeyi kesin ve değişmez biçimde kavrayan bilgi, ancak Allah Teâlâ’nın bilgisi olabilir. Bir takım kayıt ve şartlara bağlı ve sınırlı olan insan bilgisi ise “İzâfî Bilgi”dir[6]. Kadîm bilgi, gizli ve açık, olmuş ve olacak her şeyi ihtivâ ettiği için Allah Teâlâ, hem “Lâtîf” (eşyanın esrârını bilen), hem de “Habîr” (eşyanın dış yönünü bilen) sıfatlarıyla tavsif edilmiştir[7].
Kelam âlimleri, Allah’ın ilminin, kadîm (ezelî) olmasına rağmen teallukunun (ilgisinin) hâdis olabileceğini söylemişlerdir. Zira Allah’ın ilminin olaylara iki türlü tealluku vardır: Biri, var olmadan öncekidir ki ezelîdir. Çünkü Allah Teâlâ ezelde “Her şeyi bilen”dir. İkincisi, varlığından sonra zevalsiz ve sonsuz bilgisidir ki, Allah Teâlâ sonsuzluk içinde her şeyi varlığından sonra, mevcut veya fânî olarak da olduğu gibi bilir ve bu ikisi arasındaki fark, Allah’ın ilmindeki bir değişmeyi değil, bilinenin hâlindeki değişikliği ifade eder[8].
Diğer taraftan îkân, fıkıh ve marifet gibi zihnî faaliyet sonucu elde edilen bilgiyi ifade eden kelimeler, kadîm bilgiye isim olarak verilemez. Aynı şekilde şuur, fıtnat, idrâk, ihsâs, akl, va‘y, der’ vb. ilmin husûsî hâllerine delâlet eden kelimeler de Allah’ın bilmesini ifade için kullanılmaz. İlim, bir şeyi, arada sebep ve vâsıta bulunmaksızın bizzat bilmeyi, bir tecellî ve zuhûru ifâde ettiği ve daha şümullü olduğu için Allah’ın bilgisinden “ilim” olarak bahsedilmekte ve kendisine de el-Alîm denilmektedir[9].
“el-Alîm”, Allah’ın vasfı olarak: “Geçmişte olanı, şu andakini ve gelecekte olacak şeyleri bilen, kendisine kâinattan hiçbir şey gizli kalmayan ve ilmi küçük-büyük, zâhir-bâtın her şeyi kuşatan” diye tarif edilir[10]. Yine Allah için “A‘lem: Daha iyi, en iyi, pek iyi bilen”, “Âlim: Bilen, bilici” sıfatları da kullanılmıştır. Kur’ân’da geçen “Âlim” vasfı, hemen her yerde gayba muzâf olarak gelmiştir[11]. İki âyette zikredilen “Âlimîn” ise, Âlim mânâsına cemî (Azamet Cem‘i) olarak kullanılmıştır. Bu sîga, fâilin azametini veya fiili hakkıyla yaptığını ifade eden, aktivitenin kuvvet ve yoğunluğunu gösteren bir üslup çeşididir[12].
İşte bu vasıflarıyla Allah’ın ilmi, büyük bir azamete sahiptir. Zira O, başka hiçbir varlık için mümkün olmayacak şekilde ilmiyle bütün varlıkları ihâta eder ve istediği her şeyi en güzel şekilde kolayca yapar.
{
Bilgi’nin ne kadar büyük bir kuvvet, kıymet, varlık ve üstünlük sebebi olduğu âşikârdır. Bilgiye sahip olan, her bakımdan ileri giderek öne geçmektedir. Bu hakikati, Bakara Sûresi’ndeki, insanın yaratılması mevzuunda Allah Teâlâ ile melekler arasında geçen konuşmadan anlayabilmekteyiz. Kendisine eşyânın isimleri öğretilen Hz. Âdem (a.s), meleklerin secde ettiği bir makâma yükselmiştir.
İlmin kıymetini göstermek için, Allah’ın ilmine delalet eden ilk vasıf, zımnen mukayese değeri taşıyan ism-i tafdil şeklinde, “A‘lem” olarak gelmiştir[13]. Allah Teâlâ, ilmin kaynağı ve asıl sahibidir. Hakîkî mânâsıyla “Âlim” O’dur. O’nun ilmine nihâyet yoktur. İnsanlar ise onun bildirdiği kadarını bilebilir. Zaten varlıkları yaratmak, yönetmek ve onlara hâkim olmak için ilim vazgeçilmez bir şarttır. Bu sebeple “علم”, Kur’ân-ı Kerîm’de en çok kullanılan birkaç maddeden biridir. Çekimleri ve müştaklarıyla birlikte yaklaşık 900 defa geçer[14].
Kur’ân’da Allah’ın ilmini gösteren ifadeler, her zaman için büyük bir azamet taşımaktadır. Çünkü, O’nun Mutlak Bilgi’si hiçbir zaman insanların İzâfî Bilgi’sine benzemez. Allah’ın ilmiyle alâkalı azametli ifadelerden birkaçı şöyledir:
[1] Kadri, Hüseyin Kazım (v. 1934), Türk Lügati, III, 539; Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, s. 513.
[2] Râğıb, Müfredât, “علم” md., s. 347.
[3] Taylan, “Bilgi” md., DİA, VI, 157.
[4] Bkz. Izutsu, Toshihiko, Kur’ân’da Allah ve İnsan, s. 75-76.
[5] Yüksel, Amidî’de Bilgi Teorisi, s. 84; Özcan, Mâtürîdî’de Bilgi Problemi, s. 78.
[6] Özcan, a.g.e, s. 78, 80.
[7] Özcan, a.g.e, s. 81.
[8] Bkz. Yazır, M. Hamdi, II, 1184 (Âl-i İmrân, 141); V, 3765 (el-Ankebut, 3).
[9] Yıldırım, Kur’ân’da Ulûhiyyet, s. 146; Özcan, Mâtürîdî’de Bilgi, s. 81-82; Yüksel, Amidî’de Bilgi, s. 39; Bilgiz, Musa, Kur’ân’da Bilgi, s. 188.
[10] Bkz. Yıldırım, a.g.e, s. 145; Ulutürk, Kur’ân-ı Kerîm Allah’ı Nasıl Tanıtıyor?, s. 141-142.
[11] Yıldırım, a.g.e, s. 149. Âyetlerden bazıları için bkz: el-En’âm, 73; et-Tevbe, 94, 105; er-Ra’d, 9; el-Mü’minûn, 92; Sebe, 3; Fâtır, 38; el-Cin, 26.
[12] Yıldırım, a.g.e, s. 149. el-Enbiyâ, 51, 81.
[13] en-Necm, 30; Yıldırım, Kur’ân’da Ulûhiyyet, s. 145.
[14] Yıldırım, Kur’ân’da Ulûhiyyet, s. 145.